21.Yüzyıl Başında Yeni Dünya Düzeni, Farklılıklar ve Sosyal Demokrasi

Doç. Dr. Ayhan Kaya

İstanbul Bilgi Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi

 

            Bu çalışmanın amacı Sosyal Demokrasi anlayışının 21. Yüzyıl başlangıcında “yeni dünya düzeni” ve Avrupa Birliği tartışmaları bağlamında etnik, kültürel ve dinsel farklılıklar ilişkin nasıl bir yaklaşım sergilemesi gerektiği yönünde bazı saptamalarda bulunmaktır. Bu çerçevede, sırasıyla önce soysal demokrasi geleneğinin üzerine inşa edildiği düşünsel dinamikler ve ardından Üçüncü Yol tartışmaları ile birlikte soysal demokrasinin Avrupa Birliği projesini nasıl değerlendirdiği konularına değinilecektir. Farklılıkların barışçıl şekilde bir aradalığı konusunda soysal demokrasiyi diğer anlayışlardan ayıran unsurların betimlenmesi bu makalenin ana eksenini oluşturacaktır. Bu amaçla yer yer siyaset, kültür, diyalog, milli güvenlik, güvenlik söylemi ve çokkültürlülük gibi kavramlar ile soysal demokrasi arasındaki ilişkiler irdelenecektir.

Modernitenin bizlere dayattığı pek çok temel önermeden ikisine değinerek başlamak istiyorum: a) siyaset, iktidar mücadelesidir; b) siyaset ile kültür arasında bir kaşıtlık ilişkisi vardır. Geleneksel tanımıyla iktidar mücadelesi anlamına gelen ‘siyaset’ kavramı hakkında bugün daha farklı görüşlerin dile getirildiğini söylemek mümkün. Bu görüşlerden biri de siyaseti kamusal alanda diyalog olarak nitelendiren görüştür. Emmanuel Levinas, Jürgen Habermas, Anhony Giddens, Ulrick Beck, Will Kymlicka, Charles Taylor, Marta Nusbaum ve Zygmunt Bauman gibi sosyal bilimciler ve düşünürler siyaseti, her türlü toplumsal grubun karşılıklı olarak girdiği diyalogun gerçekleştirilebildiği kamusal alan olarak algılarlar. Bu tür düşünürüler, toplumsal problemlerin özünde genellikle kamusal alana aktarılmamış, dillendirilmemiş ve bir şekilde bilinç altına atılmış korkuların ve tabuların bulunduğunu düşünürler. Freudiyen psiko-analitik bir yaklaşım sergileyen bu sosyal bilimciler, siyaseti, konuşulamayanı, bilinçaltına atılanı ve korkulanı bir tür ‘konuşma kürü’ uygulamak suretiyle bilinçüstüne çıkarma ve korkulardan arınma yolu olarak tanımlarlar. Buna gore aslolan, konuşmaktır, diyalogdur ve ne pahasına olursa olsun kapalı olmaktan kurtulup ‘öteki’ ile iletişime geçmektir. Diyalogun sonunda ortak bir noktada bulunmak gerekli şart değildir. Asıl önemli olan her koşulda diyalogu ve konuşmayı sürdürebilmektir. Diyalog, kavgayı ve çatışmayı önler. Diyalog, yüz yüze bakmayı sağlar. Yüzyüzelik cemaatleşmelerden, kabileleşmelerden, tikelliklerden uzaklaşıp yeniden toplumsal olana ulaşmayı mümkün kılabilir. Diyalog, barış içinde farklılıklarla birlikte yaşamayı olanaklı hale getirebilir. Kısacası, siyaseti ‘diyalog’ olarak tanımlamak mümkün.

            Öte yandan, ikinci önerme olan ‘siyaset ve kültür karşıtlığı’ önermesi de eleştiriyi haketmektedir. Böylesine bir önerme, siyaseti kamusal alana eş tutarken, kültüreli özel alanla eşleştirmektedir. Buna gore, kamusal alan toplumsal sözleşme gereği hukuksal, siyasal, toplumsal ve iktisadi ortak paydalar üzerine inşa edilirken, özel alan kültürel, etnik, dinsel, cinsel ve dilsel olanla özdeşleştirilmektedir. Daniel Bell, Ralf Dahrendorf, Hannah Arendt, Raymond Aron ve Karl Popper gibi yazarlar, 1960’lı ve 70’li yıllarda post-endüstriyel toplumlardaki gerilimlerin sınıfsal ve siyasal olmaktan çok kültürel, etnik ve milliyetçi bir nitelik kazandığını iddia etmişlerdir. Sözgelimi, siyasetin iktisadi olanın ve hatta kültürel olanın gerisinde kalarak önemini yitirdiğini savunan Baniel Bell, bu argümanını destekleyebilmek için 1960’lı yılların ‘kültürel’ nitelikli olduğunu ileri sürdüğü gençlik hareketlerini, feminist toplumsal hareketleri ve özellikle ABD’de başgösteren etnik hareketleri göstermiştir. Bunu yaparken de Bell, bu tür hareketlerin özel alana içkin olduğunu, kamusal alanı belirleyen en önemli unsurun ise politik-ideolojik kutuplaşmanın ötesine geçmesi gerektiğini düşündüğü post-endüstriyel iktisadi gelişmenin olduğunu iddia etmiştir.[1] Buna karşın Alistair MacIntyre ise, bu tür yeni toplumsal hareketlerin siyasal değil kültürel olarak nitelendirilmesini doğru bulmaz. 1960’lı ve 70’li yıllarda Daniel Bell ve diğerlerinin kültürel nitelikli olarak tanımladıkları etnik hareketler, ırkçılık karşıtı hareketler ve kimlik talepleri MacIntyre tarafından siyasal nitelikli olarak tanımlanmıştır. Ona göre iki farklı siyaset yapma şekli mümkündür: merkezdekilerin yaptığı siyaset ve dışarda bırakılanların yaptığı siyaset[2]. İktidarı elinde bulunduran veya iktidardan pay alanlar parlamento, siyasal partiler ve sendikalar gibi meşru siyasal kurumlar üzerinden siyaset üretmeyi tercih ederken, iktidarın dışında kalan/bırakılan her türlü toplumsal azınlık kimlik, etnisite, din ve gelenek gibi kültürel sermaye üzerinden siyaset üretmeyi tercih etmek zorunda kalmışlardır. Diğer bir deyişle MacIntyre, kültürel olanı, özel alana hapsetmek isteyen asimilasyoncu ve modernleşmeci yaklaşımların tersine alternatif bir siyaset üretme şekli olarak tanımlamıştır.

