SOSYAL DEVLET - REFAH TOPLUMU

 

Meryem Koray

 

 

 

Sosyal Refah Devleti: Kimi İçin “Umut”Kimi İçin Kaygı Kaynağı

        Batı’ da gelişmiş kapitalizmin ulaştığı aşamayı sosyal devlet ya da refah devleti denilen gelişmeyle nitelendirmek mümkündür. Gelişmiş kapitalizm “sosyalleşmiş” kapitalizmdir.

        Batı, endüstrileşme ve demokratikleşme sürecinde yaşadığı gelişmelerle, özellikle işçi sınıfının siyasal hareketlerine karşı, kapitalizmin meşrutiyetinin devletin niteliğinde yaptığı değişmelerle sağlamasını bilmiştir. Gerçekten kapitalist üretim ilişkileri içinde birçok toplumsal çalkantı yaşayan Batı, bu çalkantılara uygun yanıtlar üretmeyi, örneğin işçi sınıfının devrimci heyecanını reformcu bir çizgiye çekmeyi becerebilmiştir. Genel oy hakkının kazanan, sosyal güvenlik sistemlerinin devreye girdiğini gören işçi sınıfı, hem siyasal, hem ekonomik mücadelesini sürdürebileceği bir düzende, düzene karşı koymak yerine düzen- içi bir mücadeleyi seçmiştir. İşçi sınıfı ve ideolojisi, önemli ölçüde, devrimci çizgiden demokrat ve reformist bir çizgiye kayarken, kapitalizmi demokrasi içinde dönüştürmeyi, bunun için de devletin etkin bir müdahale aracı olarak kullanılmasını seçmiştir. Ya da işçi sınıfı kapitalizmle uzlaşırken, bunun mimarı refah devleti niteliği kazanan devlet olmuştur. Gerçekten kapitalizmin işçi sınıfı ve demokrasi ile uzlaşma için “refah devleti” gibi üçüncü bir dayanak gerekmiş ve  Batı toplumları, kapitalizm, demokrasi ve refah devletinden oluşan üç sacayağına dayalı toplum olmuşlardır. (FLORA, 1985),

        Kuşkusuz, bu gelişmelerde uygun dünya konjonktürünün etkilerini de ihmal etmemek gerek. Batı, toplumsal çatışmalarının uzlaşmaya döndürme çabalarını gösterdiği bu dönemlerde, dünyanın öteki bölgelerine göre sahip olduğu ekonomik üstünlüğü iyi kullanmış ve sürekli bir büyüme sağlayarak bu uzlaşmanın maddi kaynaklarını da yaratabilmiştir. Kısaca, refah devleti, büyük ölçüde, Batı’nın dış dünyadan  aktarabildiği “refah” temeline oturmuştur.

Sağlanan toplumsal uzlaşma ile, işçi sınıfı devrimci amaçlarını ve üretim araçlarının mülkiyeti konusundaki tartışmaları bir yana bırakmakta, fakat emek sahibi olarak üretimle ilgili karalarda söz sahibi değilken, “Vatandaş” olarak üretim, özellikle de bölüşüm üzerinde müdahalelerde bulunabileceği bir konuma gelmektedir (PRZEWORKSI, 1991, 26). Sermaye de, üretim araçları ile ilgili tartışmalar biterken, devletin müdahalesinin ve denetimini kabul etmektedir. Mülkiyet hakkı ve temel hak ve özgürlüklerin yanısıra sosyal ve ekonomik hakların devreye girdiği, özgürlük kadar sosyal eşitlik ve sosyal adaletin önem kazandığı bir toplum anlayışı ve buna uygun bir “toplumsal yönetim” uygulaması söz konusudur. Özgürlüğün yanısıra, artık “eşitlik” ve “dayanışma” kavramları da önem taşımakta ve vurgulanmaktadır. Bu kavramları benimseyen refah devleti, uzlaşma ve dayanışmayı, toplumda “bütünleştirici-uzlaştırıcı bir ahlak” ı ön plana çıkaran bir yönetim anlayışını temsil etmektedir.(HEWITT, 1992, 10-18

        Yukarıda belirtildiği gibi, sermayenin güçlenmesi ve bağımsızlaşmasına yol açan koşullar karşısında gelişmiş kapitalizmi yeniden liberalizmi yüceltmeye yönelmiştir. Gelişmiş kapitalizm dış dünyada ticaret serbestisi ve küreselleşme boyutuna yüklenirken. Toplumsal düzeyde de “sosyal devlet” in tıkanıklığı üzerinde durmaktadır. Kuşkusuz bu ülkelerde gelişen başka toplumsal güçler olduğu ve kazanılmış haklardan geri adım atılması o kadar kolay olmadığı için refah devletinden büyük boyutta bir gerileme şimdilik beklenmemektedir. Ancak konu sürekli olarak tartışma gündemindedir ve sosyal devletten küçük de olsa bazı parçalar koparılmaya çalışılmaktadır.

