Siyaset Bilimci
Sosyal demokrasi, özgürlük, eşitlik ve dayanışma ilkelerini benimseyen toplumcu bir dünya görüşüdür. Tercihlerini her zaman demokrasiden yana yapar. Her koşulda demokrasiyi savunur. Sosyal demokrasi, geliştiği tarihsel süreç içinde,
· Klasik demokrasiye sosyal öz ve içerik kazandırmış,
· 20. Yüzyıl başında savunulan tek parti öncülüğünde “proleterya diktatörlüğü”ne alternatif olarak, demokratik yoldan iktidarı ve “demokrasi içinde düzen değişikliği”ni öngörmüş,
· Demokrasi ile sosyalizmi, toplumculuğu bağdaştırmıştır.
Tarihsel Gelişme ve Uygulamadaki Farklılıklar
Özgürlük, eşitlik ve dayanışma “sosyal demokrasi”nin evrensel ilkeleridir. Ancak tarihsel süreçte bu temel ilkelere dayalı sosyal demokrasinin uygulamalarına baktığımızda önemli farklılıklar görülmektedir.
Çünkü, toplumsal olaylar fiziksel olaylardan farklıdır. Benzer koşullarda her zaman aynı sonuçlar ortaya çıkmaz. Öznesi insan ve toplum olan her konuda çevre koşulları ve kültürel farklılıklar nedeniyle benzer olaylarda kişiler ve toplumlar farklı davranışlar gösterebilirler. Diğer ideolojiler gibi sosyal demokrasinin de her toplumda ortaya çıkışı ve tarihsel gelişmesi değişiklik göstermiştir.
Sosyal demokrasi, sol kökenli bir ideolojik yaklaşım, dünya görüşü olarak Avrupa’da ortaya çıktıktan sonra bir evrim geçirmiştir. Bugün sosyal demokrasi deyince Alman ve İsveç Sosyal Demokrat Partilerini, İngiliz İşçi Partisini, Fransız Sosyalist Partisini hatırlasak da Sosyalist Enternasyonel üyesi bu partilerin tarihsel gelişme süreçlerinde, günümüzdeki uygulamalarına da yansıyan önemli farklılıklar vardır.
O nedenle, çok büyük benzerlikler gösterse bile birbiriyle tıpatıp örtüşen sosyal demokrat uygulamalardan söz etmek zordur. Bu tarihte de böyleydi. 1930’larda Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de, Belçika’da ve İsveç’te sosyal demokrasi uygulamaları farklıdır..[1] Sosyal demokrasinin aynı zaman kesitinde değişik ülkelerdeki uygulamalarında farklılıklar olduğu gibi, bir ülkede tarihsel süreç içinde uygulamalarında da değişiklikler görülmektedir. Ancak, uygulamalarda siyasal partilerin oluşum biçimi ve yapılarının etkisi yadsınamaz önemdedir.
Ünlü siyaset bilimci Maurice Duverger’ye göre, “Partiler kökenlerinin etkisi altında kalırlar”. Ayrıca, “kökenleri ne olursa olsun, parlamento dışında doğan partiler otoriter ve merkeziyetçi olurlar.”
Yani bir parti, eğer parlamento içinde başka partilerden kopan üyeler tarafından kurulmuş ise daha az otoriter, daha az merkeziyetçi olmaktadır.
Duverger’nin tezini kabul edersek, Dünyada ve Türkiye’de sosyal demokrasinin gelişimini incelemek için toplumsal koşulların yanı sıra, siyasal partilerin kökenlerini de araştırmak gerekir.
Türkiye’de sosyal demokrat nitelikte yani toplumcu ve demokrat hareketlerin doğuşuna ortam hazırlayan gelişmeler, Osmanlı aydınlarının Batı ile temasının yoğunlaştığı 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında ortaya çıkmıştır. Genç Osmanlılar, Jön Türkler, İttihat ve Terakki, Batı’daki radikalizm felsefesinden, sosyal ve siyasal tezlerinden etkilenmişlerdir.
Zaten, 20. yüzyılda bırakın sosyal demokrasiyi ve sosyal demokrat partileri, 1908 hareketine kadar Türkiye’de gerçek anlamda siyasal partilere bile rastlanmamaktadır. 1908’e kadar Osmanlı İmparatorluğu toprakları içindeki siyasal örgütlenmeler, müslüman olmayan unsurların bağımsızlık elde etmek amacıyla kurdukları ihtilalci dernekler ve II. Abdülhamit’in baskıcı rejimine karşı oluşan Jön Türk Hareketi ile sınırlıdır.
Bu yazının amacı, tarihsel gelişme içinde Türkiye’deki sol ya da sosyal demokrat nitelik taşıyan tüm örgütlenmeleri özetlemek değildir. Bu örgütlenmelere kısaca değinmekle birlikte, vurgu, Türkiye’de sosyal demokrasinin gelişmesine damga vuran bir siyasal parti olarak CHP’ye yapılmıştır. CHP’nin kökeni incelendiğinde ise İttihat ve Terakki’nin izlerini görmek mümkündür.
Türk siyasal tarihinde 1908 – 1918 döneminde üzerinde durulması gereken siyasal oluşumlardan en önemlisi, daha sonra parti niteliği kazanacak olan İttihat ve Terakki Cemiyetidir (ITC). İttihat ve Terakki Cemiyeti, birçok aşamalardan geçerek parti niteliğine kavuşmuştur. Bu aşamalar, partinin yapısını ve örgütlenme biçimini etkilemiştir.
Sonradan İttihat ve Terakki Cemiyeti adını alacak olan ilk dernek 1889 Mayıs’ında Askeri Tıbbiye’de “İttihadi Osmani” adıyla kurulmuştur. Kurucuları, Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın vatan ve özgürlük üzerine yazılarıyla, İran özgürlükçülerinin yabancı postalar kanalıyla gelen yayınlarını gizlice okumakta ve güvendikleri arkadaşlarına okutturmaktaydılar.
ITC, gizli bir cemiyettir ve başlangıçta siyasal eylem yapmak yerine üye sayısını artırmaya çalışmıştır. Cemiyet, hücre örgütlenmesi modelini benimsemiştir. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin, örgütlenmede, İtalyan “Carbonari” Cemiyetini örnek aldığı ve mason localarından yararlandığı konusunda epeyce kaynak vardır. Başlangıçtaki gizli dernek niteliği ve örgütlenme biçimi, Cemiyetin meşruluk kazandıktan sonraki yapısını da belirleyici olmuştur.
1889’da İttihadi Osmani Cemiyetinin kurulduğu sıralarda Bursa Ziraat Mektebi Müdürü Ahmet Rıza Bey, Paris’e gitmiş ve oradan II. Abdülhamit’e raporlar göndermeye başlamıştır. Ahmet Rıza Bey’in bu uğraşını öğrenen Cemiyet, Avrupa’ya kaçan üyeleri kanalıyla kendisiyle temas kurmuş ve İttihat ve Terakki adı, yapılan görüşmeler sonucunda birlikte kararlaştırılmıştır.
Cemiyetin en hızlı örgütlendiği yerler Askeri Tıbbiye, Harbiye, Mülkiye ve Bahriye’dir. Birçok tarihçi yazara göre bu bir rastlantı değildir. Bu okullar Abdülhamit döneminde Türk aydınlarına biçim veren en önemli merkezlerdir. Gençler burada esas olarak fen ağırlıklı iyi bir eğitim görmekte, yabancı dil öğrenip Batı’yı tanımaktadır. Bu gençler bir yandan pozitivist düşünce ve yaklaşıma sahip askerler olarak yetişirken; ülkedeki olumsuz gelişmeleri ve kötüye gidişi, devletin çökmeye başladığını görmektedirler. Bu yüzden de Cemiyet, subaylar arasında, askeri ve sivil yüksek okullarda hızla örgütlenmiştir. Cumhuriyetin kurucularının bir kısmının başta Mustafa Kemal olmak üzere Selanik’teki Cemiyet’le ilişkileri olmuştur.