            Yukarıda dile getirdiğim noktalardan hareketle eğer iki türlü siyasetin mümkün olduğu düşünülürse ve siyasetin diyalog olduğu kabul edilirse, 1970’li yıllardan buyana dünya toplumlarının gündemine oturan ve genellikle de meşru siyasetin dışında tutulan dinsel, etnik ve kültürel oluşumların, çevreye fırlatılıp atılmış marjinal grupların çoğunluk toplumunun kodalarıyla ve kurallarıyla iletişim kurmak isteyen ve bu yönde kültürel-etnik-dinsel içerikli siyaset üretmeye çalıştıkları düşünülebilir. Günümüzün sosyal demokrasi anlayışı, bu tür kimlik temelli siyaset arayışları karşısında nasıl bir tavır sergilemelidir. Bu süreçte, sosyal demokrasiyi, muhafazakâr anlayışlardan farklı kılacak özellikler neler olmalıdır. Bu soruların yanıtını aramaya başlamadan önce, sosyal demokrasi anlayışının 19. yüzyıldan günümüze geçirdiği düşünsel evreleri genel hatlarıyla özetlemek faydalı olacaktır. Liberalizm ve sosyalizm arasındaki salınımla başlayan ve günümüzde Üçüncü Yol tartışmalarına değin devam eden bu süreçte sosyal demokrasinin geçirdiği dönüşüm anlatılacak; ve ardından yeni dünya düzeni tartışmalarının süregittiği günümüzde sosyal demokrasinin nasıl bir Avrupa Birliği projesi tasarladığı konusunda bir değerlendirme yapılacaktır. Bu değerlendirme sırasında özellikle sosyal demokrasinin farklılıkları nasıl algılaması gerektiğine ilişkin bazı saptamalarda bulunulacaktır.
 

Sosyal Demokrasi: Liberalizm ve Sosyalizm arasındaki salınım

        Sivil savaşların, devrimlerin, milliyetçi dalgaların, sanayileşmenin, sömürgeciliğin, kaosun ve emperyalizmin çağı olan 19. yüzyıl iki temel ideolojinin rekabetine sahne olmuştur: liberalizm ve sosyalizm. Çok temel hatlarıyla ifade etmek gerekirse, bireyi kendinden menkul gören ve toplumdan daha öncelikli bir kategori olarak değerlendiren Liberal dünya görüşü, Decartes tarafından çok net olarak dile getirilen “Cogito ergo sum!” (Düşünüyorum öyleyse varım!) cümlesiyle özetlenebilir. Öte yandan, Sosyalist düşünce ise bireyin toplumsal bir varlık olduğunu bu nedenle toplumsalın asla göz ardı edilemeyeceğini ve Marxist anlatıyla ana hatları belirginleşen bir düşünce olarak ortaya çıkar. Sosyal Demokrasi düşüncesi ise yine capitalist devlketin gelişim süreci içerisinde liberalism ve sosyalizm arasındaki dialektik düzlemde ortaya çıkmaktadır. Kısaca anımsatmak gerekirse meeni haklar, siyasal haklar ve sosyal hakların edinilmesi gibi eşitlikçi bir söylem geliştiren Radikal Demokratlar (İngiltere’de Chartist hareket, Fransa’da ise Louis Blanc tarafından geliştirilen hareket) sosyal demokrasinin gelişiminde önemli rol oynamışlardır. Aynı şekilde Thomas Moore, Francis Bacon ve Tommaso Campanella gibi Ütopyacı Sosyalistler de kollektif mülkiyet konusundaki yaklaşımlarıyla sosyal demokrasinin gelişiminde etkili olmuşlardır. Ardından Bernard Shaw, Sidney Webb ve Graham Wallas gibi Demokratik Sosyalistler özellikle eğitim konusuna verdikleri önemle sosyal demokrat bireyin yetişmesine katkıda bulunmuşlardır. Hiç şüphe yok ki, Eduard Bernstein gibi revizyonist isimler parlamenter demokrasi, eğitim reformu, sağlık reformu, işsizlik sigortası, emeklilik ödemeleri, ücretli izin uygulaması, çalışma saatlerinin azaltılması, ücretli tatiller ve yoksulları gözeten vergi politikalarının altını çizerek sosyal demokrasi anlayışının sınırlarını belirginleştirmişlerdir. Tüm bu etkilerin yanısıra Keynesyan ekonomi anlayışının beraberinde getirdiği ve İkinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı toplumsal yıkımın olumsuz etkilerini belli ölçüde ortadan kaldırmak için önerilen Refah Devleti anlayışı belki de 20. yüzyılda sosyal demokrasiyi bildiğimiz şekline kavuşturmuştur.[3]