        Örneğin yeni liberalizm, birey-toplum, birey-devlet ikileminde bireyden yana tavır almakta. Toplumda, dayanışmadan yana değerleri “modası geçmiş” ve “işe yaramaz” değerler olarak ilan etmektedir. Artık toplum, işsiz, sağlıksız, eğitimsiz olanlar adına sağlıklı kesimlerin fedakarlıklarda bulunduğu bir toplum olmalıdır. Bugüne dek sürdürülen refah devleti anlayışı sonunda, yapılan bunca fedakarlığa karşın., hem refah devleti amaçlarına ulaşılamadı, hem de topluma yük olan, devlete bağımlı duruma gelen önemli bir toplum kesimi yaratıldı denmektedir. Toplumun sağlıklı, başarılı kesimlerinin böylece bu işsiz, sağlıksız kesimlerini finanse etmesinin pek bir işe yaramadığı gibi, bu kesimleri tembelliğe alıştırdığı ve bazı toplumsal sorunların ağırlaşmasına yol açtığı söylenmektedir. Örneğin boşanmaların bunca artması ve tek ebeveynli ailelerin artmasının önemli bir nedeni, sosyal yardımlar olmaktadır. İşte, Batı’da gelişmiş kapitalizmin 80’li yıllarda sıkça gündeme getirdiği itiraz ve kaygılardan birkaçı... işsizlik, yaşlı nüfus gibi artan sosyal sorunlarla büyüyen refah harcamaları, güçlenen ve bürokratikleşen devletle birlikte, değişen dünya ekonomisi ve sermaye birikiminin önündeki engellerle de gelişmiş, ya da sosyalleşmiş kapitalizm verdiği bazı ödünlerden geri adım atma araşışı içine girmektedir. Sosyal devlet tartışmalarıyla birlikte bunun meşruiyet zeminini yoklanmaktadır. Bu nedenle de sosyal refah devletinin tartışmak gerekli ve kaçınılmaz görünmektedir.


1. Refah Devletin Ortaya Çıkışı ve Gelişimi

        20. yüzyılın ikinci yarısına özgü modern anlamda refah devletinin ortaya çıkışında endüstrileşme, kapitalist üretim biçimi gibi ekonomik, kentleşme, ücretli çalışmanın yoğunlaşması gibi sosyal, işçi sınıfının siyasal bilinç ve hareketlilik kazanması gibi ideolojik., mutlakiyetçi yönetimlerden parlamenter demokrasilere geçiş gibi siyasal nitelikte bir çok gelişme  gerekmiştir. Modernleşme işte hem bu çok boyutlu gelişmelerin bir sonucu, hem de bir ifade biçimi olmaktadır. Örneğin, yalnızca endüstrileşme bile yarattığı çalışma biçimi, çalışma koşulları ve kentleşme sorunları ile o güne dek belirli bir işlevi olan ailenin, hayır kurumlarının, lonca ve yardım sandıklarının yetersiz ve işlevsiz kalmasına yol açmıştır. Ne yığın halinde çalışan işçilerin, ne artan iş kazaları ve hastalıkların, ne giderek sağlıksız koşullar sunan kentlerin sorunlarına bu geleneksel kurumlarla yanıt vermek mümkündür. Öte yandan artan sorunlar ve işlevsiz kalan kurumlara karşın işçi sınıfının fabrikalardan .kentlerde yoğunlaş-ması toplumsal bir hareketliliğin doğması için uygun koşullar sunmaktadır. Gerçekten yerleşme ve çalışma ortamı, işçi sınıfında sömürü koşullarına karşı sınıf bilincinin gelişmesi siyasal hareketliliğin yaratılmasında olumlu bir rol oynamıştır. Bu hareketliliğin Batıda toplumsal dönüşümlere yol açtığını da biliyoruz.

Genel olarak her toplumda çeşitli nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan tepkilerin ve yaratılan toplumsal hareketliliğin karşısında devlet için iki seçenekten söz edilebilir. “bastırma” veya “çözme” yönünde müdahale... işte modern devletin doğuşu belki ikinci yönde bir müdahalenin seçimi ile başlamıştır. Kuşkusuz bu seçimin hemen ve kolay olmağını, her alanda ileri ve geri gidişler yaşandığını biliyoruz. Ancak endüstrileşen Batı toplumlarının seçimi, toplumsal sorunların çözümü için devletin müdahalesi yönünde olmuş ve bu müdahaleler zaman içinde Batı toplumunun önemli karakteristiğini oluşturmuştur.