İttihat ve Terakki Cemiyeti, Rumeli’den başlayarak imparatorluğun birçok köşesinde yayılmış, 23 Temmuz hareketiyle de siyaset sahnesinde ortaya çıkmıştır. 23 Temmuz 1908’de Meşrutiyetin ilanı, hem Türkiye’de geniş siyasal faaliyetler döneminin hem de İttihat ve Terakki için yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. [2]
İttihat ve Terakki’nin, o tarihte tüm ülkede yönetimi devralacak bir yapılanması ve gücü yoktur. Selanik’e bağlı olarak kurulmuş örgütler, daha çok Makedonya’da yoğunlaşmışlardır.
Cemiyet, duruma egemen olmak için Meşrutiyet’in hemen ilk günlerinde Selanik’teki merkezini kısmen İstanbul’a taşımış ve hükümeti denetimi altına alma çabasına girişmiştir. İttihat ve Terakki hareketi, siyasal hayata ve ülke yönetimine damgasını ancak bir süre sonra vurabilmiştir.
Tarihimizde bilinen ilk sosyalisti parti ise, Osmanlı Sosyalist Fırkası’dır. Kuruluş hazırlıkları Meşrutiyet’ten önce İzmir’de başlamıştır. Meclis dışında örgütlenen fırkanın yayın organı ise İştirak Dergisidir. Kendisini II. Enternasyonel’e bağlı sayan fırkanın yöneticileri sürgüne gönderildiği için fazla bir etkinliği görülmemiştir. [3]
1908-1918 döneminin en güçlü siyasal hareketi İttihat ve Terakki’dir. Ancak, Cemiyet, bir siyasal parti kimliği kazanıncaya kadar, hareketin liderlerinin en önemli sorunu, gizli bir siyasal dernekle düzenli bir meşrutiyet yönetiminin nasıl bağdaştırılacağı olmuştur. Parti, hiçbir zaman Batıdaki partilere benzememiş ve doğuşu sırasında yapısını şekillendiren unsurların etkilerini sonuna kadar taşımıştır. [4]
İttihat ve Terakki’nin ülke siyasal yaşamında etkin olduğu 1908-1918 döneminde, Türk siyasal tarihi hazin gelişmelere sahne olmuştur. İttihat ve Terakki önde gelenleri, Osmanlı Devletinin de Almanya yanında 1. Dünya Savaşına girmesine neden olmuşlar, savaş kaybedilince Mondros Mütarekesi ile Osmanlı toprakları yabancı kuvvetlerin işgaline uğramıştır.
Mütareke döneminin başında İstanbul yine siyasal yaşamın merkezi olmayı sürdürmüştür. Ancak, daha sonra ağırlık giderek Anadolu’ya kaymaya başlamıştır. Bu dönemde pek çok parti ve siyasal örgüt kurulmuştur. Bunlar arasında Hürriyet İtilaf Fırkası mütareke devrinin en etkin siyasal kuruluşudur.
Anadolu topraklarının yabancı ülkelerin askerlerince işgali, “ulusal kurtuluş”u örgütleyen derneklerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Anadolu’da “reddi işgal”, “reddi ilhak” ve “müdafai hukuk” adlarıyla çeşitli dernekler kurulmuştur. Fakat bu dernekler, genellikle yerel, dağınık ve birbirleriyle bağlantısızdır.
Bu sırada İstanbul’da ülkenin kurtuluşu için çeşitli arayışları sürdüren Mustafa Kemal Paşa, sonuçta Anadolu’da bir “ulusal direniş” örgütlemeyi kararlaştırmıştır. Paşa, bu mücadeleyi yerel olarak örgütlenmiş dernekleri bir araya getirerek yürütmeyi amaçlamamıştır. 2 Mayıs 1919’da olağanüstü yetkilerle 9. Ordu Kıta Müfettişliğine atanan Mustafa Kemal, 19 Mayıs’ta görev yerine ulaşmış, 1 Haziran 1919’da müfettişlik bölgesindeki vali ve mutasarrıflıklara bir yazı göndererek, Müdafai Hukuk Cemiyetleri ve diğer örgütler hakkında bilgi istemiştir.
Mustafa Kemal, bir kurtuluş mücadelesinin ülke içinde ve özellikle dış cephelerinde asıl dayanağının “ordu” olduğunu kabul etmekle birlikte, Anadolu hareketinin askeri bir başkaldırı gibi görülmemesi ve değerlendirilmemesi için özel bir çaba harcamıştır.
25 Mayıs ile 12 Haziran 1919 arasında Havza’da kalan Mustafa Kemal Paşa, bu sürede ordu kumandanlarına ve sivil yöneticilere yayınladığı genelge ile bütün “ülkede ulusal bir örgüt kurulması gereği”ni duyurmuştur. Bunu Amasya Genelgesi ve Erzurum Kongresi izlemiştir. Erzurum Kongresi, yerel bir kongredir ve Doğu Anadolu’da kurulu dernekleri “Şarki Anadolu Müdafai Hukuk Cemiyeti” adıyla bir araya getirmiştir.
Sivas Kongresi ise, ulusal bir kongre niteliğindedir ve özellikle Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) açısından büyük önem taşımaktadır. Çünkü, daha sonra CHP’nin ilk kongresi sayılacaktır.
Sivas Kongresi, 4 Eylül 1919’da 38 delege ile toplanmıştır. Kongre, 7 Eylül günü yaptığı toplantıda ülkede dağınık olarak bulunan direniş örgütlerini Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirmiştir. 11 Eylül 1919’da Mustafa Kemal, Kongre Başkanı sıfatıyla “Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyeti” adıyla bir dernek oluşturduklarını Sivas Valiliğine bildirmiştir.
Bu gelişmelerden tedirgin olan İstanbul Hükümeti ve işgalci devletler, Anadolu hareketini ve Sivas Kongresini İttihatçıların yeni bir girişimi gibi göstermeye çalışmışlardır.
İstanbul’un 16 Mart 1920’de, işgalinden üç gün sonra, 19 Mart’ta Mustafa Kemal Paşa, “Ankara’da olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin toplanacağını” duyurmuştur. Bütün vilayet ve bağımsız sancaklara gönderilen duyuruda her livadan (sancak) 5 kişi seçilmesi istenmiştir.
Büyük Millet Meclisi (BMM), 23 Nisan 1920’de 115 mebusun katılımıyla toplanmış ve Mustafa Kemal Paşa’yı Başkanlığa seçmiştir. 2 Mayıs 1920’de 3 sayılı yasa ile Bakanlar Kurulu’nun mebuslar arasından oluşturulması kararlaştırılmıştır. Yasama ve yürütme fonksiyonlarını birlikte üstlenen BMM, bir süre sonra iç uyumunu yitirmiştir. 1920 sonlarına doğru Meclis’te çeşitli grupların oluşmaya başladığı görülmektedir.[5]
Meclis’te verimli bir çalışmayı sağlamak amacıyla Mustafa Kemal Paşa, 10 Mayıs 1921’de Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Grubu’nu kurmuştur. Bu gruba “I. Grup” adı da verilir. Birinci Grup karşıtları, bir süre sonra II. Grubu kurmuşlardır.
Ulusal Kurtuluş Savaşı kazanılınca, BMM ilk hedefine erişmiştir. Ancak buna rağmen, gruplar arası çekişme sürmekte, bu çekişmeler de Meclisin çalışmalarını güçleştirmektedir.
Mustafa Kemal Paşa, 7 Aralık 1922’de, Ankara basını kanalıyla “halkçılık” ilkesine dayanan ve “Halk Fırkası“ adını taşıyacak bir siyasal parti kurma niyetinde olduğunu duyurmuştur. Paşa, bu niyetini açıklamakla kalmamış bir yurt gezisine çıkarak halkın beklentilerini öğrenmeye, kendi düşüncelerini de duyurmaya çalışmıştır.