Yine hatırlanacağı üzere, 1970’lerde ortaya çıkan dünya ekonomik krizi, işsizlik, enflasyon, düşük büyüme oranları ve refah devleti harcamalarının azaltılması gibi sorunlar sosyal demokrasi anlayışına sekte vurmuştur. Ardından, SSCB’nin çöküşü ile birlikte sol ideolojilerin yaşadığı krizden sosyal demokrasi de payını almıştır. 1980’li ve 90’lı yıllar milliyetçi, etnik, yerel ve dinsel hareketlerin küreselleştiği bir dönemdir ayrıca. Modern ulus-devlet ve toplum projesinin tehdit altına girdiği bu dönemde ortaya çıkan yerel merkezkaç kuvvetler ulus-devletlerin meşruiyetlerinin sorgulanmasına neden olmuştur. Aslında 1970’li yıllarda başlayan ve Jürgen Habermas’ın meşruiyet krizi olarak tanımladığı ulus-devletlerin içine girdiği bu bunalım evresi günümüzde de büyük ölçüde devam etmektedir. Farklılıklara ve kültürlere vurgu yapan postmodernite, küreselleşme ve tüketim ideolojisi söylemleriyle de derinleşen bu evre sınıfsal, ideolojik, ulusal anlatıların da sorgulandığı bir sürece tekabül eder.

Hatta, bu süreç sonrasında öylesine bir noktaya gelinmiştir ki, Tarihin Sonu ilan edilerek bütün sol ideolojiler karşısında liberalizm ve kapitalizmin mutlak bir zafer kazandığı şeklinde bir sav da ağırlık kazanmıştır. Bu savın savunucuları F.A. Hayek, Milton Friedman, Robert Nozick ve Francis Fukuyama gibi isimler olmuştur. Devleti sadece bir güvenlik unsuru olarak değerlendiren neo-liberal niteliklere sahip bu Yeni Sağ anlayışın derinleştirdiği küresel adaletsizlik, yoksulluk ve eşitsizlik karşısında bu kez Yeni Sol adı altında alternatif sol yaklaşımların Anthony Giddens, Amitai Etzioni, Michael Walzer, Immanuel Wallerstein, Jürgen Habermas ve Zygmunt Bauman gibi isimlerce dile getirildiğini de hatırlamakta fayda var. Yeni Sol anlayışının dönüştürdüğü yeni sosyal demokrasi düşüncesinin özellikle altını çizdiği noktalar, bölüşümcü devlet, yerel örgütlenmeler, bencilliğin sona ermesi, bireyin toplumsallığı ve geleneksel ile modern olanın bir potada eritilmesi gibi unsurlar olmuştur.
 

Üçüncü Yol Tartışmaları

        Neo-liberal siyasal anlayışın tehdit ettiği toplumsallık, eşitlik, demokrasi, refah devleti ve küresel adalet gibi önemli sosyal demokrat değerler, Üçüncü Yol tartışmaları sırasında yeniden gündeme gelmiştir. Bilindiği üzere sosyolog Anthony Giddens, Britanya pratiğinden hareketle Üçüncü Yol tartışmalarını teorik bir düzleme taşımıştır. Gidnes’ın amacı artan şiddet, terör, yoksulluk, paternalizm ve sömürüye karşı siyasal çözümler üretmek olmuştur. 1997 Nisan ayında iktidara geçen İşçi Partisi (Labour Party), kendinden önce üç dönem boyunca iktidarda bulunan Muhafazakâr Parti’nin neden olduğu toplumsal yıkımın izlerini silebilmeyi amaç edinmiştir. Bu süreçte Giddens, İşçi Partisi lideri Başbakan Tony Blair’in danışmanlığını yapmıştır. Çok genel hatlarıyla dile getirmek gerekirse Üçüncü Yol projesi, geleneksel ve modern olanı bir siyasal projede buluşturmayı amaç edinmiştir. Beyond Left and Right (Solun ve Sağın Ötesinde) adlı çalışmasında Giddens, altı önemli noktanın altını çizer[4]. Bu noktalar, Üçüncü Yol anlayışının genel çerçevesini çizmektedir:

1.Unutulan ve Yeni Sağı anlayışın neredeyse yok ettiği toplumsal dayanışmayı yeniden inşa etmek: Toplumsal dayanışmanın yeniden inşası, kendinden menkul bencil birey anlayışının yerine toplumsal sorumluluğu olan bireyin yaratılmasıyla mümkün olabilir. Özerk birey, toplumsal olanı hiçe sayan birey olamaz. Üçüncü Yol anlayışının bireyi, özerk (autonomous) ve yaderktir (heteronomous).[5] Söz konusu birey, diğer bir deyişle, aklını kullanma cesaretini göstermesi ve hiyerarşi altında kalmaksızın hiç bir gücün vesayetini kabul etmemesi açısından özerk ve öte yandan toplumsal bir varlık olması açısından da yaderk bir özelliğe sahiptir. Giddens’ın bu müdahalesi bireyselliğin ve toplumsallığın içiçe olduğuna dair bir vurgudur.

2. Yüksek siyaset (high politics) yerine yaşam siyasetini (life politics) vurgulayarak etkin (reflexive) bireylerin oluşumuna katkıda bulunmak: Siyasetin sadece profesyonel siyasetçilerin tekelinde olmaması gerektiğini anımsatan Giddens, çevresindeki her türlü gelişme karşısında pozisyon alabilen bireylerin sorgulayan, eleştiren ve proje geliştiren tavırlarıyla siyasete daha geniş bir anlam kazandıracağını düşünmektedir. Yüksek siyaset karşısında yaşam siyasetinin hayata geçirilebilmesi, bireylerin kendi yerel çevreleri içerisinde gelişen sosyal, siyasal, ekonomik, çevresel ve benzeri sorunlara karşı çözüm arayışında olmalarını gerektirir. Mahalle örgütlenmeleri, yerle bazlı sivil toplum örgütlenmeleri, kentsel örgütlenmeler ve belirli sorunlar etrafında ortaya çıkan örgütlenmeler bu çerçevede değerlendirilebilir.