        Endüstrileşmenin başlangıcında, yani 17, ve 18, yüzyıllarda az çok ulusal devletler ve sınırlı bir demokrasi ortaya çıkmıştır; ancak kendisini sınırlayıcı hiçbir müdahaleye yanaşmayan kapitalist üretim sermaye birimini bütün hızıyla sürdürmek istemektedir. Burjuvazi, daha önce aristokrasiye karşı gerçekleştirdiği savaşım ile elde ettiği eşitlik, özgürlük ve vatandaşlık haklarını ‘civic rights) yalnız kendisi için istemekte, genel oy hakkını tanımadığı gibi devlete de “bekçi devlet” rolünden başka bir rol vermemektedir. Bu koşullar altında, kapitalist üretim biçimi ve devletin seyirci kalmasının yarattığı tepkiler, kolay iletişimin getirdiği birliktelikler, bunları besleyen ideolojiler ile Batı toplumlarında ciddi bir çatışmalı dönemin yaşanması kaçınılmaz olmuştur. Sermaye ve işçi sınıfının karşı karşıya geldiği bu çatışmada başlangıçta bir yanda devletin baskıcı ve yasaklaşıcı rol oynadığı, öte yandan işçi sınıfının da devrimci ve radikal istemlerden yana olduğu görünmektedir. Bilimsel sosyalizmin işçi sınıfına uygun gördüğü tarihi görev oynanacak gibi görünmektedir. Ancak bu dönemde başka bir gelişme tarihsel sürecin değişmesinde önemli bir rol oynamıştır. İşçi sınıfının genel oy hakkı için verdiği mücadele başarıyla sonuçlanmış ve işçi sınıfı için Batı demokrasilerinde siyasal mücadele yolu açılmıştır. Demokrasi içinde mücadele olanağı, sosyalist düşüncede ve bu düşünceyi benimseyenlerde bölünmeyi de beraberinde getirmiştir. Bir yerde devrimden yana olanlar, öte yandan parlamenter düzen içinde demokratik yoldan ve reformlarla toplumu dönüştürmeyi amaçlayanlar (o gün için revizyonist olarak adlandırılanlar) olmak üzere iki grup, iki ayrı yol...

        Başlangıçta devrimci amaçları benimseyen Batı’daki işçi hareketi ve onun siyasal, sendikal örgütlenmesi 20, yüzyılın başlarında seçimini çoğunlukla reformcu yaklaşımlardan yana yapmış ve Batı toplumu “gelişmiş kapitalist toplum” a dönüşme yönünde bir çizgi izlemiştir. Bu gelişmelerin de etkisiyle Batı’daki devlet anlayışının gelişme sürecinin, Stein Rokka’nın kuramını izleyerek, dört aşamada toplayabiliriz ( FLORA, 1985, 45): İlk aşamada ulusal birliğin oluşması (parasal ve askeri gücün merkezde toplanması) gerçekleşmektedir. İkinci aşamada ulus bilincinin inşası ( devleti kuran seçkinler ile geniş halk yığınları arasında doğrudan ilişkiler kurulması) yer almaktadır. Üçüncü aşamada siyasal hakların verilmesiyle siyasal demokrasiye geçilmekte ve siyasal katılım yaygınlaştırılmaktadır. Dördüncü aşamada ise devletin gelirin yeniden dağılımında rol alması, yani refah devletinin doğuşu gerçekleşmektedir. Bu aşamaların gerçekleşmesinde farklı toplumsal gelişmeler ve sınıflar rol oynamıştır. Örneğin ulusal birliğin sağlanması ve vatandaşlık haklarının gelişmesinde belirleyici sınıf burjuva sınıfı olurken, siyasal hakların gelişmesi ve devletin sosyal nitelik kazanmasında ağırlıklı rol işçi sınıfındadır.

        Batı’da, Marshall’ın deyişi ile, önce mülkiyet, ticaret hakkı gibi hakları içeren sivil haklar gerçekleşmiş ve bu hakların öncüsü ticaret aracılığıyla ekonomik olarak güçlenen burjuva sınıfı olmuştur. Sonra genel oy hakkının kazanılması ile siyasal haklar gerçekleşmiş ve bu haklar işçi sınıfının güçlendirerek sosyal hakların gündeme gelmesine yol açmıştır. Siyasal ve sosyal hakların gerçekleşmesiyle işçiler, kapitalist düzeni değiştiremeseler de vatandaş olarak ve siyasal sistem aracılığı ile bazı iddialarda bulunma hakkına sahip olmakta ve taraflar arasında uzlaşmanın temeli atılmaktadır. Gerçekten bu hakların kullanılması, sermaye, emek ve devlet olmak üzere her üç tarafta da ideolojik ve yapısal değişikliklere yol açtığı gibi Batı’nın bilinen toplumsal uzlaşma ve bütünleşmesinin de temel harcı olmuştur.