Gazi’nin Eskişehir sonrası gittiği Balıkesir’de, 7 Şubat 1923’te bir camide minbere çıkarak verdiği hutbe bu açıdan çok önemlidir. Mustafa Kemal, bu konuşmasında, Halk fırkasıyla ilgili olarak şunları söylemiştir:
“ Bu ulusun siyasal partilerden çok canı yanmıştır. Şunu söyleyeyim ki başka ülkelerde partiler kesinlikle ekonomik amaçlar üzerine kurulmuştur ve kurulmaktadır. O ülkelerde çeşitli sınıflar vardır. Bir sınıfın çıkarını korumak için kurulan siyasal partiye karşılık başka bir parti kurulur. Bu pek doğaldır. Sözde bizim ülkemizde ayrı ayrı sınıflar varmış gibi kurulan siyasal partiler yüzünden tanık olduğumuz sonuçlar bilinir. Oysa Halk Fırkası dediğimiz zaman, bunun içinde bir kesim değil, bütün ulus dahildir.” [6]
Bu sözler “yeni bir ulus yaratma” bilinciyle söylenmiştir. Dikkat edilirse, Mustafa Kemal’in dünyada sınıfların varlığını kabul etmekle birlikte o sırada Türkiye’de henüz sınıfların bulunmadığına inandığını da göstermektedir. Oysa, sosyal demokrasi, sınıfların varlığını ve demokratik yoldan birbiriyle mücadelelerini kabul eder.
BMM, 1923 yılı Nisan ayı başında seçimleri yenileme kararı almıştır. Mustafa Kemal Paşa, bu sırada Meclisteki grubun Halk Fırkası’na dönüşeceğini açıklayarak dokuz maddeden oluştuğu için “Dokuz Umde” diye anılan bildirisini yayımlamıştır. 8 Nisan 1923’te yayınlanan bu bildiri, Halk Fırkasının kuruluşunda temel dayanak olmuştur.
Gazi “Dokuz Umde” ile aynı gün bütün örgüte çıkardığı çağrıda şunları söylemektedir: ”Eğer umduğumuz gibi, Müdafai Hukuk Örgütümüzün seçtiği ve güvendiği kişiler ulusun oyunu alırsa, önümüzdeki BMM’inde Halk Fırkası adı altında ülkenin yönetimi sorumluluğunu üstlenecektir.”
Seçimler, beklendiği gibi, Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Örgütü adaylarının başarısıyla sonuçlanmıştır. Mustafa Kemal, 1923 baharında ülke içinde çıktığı geziden döndükten sonra, bir süre Halk Fırkasının tüzüğüyle ilgilenmiştir. Tüzük, yeni BMM’nin Meclisin Parti Kongresi yerine geçen mebus toplantısında 7 Ağustos – 11 Eylül 1923 tarihleri arasında görüşülerek kabul edilmiştir.
Partinin kuruluş dilekçesi, 23 Ekim 1923’te Gazi’nin imzasıyla Dahiliye Vekaleti’ne sunulmuştur. İttihat ve Terakkinin ve Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyetinin izlerini taşıyan Halk Fırkası böylece kurulmuştur.
23 Ekim 1923’te siyasal yaşamda yerini alan Halk Fırkası, kuruluşundan sonra çeşitli aşamalardan geçmiştir. Parti, 10 Kasım 1924’de Cumhuriyet Halk Fırkası, 1935 Mayısında toplanan 4. Kurultayda da “Cumhuriyet Halk Partisi” adını alarak bazı kesintilerle de olsa günümüze kadar varlığını sürdürmüştür
1923-45 yılları, CHP’nin ülke yönetimine egemen olduğu, tek parti dönemidir. CHP, 1945’ten sonra çok partili yaşama geçme kararı vermiş ve 1950’de 27 yıldır sürdürdüğü iktidarı bir anlamda “kendi eliyle” Demokrat Parti’ye (DP) bırakmıştır.
1950-60 arası, CHP’nin muhalefette olduğu dönemdir. 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinden sonra 1961’de, CHP yeniden bu kez hükümet ortağı olarak ülke yönetimini üstlenmiştir. Türkiye, 1961-65 arasında siyasal ve ekonomik alanda yeni kurumların ortaya çıktığı bir dönem yaşamıştır.
CHP’de 1965-72 arasında yeni düşüncelerin geliştiği “sola açılma”dönemi başlamıştır.1972-80 yıllarında ise Ecevit’in damgasını taşıyan “halkçılık” politikası öne çıkmıştır.
12 Eylül 1980 askeri müdahalesinden bir süre sonra tüm siyasal partilerle birlikte CHP de kapatılmış ve 1992’de en son delegelerinin katıldığı kurultayla yeniden açılmıştır. 1992’den günümüze CHP’nin serüveni ise zihinlerde henüz çok tazedir.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında dünyaya, kutuplaşmalar ve ekonomik buhran damgasını vurmuştur. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu kapitalist ülkelere karşı verilen bir savaşla başarılmıştır. Kurtuluş sonrası, daha sonraki bağımsızlık hareketine öncü olmuştur. Bu mücadelenin ve Türk Devriminin beyni Halk Fırkasıdır.
Halk Fırkası, bir “meclis partisi” olarak meclisin içinden doğmuştur. 1924 Haziran’ına kadar taşra örgütlenmesine yönelik önemli bir gelişme olmamıştır. Parti, 1924 yazında ülke çapında örgütlenme girişimine koyulmuştur. 1924 güzüne gelindiğinde Halk Fırkası, üye kayıt işlemlerini büyük ölçüde tamamlamış durumdadır. 10 Kasım 1924’de ise Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) adını almıştır.
Seçimlerle II. Grup, Meclisten silinmiştir ama, partide ve meclisteki muhalifler bir süre sonra 17 Kasım 1924’de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını (TpCF) kuracaklardır. Bu fırka, İstiklal Mahkemelerinde görülen bazı davalar sırasında TpCF üyelerinin ayaklanmalarla ilişkilendirilmesi ve irticayı desteklediği gerekçesiyle, 3 Haziran 1925’te Hükümet tarafından kapatılmıştır.
Ancak, bir süre sonra, Türk siyasal hayatında bu kez Gazi Mustafa Kemal’in katkı ve desteğiyle Serbest Fırka kurulmuştur. Mustafa Kemal için Serbest Fırka girişiminin iki önemli nedeni vardır:
1. Meclisin içinde Hükümet denetimini sağlamak ve yanlış uygulamaları önlemek,
2. Cumhuriyetin ve çok partili demokrasinin gereğini yerine getirmek.
Nitekim Gazi, arkadaşı Fethi Okyar’ı partiyi kurmaya razı etmek için “Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir diktatör manzarasıdır. Vakıa bir meclis vardır. Fakat içeride ve dışarıda bize diktatör nazarıyla bakıyorlar.(...) Ben öldükten sonra arkamda kalacak istibdat müessesesidir” demiştir. [7]
Ancak, devrim karşıtlarının da bu partiye destek vermeleri üzerine, Serbest Fırka, kurucusu Fethi Okyar tarafından 17 Kasım 1930’da kapatılmıştır.
15-20 Ekim 1927’de toplanan CHF İkinci Büyük Kongresi, Gazi’nin 6 gün süren büyük “söylev”ini okuduğu kongredir. Bu kongrede tüzük değişikliği yapılarak, 1. Maddede partinin cumhuriyetçilik, halkçılık, milliyetçilik ilkelerine yer verilmiştir. Tüzüğün 3. Maddesinde “Fırka, devlet ve millet işlerinde din ile dünyayı birbirinden ayırmayı en önemli esas sayar” denilerek adı konulmadan laiklik ilkesi de dördüncü ilke olarak belirlenmiştir.