3. Güven kurumunun yeniden inşası için üretken siyaseti (generative politics) yaygınlaştırmak. Üretken siyaset, bir önceki maddede de dile getirildiği gibi edilgen olmayan etken bireyin varlığını gerekli kılar. Etken birey, vesayeti altında bulunduğu gücün belirlediği gündemden öte kendi belirlediği gündem etrafında örgütlenen ve bu gündemi yerel ve ulusal ölçekte kabul ettirmeyi amaç edinebilen bireydir.

4. İletişimsel demokrasi projesi çerçevesinde toplumsal diyalog ve yeni toplumsal hareketlerle birlikte demokrasinin demokratikleşmesi gerekir: Çoğu toplumsal sorunların ardında yatan en önemli neden bireyler arası ve gruplar arası iletişimde yaşanan eksikliktir. Toplumsal diyaloğun olmadığı yapılarda insanları ve grupları rahatsız eden ve çoğunlukla etnik, kültürel ve dinsel nitelikli olduğuna inanılan sorunların tartışılmaksızın bilinç altına itildiği düşünülmektedir. Toplumsal bilinç altına itilen bu sorunlar zaman içerisinde kuntlaşarak toplumsal yaşantıda belirgin fay hatları oluştururlar. Fay hatlarının kırıldığı dönemlerde ise büyük buhranlar yaşanır. Üçüncü Yol anlayışı, bu fay hatlarının oluşmaması için gruplar arası ve bireyler arası sürekli diyaloğun gerekli olduğunu iddia eder. Demokrasinin demokratikleştirilmesi şeklindeki müdahaleden çıkarılacak bir diğer ders ise yine yerel siyasal örgütlenmeler üzerinden doğrudan siyasal katılım sürecine katkıda bulunmaktır.

5. Refah devletinin yeniden inşası gerekir: Hatırlanacağı üzere, Yeni Sağ, 1970’li yıllarda yaşanan dünya ekonomik krizinden çıkış yolu olarak refah devleti uygulamalarından doğan maliyetleri kısmayı önermiştir. Yeni Sol, bu çözümün büyük bir toplumsal maliyeti beraberinde getirdiğini düşündüğünden refah devletinin yeniden kurumsallaştırılması gerektiğini iddia eder. Özellikle İkinci Dünya savaşı sonrasında batılı toplumların pek çoğunun elde ettiği toplumsal kazanımların yeniden gündeme getirilmek suretiyle, toplumsal çözülmenin ve istikrarsızlığın önüne geçilebileceğini düşünür Giddens.

6. Şiddetin nedenlerini anlamak ve çözüm üretebilmek için yoğun bilimsel ve siyasal çalışma yapmak gerekir: Giddens, ne sosyalist ne de liberal anlayışın bugüne değin şiddetin toplumsal kökenleri konusunda normatif bir teori üretmediğini iddia eder. Öte yandan, muhafazakâr anlayış ise şiddeti, insan doğasının bir parçası olarak görür. Düşünsel ve bilimsel düzeyde yeterince üzerinde durulmayan şiddet konusu, günümüzün en önemli gündem maddelerinden birini teşkil etmektedir. Eviçi şiddet, kentsel şiddet, terör, savaş, nükleer tehdit gibi konular bütün dünya toplumlarının gündemindedir. Üçüncü Yol anlayışı şiddet konusunu bir sorunsal olarak ele alıp şiddet karşıtı siyaset üretilmesi sürecine katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.
 

Yeni Sosyal Demokrasi Oluşumları

        Üçüncü Yol olarak ortaya çıkan bu yeni anlayış, hiç şüphesiz geleneksel sosyal demokrat anlayışa oranla temel bazı farklılıklar göstermektedir. Bu farklılıkların en belirgin olanı, sınıf çatışması, işçi sendikaları gibi geleneksel kavram ve kurumlar üzerinden siyaset yapma yaklaşımının geride bırakılması ve bunlar yerine toplumun tamamını kapsayan sınıf-ötesi bir yaklaşımın benimsenmesi olmuştur. Hiç şüphesiz, sosyal demokrasi, ortaya çıkan kimlik temelli kültürel, dinsel, etnik ve cinsel özgürlük taleplerine uygun bir anlayışı benimsemeye çalışmıştır. Sosyal Demokrat hareket, bu dönüşümü gerçekleştirirken yer yer sınıfsal analizi tamamıyla terketmek gibi bir yanılgı içine düşerken yer yer de kimlik temelli kitlesel taleplere ilişkin siyaset üretme yönünde gösterdiği hassasiyet açısından da başarı sağlamıştır. Sosyal demokrat hareketin özellikle Batılı ülkelerde geliştirdiği kimlik temelli siyaset geliştirme modelinden çok kısaca söz etmekte fayda var. Çünkü bu yaklaşım, günümüzde muhafazakâr ve sosyal demokrat anlayış arasında gittikçe berraklığını yitiren farkları görmek açısından önemlidir. Almanya ve İsveç gibi hâlâ sosyal refah devleti normlarını korumaya çalışan Batılı ülkelerin sosyal demokrat partileri (Alman Yeşilleri’ni de bu grup içinde görmek mümkün), göçmenler ve etnik gruplar tarafından dile getirilen talepleri hak ve adalet arayışının göstergesi olarak yorumlamaktadırlar. Ancak, muhafazakâr partiler ise bu tür talepleri ulusal güvenliği tehdit eden merkezkaç kuvvetler olarak yorumlamaktadırlar. Diğer bir deyişle, bir tarafta sosyal demokrat hak ve adalet söylemi, diğer tarafta ise güvenlik söylemi. Ulus-devletlerin yüzlerce yıldır kullandıkları güvenlik söylemi bizlere pek yabancı olmasa gerek. Türkiye Cumhuriyeti hemen tüm ulus devlet modellerinde olduğu gibi homojenleştirme projesini Cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana uygulamaya çalışmıştır. Gerek homojenleştirme projesi gerekse İmparatorluğun parçalanmasının yol açtığı travma nedeniyle farklı dinsel, siyasal, etnik ve kültürel açıdan farklı olanı ulusal güvenliği tehdit eden bir unsur olarak değerlendirmiştir. Ancak, gelinen bu noktada her türlü farklılığın temel hareket noktası olduğu göz önünde bulundurulursa farklılıklardan korkmanın patolojik yansımaları olacağı kolayca anlaşılabilir. Öyleyse, farklılıklarla savaş içinde olmayan, farklılıklar ile barış içinde olan siyasal projelerin daha anlamlı olacağını söylemek mümkün.