        Öte yandan bu dört aşamalı süreci, Batı toplumlarına özgü iç ve dış koşulların gerektirdiği bir süreç olarak değerlendirmek gerekir. Batı, modern bir toplum olma yolunda orta çağdan bu yana bilimsel, siyasal,kültürel ve endüstriyel olmak üzere başlıca dört alanda devrim yaşamış ve bunları zaman içinde içselleştirmiştir. (IEANNIERE, 1993,18-21). Kendi içinde gerçekleştirdiği bu dönüşümleri dış dünyanın koşullarıyla bütünleştirmeyi de büyük ölçüde başardığından yeryüzünün öteki bölgelerine göre çok önceden ekonomik ve sosyal gelişmeleri yakalama fırsatına sahip olmuştur. Bu gelişmelerde sermaye birikimi gibi ekonomik bir faktör kadar, toplumsal çatışmaları uzlaşmaya dönüştürme becerisini göstermesinin sağlayan demokrasi birikimi de önemli rol oynamıştır diyebiliriz; ancak dış koşulların öneminin de gözardı etmemek gerek. Örneğin Batı’da refah devletinin gelişiminde savaş sonrası yaşanan ekonomik büyüme gerçeğinin ne kadar önemli bir rol oynadığı iyi bilindiği gibi, emperyalizm ve Rusya’daki devrimin getirdiği deneyimlerin de refah devletinin gerisindeki reformist politikalara canlılık ve etkenlik sağladığı kabul edilmektedir (LEE, 1988, 56). Hatta Batı’daki refah toplumunu soğuk savaşın bir ürünü, Batı’nın komünizme karşı alternatif olarak uyguladığı bir toplumsal düzen olarak değerlendiren yazarlar vardır. ( MISHRA, 1992, 35)

        Başlangıçta sınırlı amaçları olan, sınırlı bir kesimi hedefleyen ve sosyal sigorta anlamını taşıyan uygulamaların refah devleti anlamına ulaşması için yaklaşık 50-60 yıllık bir zaman dilimi gerekmiştir. İş kazaları ile başlayan ve hastalık, yaşlılık, işsizlik gibi, dört ana sigorta dalında gerçekleşen sosyal sigorta uygulamaları, bu zaman diliminde dört aşamadan geçerek gelişmiştir. ( FLORA, 54). Başlangıç aşaması Almanya’daki ilk yasal düzenlemelerle başlıyor ve 1914’e dek uzanıyor. Bu dönemde 12 Avrupa ülkesinin tümünde iş kazası sigortası, 10’unda zorunlu veya gönüllü hastalık sigortası, sekizinde yaşlılık sigortası varken, yalnızca beşinde bir tür işsizlik sigortası var.

        İkinci aşama iki dünya savaşı arasındaki dönemi kapsıyor ve uygulamaların yayılma dönemini oluşturuyor. Bu dönemde sigorta programları hem yeni riskleri, hem aile üyeleri gibi yeni grupları kapsayarak genişletiliyor. İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında artık 12 ülkenin çoğunda kaza ve yaşlılık sigortası zorunlu olmuştur ve tüm ülkelerde bir tür işsizlik sigortası söz konusudur.

Üçüncü aşama İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasında başlıyor ve tamamlanma dönemi oluyor. Bu aşamada 1950’ye dek tüm ülkeler kaza, yaşlılık, hastalık ve işsizlik sigortası alanlarında kapsamlı uygulamalara geçmiş bulunmaktadır. Tümünde yaşlılık sigortası, on birinde kaza, dokuzunda hastalık, yedisinde işsizlik sigortası zorunlu duruma gelmiştir.

        1950 sonrasında başlayan aşama, birleşme ve yeniden yapılanma dönemi oluyor. Bu aşamada iki genel gelişme söz konusu. Birincisi bu aşamada tüm sigorta kolları birleştirilip genel bir sigorta sistemi kuruluyor, ikincisi bu sigorta genele bir sosyal güvenlik kavramı altında toplanıyor.