CHF Üçüncü Büyük Kongresi ise 10 Mayıs 1931’de toplanmış ve partide köklü değişiklikler yapmıştır. Recep Peker, bu kongreden önce CHF Katibi Umumiliğine (Genel Sekreterlik) getirilmiş ve görevini 3 Mart 1931’den 15 Haziran 1936’a kadar sürdürmüştür. Devletçi bir anlayışa sahip olan Peker, dünyadaki konjonktürün de katkısıyla partide etkili olmuş ve otoriter bir yapının partide yerleşmesini sağlamıştır.
CHF yönetimi, 1931 yılında Batı ülkelerindeki siyasal partilerin tüzük ve programlarıyla ilgilenmişlerdir. CHF tüzüğünde yapılan düzenlemelerde bu arayışın da izleri görülmektedir. 10-18 Mayıs 1931 tarihleri arasında toplanan kongrede görüşülen üç önemli konudan biri tüzük değişikliğidir. Yeni tüzükte yapılan düzenlemelerden biri, “18 yaşına girmemiş bütün gençlerin, partinin doğal adayı sayılması’dır.
CHP, 1931 kurultayında alınan kararla, tüzüğünde devletçiliği; “Ferdi mesai ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde, milleti refaha ve memleketi bayındırlığa eriştirmek için milletin umumi ve yüksek menfaatlerinin gerektirdiği işlerde, bilhassa iktisadi sahada, devleti fiilen ilgilendirmek ve faal kılmak” olarak tanımlamıştır. Bu, Mustafa Kemal’in Medeni Bilgiler kitabında da yer alan görüşüdür: Ferdin yapamadığı işi devletin yapması.
Halkevleri açılması, bu dönemde yönetim kurullarına görev olarak verilmiştir. Tüzüğün 75. Maddesi uyarınca 19 Şubat 1932’de büyük illerde 14 Halkevi açılmıştır. Halkevlerinin bütçesi başlangıçta Fırka tarafından karşılanmış, daha sonra da bu katkılar sürdürülmüştür. Amaç, parti ideolojisini yaymak, yaygınlaştırmak, toplumun aydınlanmasına katkıda bulunmaktır. Sayıları hızla artan Halkevleri ve “Halkodaları” adıyla köylere kadar yayılan benzeri örgütlenme, Türkiye’de toplumun aydınlanması açısından önemli bir işlev görmüştür.
Bu dönemde, ideolojik açıdan başka bir çalışma daha görülmektedir: Fırka ideolojisini oluşturmak amacıyla Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve arkadaşlarınca çıkarılan KADRO Dergisi.
Dördüncü Büyük Kongre, 9 Mayıs 1935’de toplanmış, Genel Merkez tarafından hazırlanan çok önemli bir tüzük tasarısını kabul etmiştir. Değiştirilen 95. Madde, “parti ile hükümeti birbirlerini tamamlayan bir bütün” olarak görmektedir.
Kurultayda belirlenen bu ilkeler doğrultusunda Genel Başkan Vekili ve Başbakan İsmet İnönü, 18 Haziran 1936’da yayınladığı bir genelge ile İçişleri Bakanını Parti Genel Sekreterliğine getirdiğini açıklamıştır. İl Başkanlıklarına da Valiler getirilmiş ve genel müfettişlerin Parti faaliyetlerini de denetlemesi kararlaştırılmıştır. Böylece CHP “devlet partisi” konumuna gelmiştir.
Parti-Devlet bütünleşmesinin ikinci adımı, 13 Şubat 1937’de atılmış ve parti ilkeleri Anayasa’ya da yerleştirilmiştir. Ancak bu uygulamalar halkın partiye ilgisini azaltmıştır. Yönetimden yakınan halk, “kimi kime şikayet edeceğini” bilemez duruma gelmiştir. Çünkü şikayet ettiği hükümet uygulamalarını anlatarak yardımını isteyeceği Parti yöneticisi bizzat bu uygulamaların başında olan “vali”dir.
29 Mayıs 1939’da, CHP Beşinci Büyük Kurultayı toplanmıştır. Kurultay önemli tüzük değişiklikleri yapmış, 1936’da başlatılan uygulamaya son vermiştir. Parti Genel Sekreterliği, İçişleri Bakanlığından, il başkanlıkları ise valiliklerden ayrılmıştır.
Tüzük değişikliği ile, partiye üyelik yaşı 18’den 22’ye çıkarılmış, devlet memurlarının parti üyeliği yasaklanmıştır. Yeni tüzük değişikliklerinin en önemlilerinden birisi, parti içi denetimi sağlamak üzere bir “müstakil grup” oluşturulmasıdır. Müstakil grup Genel Başkana bağlı çalışacak ve 21 kişiden oluşacaktır. Yani, Genel Başkan, Parti yönetimini yine kendisine bağlı bir organla denetlemeye çalışacaktır.
CHP Altıncı Kurultayı 8 Haziran 1943’te toplanmış ve Tüzüğün, tüm gençleri partinin “doğal aday”ı sayan 9. maddesini kaldırmıştır. Böylece CHP, 1930’lu yılların ikinci yarısında etkili olan faşist uygulamaların birinden daha kendini arındırmıştır.
Kongrelerden söz ederken, önemli bir noktaya daha dikkat çekmek gerekir. CHP tarihine bakıldığında, başlangıçtan 70’lere kadar yapılan tüm parti kongrelerinin, Batı sosyal demokrat partilerinde olduğu gibi en az 3-4 gün sürdüğü görülür. Bu kongrelerde tüzük konuları ve ülkenin temel sorunları ayrıntılarıyla ele alınmaktadır. 1970’lerden sonra kongreler 1-2 güne inmiştir ve o günlerde de yalnızca seçim yapılmaktadır.
İkinci Dünya savaşının galipleri esas olarak liberal-demokrasi cephesindeki ülkelerdir. Türkiye daha savaş bitmeden liberal demokrasilerin yanında yer almıştır. İnönü önderliğinde CHP Türkiye’yi çok partili sistemi taşımıştır.
Daha önce belirtildiği gibi, çok partili siyasal hayata geçiş çabaları Atatürk döneminde başlamıştır. Atatürk’ün, Serbest Fırkanın kurulması aşamasında Fethi Okyar’ı ikna etmek için söylediği “Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir diktatörlük manzarasıdır” sözü unutulmamalıdır. Atatürk’ün amacı, demokratik bir Cumhuriyet’in oluşmasıdır. Bu amaçla, Mustafa Kemal, Serbest Fırka’nın kuruluşunu desteklemiş ve maddi katkı vermiştir. Hatta bir kısım milletvekiline yeni partiye geçmeleri konusunda telkinlerde bulunmuştur. Bu deneme, o günün ülke koşulları nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanmış ve Serbest Fırka, kurucuları tarafından kapatılmıştır.
Çok partili yaşama geçiş için yeni denemeler, 1945’te başlamıştır. Bu açıdan, 10 Mayıs 1946’da toplanan Cumhuriyet Halk Partisi Kurultayı’nın aldığı kararlar da önem taşımaktadır. Kurultay, sosyal sınıfların ekonomik menfaatlerini gözeten siyasal dernekler kurulabileceğini kabul etmiştir. Bunu takiben, Hükümet de özgürlükleri artırmaya yönelik bir dizi yasal düzenleme yapmaya başlamıştır. Sınıf esası üzerinden cemiyetler kurulmasını yasaklayan Cemiyetler Kanunu değiştirilmiştir.
Ünlü siyasal tarihçi Prof. Dr. Kemal Karpat’a, göre “Çok partili gelişmeyi sınıflara dayandırmak fikri ilk defa Halk Partisinden gelmiştir.” Karpat, CHP’nin bu kararının arkasındaki sebepleri, DP’nin de doğuşuna neden olan Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu konusundaki tartışmalarda aramak gerektiğini söyler.[8] Bu tartışmalar sırasında CHP içinden kopan bir grup, 7 Ocak 1946’da Demokrat Partiyi kurmuştur.