Ancak, farklılıklar ile barış içinde olan siyasal projelerin geliştirilmesi pek de o denli kolay olmamaktadır. Günümüzde farklılıklara ve ötekine karşı duyulan bir korkunun hakim olduğunu hepimiz biliyoruz. 11 Eylül terör olaylarının ardından genel bir ‘güvensizlik’ havasının dünyada egemen olduğunu hatırlayalım. Ulusal güvenliği günümüzde tehdit eden unsurlar, Soğuk Savaş döneminde egemen olan düşman devletler, siyasal ideolojiler ve nükleer silahlar gibi tehditlerle sınırlı kalmamaktadır. Ulus-devletleri yöneten seçkinler bu tür geleneksel tehditlerin ötesinde yeni tehditler tanımlama eğilimi içindedirler. Artık, pekâlâ İslam, göç, yabancılar ve etnik gruplar, siyasal karar alıcılar tarafından ulusal güvenliğe tehdit olarak tanımlanabilmektedir. İçimizdeki ötekiler, farklı etnik gruplar ve göçmenler, sık sık, insan kaçakçılığı, uyuşturucu kaçakçılığı, suç, şiddet ve terör kavramlarıyla birlikte anılarak, sürekli bir ‘ötekileştirme’ sürecine tabi tutulmakta ve ‘ulusal bütünlüğümüzü tehdit eden unusrlar’ şeklinde tanımlanabilmektedirler. Sözgelimi, ABD’de George W. Bush’un 2004 Kasım Başkanlık seçimlerinde yeniden seçilmesinin ardında yatan asıl neden 11 Eylül’den bu yana muhafazakâr Cumhuriyetçilerin ‘başarılı’ bir şekilde yaygınlaştırdıkları ‘güvensizlik’ havası değil mi? Günümüz modern toplumlarında korkunun iktidarı hüküm sürmektedir.[6] Ötekine, yabancıya, göçmene, azınlığa, İslama, bizden olmayana karşı duyulan korku. Bu korku, güvenlik söylemiyle üretilen bir korkudur. Modern insanın her an risk altında olduğunu anımsatan bir korku. Korkunun iktidarı, modern devletlerin yönetsel (governmentality) aygıtlarından biri haline gelmiştir. [7] Günümüzün sosyal demokrat anlayışı ise, muhafazakâr siyasal duruşlar karşısında fark yaratmak istiyorsa farklı olanın çoğunluk karşısında dile getirdiği talepleri daha farklı yorumlayabilmelidir. Bu tür talepleri ulusal güvenliği tehdit eden unsurlar olarak değerlendirmek yerine çoğunluk toplumu karşısında kendilerini dezavantajlı konumda görebilme ihtimali olan toplumsal azınlıkların hak ve adalet arayışı olarak değerlendirmek pekâlâ mümkün olsa gerek. Farklılıklar-içinde-bütünlük (unity-in-diversity) anlayışını benimsemesi gereken günümüz sosyal demokrasisi diğer bir sınavı ise Avrupa Birliği projesi çerçevesinde vermektedir. 
 

Sosyal Demokrasi ve Avrupa Birliği

            1980’li yılların sonlarından itibaren Yeni Dünya Düzeni adı altında belirginleşmeye başlayan ve yukarıda da ifade edildiği gibi liberal kapitalist anlayışın adeta mutlak egemen anlayış olarak tüm dünyada kök salmasına neden olan yeni bir süreç başladı. Bu süreç, Soğuk Savaş döneminin temel hatlarını belirleyen ideolojik çatışma, topyekün nükleer savaş tehlikesi ve silahlanma tehdidi gibi unsurların geride kaldığı yönünde bazı iddiaları da beraberinde getirmiştir. Küreselleşme, postmodernizm, tüketim ideolojisi, ulaşım ve iletişim teknolojilerindeki hız ve bireysel atomizm gibi süreçlerin de eşlik ettiği Yeni Dünya Düzeni söyleminin aslında o denli bir yenilik taşımadığı kısa bir süre sonra anlaşılmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel anlamda tek hegemonik güç olmak için verdiği uğraşları Irak ve Afganistan’da televizyonlarımızın aracılığıyla seyirlik bir olaymış gibi izledik. Büyük Ortadoğu Projesi ile birlikte, insan hakları, demokrasi, açık toplum, serbest pazar ve liberalizm gibi ‘evrenselleşmiş’ değerleri tehdit eden anti-demokratik Ortadoğu Devletlerinin tasfiyesine girişilmeye çalışıldığı yönündeki tartışmalarına da yakın dönemde tanık olduk. Hiç şüphe yok ki, ABD’nin dünya üzerindeki artan hegemonyasını Yeni Dünya Düzeninin en belirleyici özelliği olarak işaret etmek yanlış olmayacaktır. Bu nedenledir ki, ortaya çıkan bu yeni düzen, aslında 1820 Monroe Doktrinine değin gidebilecek ve ABD’nin küresel hegemonya arayışı olarak nitelendirilebilecek yaklaşık iki asırlık sürecin en üst noktasıdır. Bu nedenle, bu düzeni ‘yeni’ sıfatını ekleyerek ifade etmek pek anlamlı olmayabilir. Kaldı ki, eğer yeni dünya düzeni öncesindeki soğuk savaş düzenini belirleyen en önemli özellik olan ‘ulusal güvenlik’ unsurunun, günümüzde de belli ölçüde şekil değiştirerek ve hatta güçlenerek devam ettiği de düşünülebilir. Güvenlik söylemi özellikle 11 Eylül 2001 tarihli eylemlerin ardından tüm dünya toplumlarının gündemini belirler duruma gelmiştir. Özellikle günümüz Batılı ülkelerinde, azınlıkların, göçmenlerin, İslam dininin, farklı kültürlerin, Orta Doğulu olan hemen herkesin, toplumsal huzuru ve güvenliği tehdit eden unsurlar olarak algılandığına tanık olmaktayız. Güvenlik söylemi aslında her iki düzenin de en belirleyici özelliği olarak devam edegelmektedir, yalnızca bir farkla: soğuk savaş düzeninde devletlerin güvenliğinin tehdit altında olduğuna dair bir hegemonik söylem yaratılmışken, yeni dünya düzeninde toplumların güvenliğinin tehdit altında olduğuna ilişkin bir söylem hakim olmuştur.