DP de, CHP’nin içinden çıkarak, Meclis içinden doğmuş bir partidir. Kurucuları eski CHP üyesidirler. Hatta, hem Menderes hem Bayar İttihat ve Terakki hareketi ile ilişkilidir. Bayar İttihat ve Terakkinin Bursa müfettişliğini yapmış, Menderes ise İttihat ve Terakki’nin okulunda okumuştur. Demek ki aynı siyasal kültürün ürünüdürler ve kökenleri CHP’den farklı değildir.
1946-51 arasında Türkiye’de çeşitli eğilimlerde pek çok yeni parti kurulmuştur. 1946’da yapılan ilk çok partili seçimlerinin ardından 1950 Seçimleri, CHP için yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimlerde, CHP, iktidarı DP’ye devretmiştir.[9] Şevket Süreyya Aydemir’e göre :
“İnönü’nün elinde günün yeni şartlarına uyan kalabalıkların oy mücadelelerine hazır bir parti yoktu. Çünkü CHP, bu anlamda bir parti değildi... Yani, çok partili bir parlamento sisteminin dilediği anlamda bir halk teşkilatı, yahut bir siyasi organ hiçbir zaman olmamıştı.”[10]
Gerçekten de CHP, bir “meclis partisi“ olarak doğmuştur. 1924 Haziran’ına kadar taşra örgütlenmesine yönelik herhangi bir önemli hareket olmamıştır. Cumhuriyetin ilk 27 yılı boyunca ülkeyi tek başına yönetmenin rahatlığı, CHP’nin “çok partili yaşam”a hazırlanmasını engellemiştir.
Bu 27 yıl değerlendirildiğinde, parti ideoloji ve politikaları açısından bu sürenin aynı doğrultu ve çizgi üzerinde geçtiği söylenemez. Ancak bir politika, yıllar boyu değişmeden ve belirleyici olarak kalmıştır: “Bir ulus oluşturmak”. Yapılan devrimlerin ve aydınlanma hareketinin temel amacı, imparatorluk küllerinden yeni bir Cumhuriyet kurmak ve yüzü Batıya dönük bir ulus oluşturmaktır.
Mustafa Kemal’in Balıkesir hutbesinde de açıkça belirtildiği gibi, Partinin liderleri, örgütün herhangi bir toplumsal sınıfa dayalı olması fikrine karşıydılar. Halkçılık ilkesi, saltanata karşı cumhuriyeti, halk idaresini, hukuki eşitliği öngören devrimci, ilerici bir ilke olarak uygulanmıştır.
Halkçılık, halk egemenliğine dayalı bir hükümet anlamına gelmekteydi. Tüm yurttaşların kanun önünde eşitliğini öngörüyordu. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye ayrıcalık tanımıyordu. Özetle, Halkçılık tüm ülkeyi birleştirmenin ve farklı sınıfsal çıkarların ortaya çıkmasına meydan vermemenin yoluydu. (Halkçılık, 1960’lar CHP’sinde daha farklı yorumlanacaktır.)
Devletçilik kavramı ise, önce 1931 kurultayında ve daha sonra 1935 kurultayında ağırlıklı olarak vurgulanmıştır. Devletçiliğe yönelişte, özel sektörde sermaye birikimi yetersizliğinin ve “1929 ekonomik buhranı” sonrasında Batı’da da yaygın olarak görülen devletçilik uygulamalarının rolü önemlidir.
Devletçilik, önce CHP tüzüğüne ve sonra Anayasa’ya temel ilke olarak konmuş olsa da, gerek parti belgelerindeki açıklamalar, gerekse uygulama göstermiştir ki, devletçilik, öbür ilkeler gibi değişmez sayılan bir ilke değil, belli bir zaman ve koşullarda uygulanmış iktisat politikasıdır. Özel girişimin modern bir sanayinin kurulmasına gücünün yetmemesi, gerekli kaynaklardan yoksun bulunması, sağlanan bütün olanaklara rağmen gerekli hacimde sermaye birikimini ortaya koyması, devletçiliğin, bir iktisat politikası olmasını zorunlu kılmıştır. Türkiye’de özel girişimin gelişme koşulları, bu iktisat politikası sayesinde sağlanmıştır. [11]
CHP, 1946’dan sonraki kurultaylarında tüzüğünde bazı değişiklikler yapmış, tek parti döneminden kalan bazı hükümleri atarak kendisini çok partili hayata uydurmaya çalışmıştır. CHP’de gerçek anlamda yenileşme hareketi 1955’lerden sonra başlamıştır. Gençleşen kadrolar bir yandan örgüte canlılık kazandırırken, yavaş yavaş parti yönetiminde de etkilerini artırmışlardır. Nitekim, 1965’lerden sonraki parti içi gelişmelere bu gençler yön vermişlerdir.
CHP, 1953 yılının ilk aylarında Ankara’da da bir Gençlik Ocağı kurmuştur. Başlangıçta, gençlik örgütlerini “otoriter partilerin kullandığı yöntemler” olarak tanımlayan DP, çok geçmeden kendi gençlik örgütünü oluşturmuştur.
CHP, Onuncu Kurultayı, gerek partiler arası, gerekse parti içi sorunların ortamı sertleştirmeye başladığı bir dönemde toplanmıştır. 22 Haziran 1953’te toplanan ve dört gün süren Kurultay, programda bazı değişiklikler yapmıştır. Tüzük yeni baştan düzenlenerek, tek parti döneminin özelliklerini yansıtan maddeler tümüyle ayıklanmıştır.
Onuncu Kurultayda, İsmet İnönü ile Kasım Gülek arasında yaşanan Genel Başkan-Genel Sekreter çekişmesi parti içi demokrasiye güzel bir örnek oluşturmaktadır. 1950 Kurultayında “Genel Sekreterin Kurultayca seçilmesini” önermiş olan İnönü, bu kez 15 kişilik Genel Yönetim Kurulunun 25’e çıkarılmasını, bunun içinden 9 kişilik bir yürütme kurulu seçilmesini, Genel Sekreterin de Genel Yönetim Kurulu tarafından seçimle belirlenmesini istemiştir. Ülkenin ikinci adamı ve partinin Genel Başkanı olan İsmet Paşa gibi tarihi bir şahsiyetin önermesine rağmen, Tüzük Komisyonu öneriyi reddetmiştir. Bu olay 1950’ler Türkiye’sinde oldukça iyi işleyen bir parti içi demokrasinin varlığını göstermektedir. Sonuçta, Gülek yeniden Genel Sekreterliğe seçilmiştir.[12]
Bu sırada, özgürlüklerin savunucusu olarak iktidara gelen DP, muhalefetin sesini kısmaya ve ona destek sağlayan unsurları kısıtlamaya başlamıştır. Üniversite profesörlerinin siyasetle uğraşmalarını yasaklayan tasarı, 21 Temmuz 1953’te yasalaşmıştır. CHP’nin Haksız İktisaplarının (edinim) İadesi Hakkındaki Kanun, 14 Aralık 1953’te Mecliste kabul edilmiştir. Böylece, yargı organlarının yetkisine giren bir konuyu DP, Meclis çoğunluğunun oylarıyla bir yasama işlemi olarak düzenlenmiş ve CHP’nin mallarına, parasına ve matbaasına el koymuştur.
CHP, Onbirinci Kurultayı 26 Temmuz 1954’te toplanmış ve yine Kasım Gülek’in zaferiyle sonuçlanmıştır.