            Toplumların tehdit altında olduğuna ilişkin ortaya çıkan bu genel yargı, ortaya ötekine ve farklı olana karşı duyulan korkunun egemenliğini mümkün kılmıştır. Korkunun iktidarı şeklinde nitelendirilebilecek bu olgu pek çok yerde siyasal partilerin ve iktidarların başvurduğu bir tür yönetsellik aracı olarak karşımıza çıkabilmektedir. 2004 yılında ikinci bir kez iktidarı kazanan Cumhuriyetçi Bush hükümeti, gücünü milliyetçi, militarist, dinsel ve ırkçı ögeler üzerine inşa ederken, Amerikan uygarlığının, değerlerinin ve toplumunun tehdit altında olduğuna dair bir söylem geliştirmiştir. Toplumsalın yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu şeklinde bir yargının üzerinden hareketle Cumhuriyetçiler baskıcı iktidarlarını toplumsal anlamda meşru kılabilmeyi başarmışlardır. Benzeri bir ‘güvenlikleştirme’ söyleminin diğer Batılı ülkelerin muhafazakâr siyasal oluşumlarınca tekrarlandığını söylemek mümkün. Fransa, Hollanda, İrlanda, ve Avusturya gibi ülkelerde son yıllarda İslamın kamusal alanda görünürlüğü ve Türkiye’nin AB üyeliği konusundaki tartışmalar düşünüldüğünde, Batılı değerlerin ve toplumların ‘yabancı unsurlar’ tarafından tehdit edildiğine dair bir söylemin yaygınlaştırıldığını da görmek mümkün. Bu tür söylemlerin özellikle statükocu muhafazakâr siyasal oluşumlar tarafından dillendirilmesi kolaylıkla anlaşılabilir. Muhafazakâr siyasal partiler, diğer tüm kitle siyasal partileri gibi oy arayışındadırlar. Bu tür partiler genellikle statükoyu korumak suretiyle iktidarlarını sürdürmeyi amaç edinmişlerdir. Sözgelimi, kriz durumlarında ortaya çıkan milliyetçi ve yabancı düşmanı toplumsal refleksin devamını engellemek yerine bu reflekse yatırım yapan ve bu durumun devam etmesini sağlar nitelikte milliyetçi bir siyasal irade sergilerler.

Sosyal Demokrat Partilerin ise bu tür durumlarda daha farklı politikalar üretmeleri beklenir. 11 Eylül gibi kriz durumlarında ortaya çıkan milliyetçi toplumsal refleksin devamı ya da sona ermesi siyasal iktidarların elindedir. Bir önceki paragrafta da dile getirmeye çalıştığım gibi, muhafazakâr iktidarlar bu toplumsal refleksi olumlayan milliyetçi söylemler üreterek toplumsal gerilimi geleceğe taşırlar. Muhafazakâr partiler bu tür durumlarda popülist bir yaklaşım sergileyerek kolay olanı tercih ederler. Ancak, sosyal demokrat iktidarların ise benzeri durumlarda milliyetçi toplumsal refleksi önlemesi beklenir. Barışın sağlanması, siyasal katılım, çokkültürlü bir toplum, adalet, insan hakları ve kalkınma şeklindeki ilkeler etrafında örgütlenen sosyal demokrat partiler milliyetçilikten ve yabancı düşmanlığından uzak bir şekilde geleceği şekillendiren bir siyasal irade oluşturmak durumundadırlar. Muhafazakâr siyasal iktidarlar ile sosyal demokrat iktidarlar arasındaki olası farkları daha iyi ifade edebilmek için, son yıllarda Türkiye toplumunun belirgin bir şekilde izleyebildiği AB tartışmalarına başvurulabilir.