1946-55 arasında Türkiye’de kurulan başka partiler de vardır. Yeni partilerin en önemlileri Millet Partisi ve Hürriyet Partisidir.[13]
Demokratik Parti, 30 Haziran 1954’te milletvekili seçimi kanununda değişiklik yaparak, muhaliflerin seçim anlaşması yapmalarını önlemiştir. Siyasal partilerin radyo konuşması yapmaları da yasaklanmış, bu yetki yalnızca hükümete tanınmıştır. Çıkarılan bir başka yasa ile 1954 seçimlerinde Cumhuriyetçi Millet Partisine oy vermiş olan Kırşehir cezalandırılarak ilçe haline getirilmiştir. 5 Temmuz 1954’de memur güvencesini temelden kaldıran bir yasa kabul edilmiştir. Gazeteciler ve muhalif parti yöneticileri üzerinde baskılar yoğunlaşmıştır.
9 Eylül 1957’de CHP, Onüçüncü Kurultayı toplanmıştır. Kurultayın en önemli konusu, seçimlerde partiler arası işbirliğidir. İnönü’nün kurultayda gücünü hissettirmesine karşılık, Genel Sekreterliğe yine Gülek seçilmiştir.
CHP, 12 Ocak 1959’da Ondördüncü Kurultayını toplamıştır. Kurultay, Ana Davalar Komisyonunca hazırlanan “İlk Hedefler Beyannamesi”ni görüşmüş ve kabul etmiştir. Partinin geleceğe yönelik hedef ve programı bu bildiri ile ilan edilmiştir.
Bu bildiride daha sonra 1961 Anayasasına da yansıyacak,
· İkinci Meclis,
· Anayasa Mahkemesi,
· Seçimlerde “nisbi temsil” sisteminin uygulanması,
· Yüksek Hakimler Kurulu,
· Basın özgürlüğü,
· Üniversite özerkliği,
· Yüksek İktisat Şurası,
· Sosyal güvenlik ve sosyal adaletin güvence altına alınması gibi yenilikler yer almıştır.
1960 Sonrası CHP
Demokrat Parti yönetiminin özgürlüklere müdahalesi ve baskıya yönelişi 27 Mayıs 1960’da ordunun siyasal hayata müdahalesiyle sonuçlanmıştır. Subaylardan oluşan Milli Birlik yönetimi, Kurucu Meclisi toplayarak yeni bir Anayasa yaptırmıştır. CHP fikirlerinin ağırlık taşıdığı Kurucu Meclis, 1961 Anayasasını hazırlamıştır.
Demokrat Parti, bir üyesinin açtığı dava üzerine 29 Eylül 1960’da mahkemece kapatılmıştır. Ancak, DP fikirlerinin izleyici olarak emekli Orgeneral Ragıp Gümüşpala ve arkadaşlarının kurduğu Adalet Partisi, Türk siyasal yaşamına girmiştir. Bir süre sonra partinin Genel Başkanlığına eski Devlet Su İşleri Genel Müdürü Süleyman Demirel seçilmiştir.
Türk siyasal partileri, 1961’e kadar, belli bir sosyal sınıfı temsil etme konumunda olmamıştır. 1961 seçimlerinde ilk kez bir sosyalist parti, Türkiye İşçi Partisi (TİP) sınırlı sayıda üye ile de olsa Meclise girmiştir.[14]
1961’den sonra CHP yine hükümet ortağı olmuş, bu dönemde 1950’den beri geliştirdiği yeni siyaset ve demokrasi anlayışını 61 Anayasasına yansıtmış, çalışanlara toplu sözleşme ve grev hakkını sağlamıştır. 1966’dan sonra, “Ortanın Solu” adını verdiği sosyal demokrat nitelik taşıyan bu yeni yaklaşımını yaygınlaştırmaya çalışmıştır.
CHP Genel Başkanı İnönü, 1965 seçimlerinden kısa bir süre önce partinin yerini “ortanın solu” olarak belirlemiştir. 1960 sonrasında DP’nin devamı olarak nitelenen Adalet Partisi’nin (AP) 1965 seçimlerinde nisbi temsil sisteminde yüzde 50’yi aşan bir oyla tek başına iktidara gelmesinin faturası, parti içinde muhalif bir kesim tarafından “ortanın solu”na çıkarılmıştır. Bu yüzden CHP, 1965’ten 1972’ye dek bir dizi kurultay yapmak zorunda kalmıştır.
Parti içi tartışmalar sırasında Bülent Ecevit ve arkadaşları, parti ideolojisinin “ortanın solu” olarak adlandırılması gerektiğini, bunun, içi boş bir kavram olmadığını, solculuğun açık bir ifadesini içerdiğini belirtmekteydiler.
1966 Kurultayında İnönü, Ecevit grubunu desteklemiş, Kurultay da Genel Sekreterliğe Ecevit’i seçmiştir. Ecevit, İnönü’nün de desteği ile partinin 6 okundan “halkçılık” anlayışını öne çıkarmıştır. Ancak, 1966’daki ortanın solu hareketi, 1930’ların halkçılık anlayışından oldukça farklı bir halkçılık ideolojisine sahiptir. Bu ideoloji, sınıfların varlığını kabul etmekte, ama sınıf mücadelesine karşı çıkmaktaydı.
Ecevit grubunun 1966 Kurultay zaferi, parti içi çekişmeleri sona erdirmemiş, tersine, hızlandırmıştır. Kurultaydan sonra Turan Feyzioğlu’nun başını çektiği muhalif grup, Parti Merkez Yürütme Kurulunu “partinin sosyalist olmadığını” açıklamaya zorlamıştır. Ancak, böyle bir açıklamanın yapılması bile muhalif grubu tatmin etmemiştir. Muhalifler, olağanüstü kurultay istemişler, ancak toplanan kurultay kendilerini partiden ihraç etmiştir. İhraç edilenler, bir süre sonra Güven Partisi adında yeni bir parti kurmuşlardır.
Tutucu unsurlardan bir ölçüde arınan CHP, Sosyal demokrat bir çizgiye yönelmeye başlamıştır. CHP’nin 1969 Seçim Bildirgesi, “düzen değişikliği programı” olarak adlandırılmıştır ve sosyal reformlar içermektedir.
1969 seçimleri, CHP için 1965’tekinden de kötü bir yenilgi olmuştur. Parti, oyların yalnızca %27.4’ünü alabilmiş ve ancak seçim sistemindeki değişiklikler nedeniyle meclisteki sandalye sayısını 134’ten 143’e çıkarmıştır.
1969 seçimlerinden sonra, parti içinde yeni bir muhafazakar muhalefet grubu ortaya çıkmıştır. Bu grubun, parti programını yorumlayışı oldukça farklıdır. Muhafazakarlar, “Ortanın solu hareketi”nin ve “Ecevit’in radikal sloganlarının” seçimlerde yenilgiye neden olduğunu ileri sürmekteydiler. CHP’nin “Kemalist ilkelere” sıkı sıkıya bağlı kalmasını ve partinin “seçkinci” yapısını korumasını istiyorlardı.
1970 Kurultayında İnönü, yine Ecevit’in arkasında olmuştur. Ecevit, Kurultay konuşmasında, “ortanın solu” hareketine ve sosyal demokrasiye bağlı kalacağını vurgulamıştır. Muhafazakarlar bir kez daha yenilgiye uğramışlardır.
1970’lerin başında, CHP’de sosyal demokrat hareket gelişmeye ve güçlenmeye devam etmiştir. Bu dönemde Parti ile çalışanlar ve sosyal demokrat sendikacılar arasındaki bağların pekiştirilmesine yönelik çabalar gözlemlenmektedir.