 

Sosyal Demokrat Avrupa

Muhafazakâr Avrupa

Dinamik

Durağan

Seküler

Dini

Toplumsal

Cemaatsel

Ulus-ötesi

Çokuluslu

Ekonomik

Ekonomik

Siyasal

Kültürel

Senkretik kültür

Bütünsel kültür

Uygarlık-ötesi

Uygarlıksal

Geleceğe yönelik

Geçmişe dönük

Tözsel olmayan

Tözsel

Yabancı dostu

Yabancı karşıtı

Siyasi coğrafya

Fiziksel coğrafya

Alternatif Avrupa Projeleri
            Günümüzde birbirinden farklı Avrupa tanımları yapmak mümkündür. Bu tanımlardan belki en belirgin olanları, 2004 yılı Şubat ayı içerisinde ülkemizi ziyaret eden iki Alman siyasetçi tarafından dile getirilmiştir. Birinci tanım, muhafazakâr Hristiyan Demokrat Parti’nin lideri olan Angela Merkel, ikinci tanım ise Sosyal Demokrat Parti’nin bir önceki lideri olan Alman Şansölyesi Gerhard Schröder tarafından yapılmıştır. Muhafazakârlar Avrupa'yı tanımlarken, daha çok Hristiyanlık, tikellik, gelenek, geçmiş, türdeşlik, fiziki coğrafya, kültürel birlik ve ulusal sınırlar üzerine vurgu yapmakla birlikte kültürel karışımı reddeden bir anlayışı savunmaktadır. ‘Avrupa’ fikrini tözselleştiren bu tanım içerisinde, Türkiye ve İslam’a yer yoktur. Öte yandan, Sosyal Demokratların ve liberallerin geliştirdiği ‘Avrupa’ fikri ise çeşitlilik, kültürel farklılık, ortak bir gelecek, demokrasi, insan hakları, sekülerizm, siyasi coğrafya, ulusötesi anlayış ve siyasal birlik gibi ilkelere dayanmaktadır. Bu tanım çerçevesinde, Türkiye ve İslam gibi klasik anlamda Batılı olmayan kültürel ve dinsel unsurlar ‘Avrupa’ içinde kendilerine yer edinebilirler. Diğer bir deyişle, bir yanda tözselleştirilen bir Avrupa düşüncesi, öte yanda çeşitlilik içinde birlik (unity in diversity) düşüncesi vardır. Hatta, bu analiz daha da ileri götürülürse, muhafazakârların yaptığı tanımın, dinsel, kültürel ve etnik açılardan verili ve değişmeyen tözcü bir ‘Avrupa’ ve ‘Avrupalılık’ anlayışını beraberinde getirdiğini; diğer tanımın ise ‘Avrupa’ ve ‘Avrupalılık’ anlayışının verili bir coğrafya ve kimlik olmadığını, aksine inşa edilen, değişen, dinamik ve sürekli bir oluş hali içeren bir anlayışı ifade ettiği söylenebilir. Sosyal Demokrat bir proje olarak adlandırılabilecek olan ikinci anlayıştan hareketle, sözkonusu ‘Avrupa’ ve ‘Avrupalılık’ tanımları içerisinde Türkiye, İslam ve diğer kültürel, dinsel ve etnik farklılıklara yer olduğu görülecektir.

Sonuç

 

            19. yüzyılın ortalarında yolculuğuna başlayan sosyal demokrasi yolculuğuna devam etmektedir. Özellikle kapitalist devletin değişim sürecinde önemli bir aşama olan sosyal demokrasi, yetkeci siyasal merkezin, zaman içerisinde ortaya çıkan toplumsal talepleri demokratik bir anlayışla karşılama eğiliminin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. T.H. Marshall, 1950 yılında hemen savaş sonrasında İngiltere bağlamında kaleme aldığı Yurtdaşlık ve Toplumsal Sınıflar (Citizenship and Social Class, Cambridge University Press) adlı ünlü çalışmasında bu süreci anlatır. Bu süreç, kapitalist devletin mutlakiyetçi anlayıştan sosyal demokrasiye nasıl dönüştüğünü bizlere açık bir şekilde gösterir. Farklı dönemlerde ortaya çıkan toplumsal hareketler, yeni grupların siyasete katılımını ve sırasıyla medeni haklar, siyasal haklar ve sosyal haklar gibi kaynakların daha demokratik bir şekilde bölüşümünü mümkün kılmıştır. 1950’li yıllardan buyana ortaya çıkan yeni toplumsal hareketler, hemen hemen dünyanın her yanında yeni toplumsal grupların siyasete girme çabalarını yansıtmaya devam etmiştir.

Gençlik hareketleri, kadın hareketleri, etnik hareketler, dinsel hareketler ve çevresel hareketler geçtiğimiz kırk yıla damgasını vuran kimlik temelli hareketler olarak ortaya çıkmıştır. Dünya nüfusunun kentleşme, göç ve uluslaşma süreçleriyle birlikte özellikle kuzey yarımkürede heterojenleşmesi ve bir anlamda global ve yerel ölçekte çevrenin merkeze taşınması, ‘kültürel, etnik ve dinsel farklılık’ olgusunu kamusal alanda daha görünür kılmıştır. Sosyal Demokrasi anlayışı, hiç şüphesiz, bu küresel toplumsal değişime göre kendini yeniden tanımlayabilmelidir. Üçüncü Yol denemesi aslında bu arayışın bir ürünüdür. Farklılıklardan korkmayan, türdeşliği bir erdem olarak görmeyen, kimlik temelli oluşumları ulusal güvenliğe karşı bir tehdit olarak algılamak yerine, bu oluşumların ilgili grupların hak ve adalet arayışlarının göstergesi olabileceği ihtimalini göz önünde bulunduran bir anlayış olarak kendini yenileyebilen bir sosyal demokrat anlayışa bugün daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Bu sadece modern Batı demokrasilerinin değil, aynı zamanda Türkiye demokrasisinin de ihtiyaç duyduğu bir gerekliliktir. Muhafazakârlık, ırkçılık, milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı gibi eğilimlerin yeniden yükselişe geçtiği bir dönemde kendini dönemin yeni koşulları karşısında yenileyebilmiş bir sosyal demokrat anlayışa ihtiyaç duymaktayız. Avrupa Birliği özelinde bu ihtiyaç daha da belirginlik kazanmaktadır hiç şüphesiz. AB’yi kültürel ve dinsel kodlamalarla geçmişe referansla tanımlayan muhafazakâr anlayış karşısında, siyasal, seküler ve ulus-ötesi kodlamalarla geleceğe referansla tanımlayan sosyal demokrat anlayış Birliğin içine düştüğü krizden çıkmasına yardımcı olabilecek en önemli yaklaşım olarak belirmektedir.

Bütün bu değerlendirmelerin ışığında Türkiye’deki günümüz sosyal demokrasi anlayışının farklılıkların biraradalığı konusundaki yaklaşımları yeniden gözden geçirilebilir. Farklılıkları ve azınlıkları Cumhuriyetin ve Kemalist devrimlerin karşısında birer tehdit olarak algılayan anlayışın, sosyal demokrasinin küresel tarihselliği içerisinde bugün için bir yere oturmadığı, sanıyorum kolaylıkla anlaşılabilecek bir durumdur. Cumhuriyet Halk Partisinin temsil ettiği düşünülen sosyal demokrasi anlayışının, yukarıda ifade edilen sıradan muhafazakâr anlayışlardan hiç farklı olmadığı, kendini yenileyemeyen, sosyal adalet ilkesinden ödün veren, popülist söylemler geliştiren, toplum merkezli olmaktan ziyade devlet merkezli politikalar geliştiren, siyaseti bir diyalog aracı olarak değil de bir yönetme aracı olarak gören, farklılıkların kendilerini kamusal alanda ifade etmelerine olanak tanımayan ve bu nedenlerle de geçmişle bağını koparmak suretiyle geleceği çizemeyen bir anlayış haline geldiği görülmektedir. Son bir tespit yaparak bu makaleyi bitirmek istiyorum: Türkiye’nin bugün için en temel ihtiyacı, birbirinden farklı toplumsal, kültürel, dinsel ve etnik grupları gelecekteki ortak bir amaca yönelik olarak biraraya getirebilecek sosyal demokrat bir siyaset arayışıdır.

 

 

Doç. Dr. Ayhan Kaya,

İstanbul Bilgi Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi Bölümü öğretim üyesidir. Aynı zamanda Bilgi Üniversitesi Göç Araştırmaları Merkezi başkanlığını yürütmektedir. Yazarın, diyasporalar, kimlik, uluslararası göç, etnisite, milliyetçilik, çokkültürcülük, yurttaşlık ve ulusaşırı alan konularında kitap, makale ve tercümeleri vardır. Kaya, aynı zamanda, Sicher in Kreuzberg: Constructing Diasporas (Bielefeld: transcript verlag, 2001); Berlin’deki Küçük İstanbul (İstanbul: Büke Yayınları, 2000) adlı iki kitap kaleme almıştır. Yazarın, Günay Göksu Özdoğan ile birlikte derlediği Uluslararası İlişkilerde Sınır Tanımayan Sorunlar (İstanbul: Bağlam Yayınları, 2004) adlı bir kitap derlemesi ile birlikte Emre Işık ile birlikte derlediği Toplumbilim Dergisi Kütürel Çalışmalar Özel Sayısı (Sayı 14, Ekim 2000) şeklinde bir dergi derlemesi mevcuttur. Ayrıca, T.H. Marshall ve Tom Bottomore, Toplumsal Sınıflar ve Yurttaşlık (Ankara: Gündoğan Yayınları, 1999) ve Friedrik Barth, Etnik Gruplar ve Sınırları (İstanbul: Bağlam Yayınları, 2000: Seda Gürkân ile birlikte) şeklinde iki çeviri kitap yayınlamıştır. Yazarın halihazırda yürüttüğü „Türkiye’deki Çerkes Diasporası“ ve „Euro-Türkler: Türkiye-Avrupa Birliği İlişkilerinde Köprü mü Engel mi?“ adlı iki alan çalışması mevcuttur.


 

[1] Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için bkz., A. Kaya, “İdeolojiden İDolojiye: Düşüncebilimden Kimlik Bilime,” Doğu ve Batı Dergisi İdeolojiler Özel Sayısı Cilt 1, No. 28 (Agustos - Ekim 2004)

[2] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz., A. MacIntyre, Against the Self-Images of the Age: Essays on Ideology. New York: Schoken Books: 1971.

[3] Sosyal Demokrasi geleneğinin ayrıntılı bir değerlendirmesi için bkz., A. Vincent, Modern Political Ideologies, Oxford: Blackwell,1992.

[4] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. A. Giddens, Beyond Left and Right: The Future of Radical Politics, Cambridge: Polity Press, 1994.

[5] Özerk (self-ruled) kavramı, kendinden sorumlu, kendini yönetebilen özgür bireyi ifade etmek için kullanılmıştır. Yaderk (other-ruled) kavramı ise toplum ve/veya öteki tarafından yönetilen, toplumsal sorumluluğu olan bireyi ifade etmek için kullanılmıştır. Bilindiği üzere “yad” kavramı, öteki, yabancı anlamına gelmektedir.

[6] Bu konularda ayrıntılı bilgi için bkz., R. L. Doty, “Immigration and the Politics of Security,” Security Studies, 8, No. 2-3 (2000): 71-93; ve J. Huysmans, “The Question of the Limit: Desecuritization and the Aesthetics of Horror in Political Realism,” Millenium: Journal of International Studies, Vol 27, No. 3 (1989): 569-589.

[7] Yönetsellik konusunda ayrıntılı bilgi için bkz., Michel Foucault, “Governmentality” in J. D. Faubion (ed.), Power: Essential Works of Foucault 1954-1984, Vol 3 (London: Penguin, 2000): 201-222. M. Foucault, governmentality kavramını, siyasal iktidarın, iktidarını sürdürebilmek için kullandığı yöntemler bütünü olarak veya iktidar edebilme sanatı olarak tanımlar.