İnönü’nün Ecevit’ten desteğini çekmesine neden olan, parti içi bir çekişme değil, askeri bir darbedir. 12 Mart 1971’de Başbakan Demirel’in istifasıyla sonuçlanan bir askeri müdahale gerçekleşmiş ve yeni hükümet CHP’nin Meclisteki üyelerinden Prof. Dr. Nihat Erim tarafından kurulmuştur. İnönü, Erim Hükümeti’ne destek verdiğini açıklarken; Ecevit, seçimle gelmiş bir hükümete karşı arkasını orduya dayayan bir hükümeti desteklemeyeceğini ve partinin adının 1950 ve 1960’larda olduğu gibi tekrar orduyla birlikte geçmesini istemediğini belirtmiştir. Bu gelişmeler, bir süre sonra İnönü ile Ecevit’i karşı karşıya getiren yeni bir parti içi mücadelenin doğmasına yol açmıştır.[15]
Ecevit, CHP Meclis grubunun İnönü’nün hakimiyetinde olduğunu bildiğinden, Genel Sekreterlik görevinden istifa etmiş, destek toplamak için yerel parti teşkilatlarına gitmiş ve gerçekten de güçlü bir destek bulmuştur.
İnönü’nün aksine mesajlarına karşın, Ecevit ve taraftarları, Ankara, İzmir, Adana ve İstanbul gibi büyük şehirlerdeki parti il kongrelerinde başarılı olmuşlardır. Ecevit’in il kongrelerinde desteğini arttırdığını gören İnönü, yerel kongreleri tamamlanmasını beklemeden durdurmuş ve eski delegelerle olağanüstü Kurultay istemiştir. Kurultaya yalnızca önceki dönemin seçilmiş delegeleri çağrılmıştır.
İtirazlara rağmen 5 Mayıs 1972’de, Kurultay, eski delegelerin katılımıyla toplanmıştır. İnönü, Kurultayda “Ecevit ve arkadaşlarıyla çalışamayacağını ve eğer Ecevit taraftarlarının hakimiyetindeki merkez yürütme kuruluna güvenoyu verilirse istifa edeceğini” belirtmiştir.
Ecevit ve arkadaşları çıkışlarını, “parti içi demokrasi” ve “partinin parti örgütleri tarafından yönetimi” üzerinde temellendirmekteydiler. Ecevit, bu Kurultayda “Demokratik bir partinin kanunlarına saygılı, özgür üyeleri mi olacağız, yoksa kapı kulları mı olacağız? Karar sizindir!” diyerek Türk siyasal yaşamında uzun süre gündemde kalacak bir konuşma yapmıştır. Sonuçta Kurultay, Ecevit ve arkadaşları için bir güven oylaması olmuş ve Ecevit’in zaferiyle sonuçlanmıştır. İnönü, Kurultayın ertesi günü Genel Başkanlıktan istifa etmiş, yeni Kurultay, 14 Mayıs 1972’de toplanarak Ecevit’i Genel Başkan seçmiştir.
Atatürk’ün kurduğu günden itibaren CHP’de güçlü bir liderlik ve merkezi bir örgüt yapısı egemen olmuştur. CHP, tek parti döneminde 27 yıl boyunca kurucusu olduğu devleti güçlendirmeye çalışmıştır. Bir anlamda devletin partisi olmuştur. Bu durum partinin yapısını da etkilemiştir. Merkez örgütü, yerel örgütlere hakim olmuş, yerel liderler de taban üyelerini denetimleri altında tutmuşlardır. CHP, başlangıçta şeklen demokratik bir teşkilat yapısı taşıyan, güçlü bir elit ve kadro partisi konumundadır. Bu nedenle il ve ilçe başkanları görece, daha az güç sahibiydiler. Ecevit’in zaferi, bu nedenle, yalnızca bir ideolojik değişiklik değil, aynı zamanda, örgütsel yapıda bir değişimin işareti de sayılmıştır.
CHP’nin 1972 Sonrası İdeolojisi:
Ortanın Solu, Demokratik Sol ya da Sosyal Demokrasi
Ecevit 1970’lerde “Ortanın Solu, Sosyal Demokrasi, Demokratik Sol ve Demokratik Sosyalizm sözlerini eş anlamlı kullandığını” söylemiş olsa da, Partinin liderliğini üstlendikten kısa bir süre sonra CHP ideolojisinde “ortanın solu” kavramının yerini artık “demokratik sol” almıştır.
1972’den sonra parti ideolojisinde “halkçılığın anlamı” yeniden değişikliğe uğramıştır. Yeni halkçılık anlayışı, sınıfların varlığını ve sosyal adaletsizliğin sınıf eşitsizliklerinden kaynaklandığını kabul etmekteydi. Bu yeni yaklaşımı ve yeni kadroları, “Devlet partisi” olarak nitelenen CHP’yi iktidara taşımıştır.
1973 seçimlerinde yüzde 30’ları aşan oyu ile CHP, Erbakan liderliğindeki MSP ile Hükümet kurmuştur. 1974’de yapılan Kıbrıs harekatı toplumda Ecevit’e sempatiyi artırıp, Erbakan ile hükümet ortaklığını yürütmek zorlaşınca Hükümet bozulmuştur. CHP’nin MSP ile kısa süren ortaklığını, Demirel Başbakanlığında kurulan ve “Milliyetçi Cephe” adını taşıyan koalisyon Hükümeti izlemiştir. CHP tekrar ana muhalefete dönmüştür.
Yeni Tüzük Yeni Program
Ecevit, 1976’da parti program ve tüzüğünü yenilemek üzere bir çalışma başlatmıştır. Bizzat kaleme aldığı için “Ecevit’in en uzun şiiri” olarak da nitelenen CHP 1976 Programı, “6 ok” yanında, sosyal demokrat ideolojinin temel ilkelerini de içeren “6 ilke”ye de yer veriyordu. Program, illerde ve bölge toplantılarında tartışıldıktan sonra 27-30 Kasım 1976’da toplanan CHP XXIII. Kurultayınca, 29 Kasım 1976’da kabul edilmiştir.
Programa göre, CHP’nin Demokratik sol tutumu,
· özgürlük,
· eşitlik,
· dayanışma,
· emeğin üstünlüğü,
· gelişmenin bütünlüğü ve
· halkın kendini yönetmesi
kurallarına dayanmaktaydı. Bu altı kuraldan ilk üçü, sosyal demokrasinin evrensel ilkeleridir.
CHP, 1976 Kurultayında “Sosyalist Enternasyonel”e üyelik başvurusu kararı da almıştır. Böylece hem programıyla hem de dayandığı toplumsal tabanla uyumlu bir sosyal demokrat parti olma yolunda önemli bir adım atmıştır.
Bu sırada Demirel Başkanlığındaki sağ partiler koalisyonu, toplumdaki sağ-sol çatışmasının daha da körüklenmesine neden olmuştur. Böyle bir ortamda gidilen 6 Haziran 1977 seçimlerinde CHP büyük başarı göstermiş ve yüzde 41.3 oy almıştır. Ancak, aldığı oylar, ona Mecliste çoğunluk sağlayacak 226 milletvekiliğini kazandıramamıştır. CHP’nin Meclisteki sandalye sayısı 213’te kalmıştır. Ecevit’in, Adalet Partisi’nden kopan milletvekilleriyle 1978’de kurduğu hükümet de CHP’nin 1979 ara seçimlerde aldığı yenilgi üzerine istifa etmiştir. Tekrar Başkanlığı üstlenen Demirel’in koalisyon Hükümeti döneminde Sağ-sol silahlı gençlerden çatışmalarının mahalle ve semtlere kadar yayılması üzerine ordu, 12 Eylül 1980’de yeni bir müdahalede bulunmuştur.
12 Eylül 1980 Sonrası
12 Eylül askeri müdahalesinden hemen sonra tüm partiler kapatılmış, askeri yönetim, 1960’daki “Kurucu Meclis”e benzer bir Danışma Meclisi oluşturarak yeni bir Anayasa çalışması başlatmıştır. Tutucuların çoğunlukta bulunduğu Danışma Meclisi, bir tepki Anayasası olan 1982 Anayasasını hazırlamıştır. Anayasa, askeri müdahalenin başında bulunan Orgeneral Evren’in Devlet Başkanlığına getirilme kararıyla ile birlikte oylanmış ve kabul edilmiştir.
Evren’in Cumhurbaşkanlığına gelmesinden sonra Siyasal Partiler Kanunu çıkarılmış ve yeni partiler kurulmuştur.
1983 sonrasında 1980’de kapatılmış olan CHP’nin yerini almak üzere merkez solda Halkçı Parti ve kısa adı SODEP olan Sosyal Demokrat Halkçı ortaya çıkmıştır. Her iki partide kendini Sosyal Demokrat olarak niteliyordu. Erdal İnönü ve arkadaşlarının kurduğu Sosyal Demokrat Partinin (SODEP) adayları askeri yönetim tarafından veto edilerek seçimlere sokulmamıştır. Başında emekli bir orgeneral bulunan ve askeri yönetimin de desteğini alan DTP seçimlerde yeterince başarılı olamamıştır. Askerlerin yönlendirdiği söylenen Necdet Calp Başkanlığındaki sol nitelikli Halkçı Parti ile Özal’ın liberal Anavatan Partisi, Meclise daha güçlü girmişlerdir.
Özal, en çok oyu alan partinin lideri olarak Başbakan olunca, izlediği dışa açılma politikalarıyla toplumda desteğini artırmıştır. Ancak, Özal’ın toplumda “köşe dönme anlayışı” olarak değerlendirilen ekonomi, politika yaklaşımı ve uygulamaları, partinin bir süre sonra oy kaybetmesine de neden olmuştur. Anayasanın eski liderlere getirdiği “siyaset yasağı” Özal’ın da bu yasağın devamı yönündeki çabasına rağmen halk oylaması ile kaldırılınca, Demirel ve Ecevit yeniden siyasal yaşama dönmüşlerdir.
Bu arada SODEP ile Halkçı Parti “Sosyal Demokrat Halkçı Parti” (SHP) adıyla birleşmiştir. 1985’te kurulan Demokrat Sol Parti (DSP) ise, “sosyal demokrat” deyimini marksist bir geçmişe dayandığını ileri sürerek reddediyor, Türkiye’ye özgü “demokratik sol” bir kimlikle siyaset sahnesine çıkıyordu.
12 Eylül sonrası kapatılan partilerin açılmasına, ancak 1980’den sonra AP ve CHP’nin tabanlarına dayanmayı hedefleyen iki yeni partinin, SHP ve DYP’nin koalisyon hükümeti döneminde bir yasal düzenleme ile imkan tanınmıştır. CHP’nin açılışı için Genel Sekreter Yardımcısı Erol Tuncer’in koordinasyonunda son Merkez Yönetim Kurulu 9 Eylül 1992’de bir kurultay düzenlemiştir. Kurultayda CHP’nin Eski Genel Sekreter Yardımcısı Deniz Baykal Genel Başkan seçilmiştir. Daha sonra SHP ile birleşen Parti güçleneceğine 18 Nisan 1999 seçimlerinde CHP tarihinin en ağır yenilgisini alarak parlamento dışında kalmıştır.
Sonuç
Türkiye’de sosyal demokrasi ve sosyal demokrat partiler, sanayileşmenin yetersiz olduğu bir ekonomik yapıda ve ağır siyasal koşullarda böyle bir gelişme çizgisi izlediler. CHP, tarihi boyunca topluma hep önderlik etmeye çalışmış, ülkenin önüne büyük hedefler koyup, onları gerçekleştirmeye gayret etmiştir. Ancak, son yıllarda siyasetteki yozlaşma onu da etkilemiştir.
Bugün Türkiye’nin, tabanıyla bütünleşmiş ülkenin önüne büyük hedefler koyacak ve gerçekleştirilecek çağdaş partilere ihtiyacı vardır. Toplum, merkez sağda ve merkez solda güçlü siyasal örgütlere gereksinim duymaktadır.
Siyasetçi/siyaset bilimci bir yazarımız, “Türkiye’de sosyal demokrasinin olabilirliğine ilişkin tahliller bizi şöyle bir noktaya getirdi: Yağ yok, un yetersiz, şeker şekere benzemiyor ve biz, bunlardan helva yapılır mı? diye düşünmekteyiz” diyor. Ne var ki ülkenin geleceği, insanlarımızın mutluluğu için elbirliğiyle bu helvayı yapmak gerekiyor. Sosyal demokrasiye uygun koşulların gelişmesini beklemek yerine, ülkede değişimi hızlandıracak çabalara destek olmak her sosyal demokrat için öncelikle bir yurttaşlık görevidir.
[1] Bu konuda ayrıntılı bilgi için, İsmail Cem’in Sosyal Demokrasi Nedir , Ne Değildir ? başlıklı çalışmasına ve değerli siyasetçi Turan Güneş ve eşi Nermin Güneş’in birlikte Türkçe’ye kazandırdıkları Francois Festo’nun Herşeye Rağmen Sosyal Demokrasi adlı kitabına bakabilirsiniz
[2] Türkiye’de siyasal partiler konusunda temel başvuru kaynağı olan Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya’nın yapıtına göre, tarihimizde en fazla siyasal parti bu dönemde kurulmuştur. Ayrıntılı bilgi için Tunaya’nın Türkiye’de Siyasal Partiler 1859-1952 kitabına bakabilirsiniz.
[3] Osmanlı Sosyalist Fırkası’na,Türkiye’de kurulduğu bilinen ilk sosyalist parti olması nedeniyle yer verilmiştir.
[4] İttihat ve Terakki hakkında ayrıntılı bilgi için Sina Akşin ve Feroz Ahmet’in kitaplarına bakabilirsiniz.
[5] 1920 sonlarında resmen kurulmuş iki de parti vardır: Türkiye Komünist Fırkası ve Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası. Ayrıntılı bilgi için Mete Tuncay’ın Türkiye’de Sol Akımlar kitabına bakınız.
[6] Bu konuşma, daha sonraki bir çok gelişmeye ışık tutar bir niteliktedir. Bakınız: Şerafettin Turan, Cumhuriyet Halk Partisi, TÜSES yayınları S. 19-20.
[7] Bakınız. Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam, S. 392 –393.
[8] Demokrat Parti’nin kuruluşu ve sonraki gelişmeler hakkında ayrıntılı bilgi için; Karpat’ın Türk Demokrasi Tarihi ve Cem Eroğlu’nun Demokrat Parti adlı kitaplarına bakınız.
[9] 1950 seçimlerinde CHP’nin iktidarı DP’ye devri konusundaki tartışmalar için bakınız. Dr. Mehmet Kabasakal, Türkiye’de Siyasal Parti Örgütlenmesi, s.179.
[10] Bkz. Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam, 3.Cilt . s.85.
[11] “CHP ve İdeolojisi” konusunda ayrıntılı bilgi için bakınız: 1995-2002 Pera Palas toplantılarından seçmeleri içeren Çağdaş ve Demokratik Türkiye Arayışları başlıklı kitapta Av. Ali Turgan’ın “Cumhuriyet Devriminin Partisi”, s.59-79 ve Dr. Necat Erder’in “Türkiye’de Sosyal Demokrasinin İdeolojsi Sorunu”, s. 95-124. Büke Yayınları.
[12] Bakınız. Dr. Mehmet Kabasakal, Türkiye’de Siyasal Parti Örgütlenmesi, s. 183-184.
[13] Bu partiler hakkında özet bilgi ve küçük partilerin isimleri için Prof. Dr. Kemal Karpat’ın Türk Demokrasi Tarihi kitabına bakabilirsiniz. s. 362-369.
[14] TİP Tarihi konusunda ayrıntılı bilgi için Prof. Dr. Artun Ünsal’ın bakabilirsiniz.
[15] Bu mücadelenin ayrıntıları konusunda Prof. Dr. Suna KİLİ’nin ve Hikmet BİLA’nın CHP ile ilgili kitaplarına bakabilirsiniz.