        Görülüyor ki, birinci aşama ile dördüncü aşama arasında hem tek tek sigorta kolları olarak varolan sistem genel ve kapsamlı bir sosyal güvenlik sistemine dönüşüyor ve ona göre yasal ve kurumsal düzenlemelere konu oluyor, hem devletin bu sigorta sisteminin ardındaki anlayış ve ideolojisi başlangıçtan çok ötelere uzanıyor. Modern anlamda refah devleti ve anlaşışının kendini kabul ettirdiği bu süreç içinde, yalnız sigorta sisteminin sosyal güvenlik sistemine dönüşmesi değil, refah devletinin yeni ve daha ileri amaçla anlamına gelmesi gibi bir değişimde yaşanıyor. Örneğin bu dönemde devletin refah harcamaları için ulusal gelirden ayırdığı payın üçe katlandığı görülmektedir ( FLORA, 1985, 50). 20. Yüzyılın başından 1960’a kadar olan dönemde kamu bütçesi içinde sosyal harcamalar içinde en büyük payı sosyal sigorta yardımları almaktadır.

        Yine 20. Yüzyılın ilk yarısında hemen her ülkede tamamlanan ve zorunlu duruma getirilen sosyal sigortalar, bu yıllarda hastalık sigortasında aile üyelerine, iş kazası sigortasında işçiler dışındaki ücretli gruplarına ve meslek hastalıklarına doğru genişlemiş, emeklilik aylığı açısından ise ölenin ailesinin de kapsama almaya başlamıştır ( FLORA, 1985, 53). Böylece başlangıçta yalnızca endüstri işçilerine yönelik sigorta sistemi, toplumun öteki kesimlerine yayılarak artık sosyal güvenlik anlamı ve anlayışını taşımaktadır. Ancak yine de bu toplumların refah devleti niteliğine ulaşmaları için 20. Yüzyılın ikinci yarısını beklemek gerekmektedir.

        Refah devleti, çok genel anlamda, endüstrileşme ve kentleşmenin getirdiği bazı riskleri ve toplumsal sorunları gidermek, bazı ihtiyaçları karşılamak üzere devletin üstlendiği sorumluluğun ve müdahaleci yaklaşımların bir ifadesi olmaktadır. Kavramın devlete ait bir niteliği ifade ettiği açıktır. Gerçekten Batı demokrasiler için refah devleti, modern devlette sosyal refahı sağlama yönünde yapılan müdahalelere yasallık kazandıran siyasal bir nitelik olmaktadır (KAUFMANN, 1985, 46). Bu açıdan refah devleti’ni analiz etmek için sosyal güvenlik veya sosyal hizmetler gibi olguları değil, devletin rolü, devletin siyasal ve sosyal müdahalelerini analiz etmek gerekmektedir.
 

2 Refah Devleti ve Arkasındaki İdeoloji

        Batı da gelişen refah devletinin gerisinde bir yanda endüstrileşme, kapitalist üretim biçimi ve yol açtığı sorunlar ile öte yanda demokratik gelişmeler ve bu sorunlara sunduğu çözüm olanaklarını anlamak ve aralarındaki ilişkiyi görmek pek fazla bir çaba istemektedir. Ancak, sosyal sigortalardan yola çıkıp sosyal refah anlayışına, liberal özgürlüklerden toplumcu idealleri benimseyen refah devletine gelmek için, ilk  sigorta uygulamalarının arkasındaki gibi kapitalizmin ve siyasal otoritenin kendini koruma arayışının ötesinde bazı arayışların. Başka bir ideolojinin devreye girmesi gerekmiştir. Bu ideolojinin tek kaygısı kapitalist üretim biçimini sürdürmek değil, bu üretimin yol açtığı bazı sorunlara çözüm üretirken sosyal eşitlik, sosyal adalet gibi kavramları hayata geçirmektir. Bu ideoloji. Adını koymak gerekirse, kapitalizmin yarattığı sorunlar konusunda bilimsel sosyalizmle birleşen. Fakat çözümünde ondan ayrılan, başlangıçta revizyonist olarak adlandırılan demokratik sol veya sosyal demokrat ideolojidir. Bu ideoloji ve benimsediği “sosyal yönetim-social administration” anlayışını, modern anlamda refah devletine dönüşümünün arkasındaki idealleri, değerleri, söylemi ve pratiği yaratan temel itici güç olmuştur diyebiliriz.

        Benimsediği amaçlar ve yöntemler açısından hem Marksist, hem de sağ ideolojilerden ayrılan demokratik sol ya da sosyal demokrasi yine bu nedenlerle hem geniş çaplı eleştirilere konu olmakta. Hem zaman zaman ciddi ideolojik ve pratik tıkanıklıklarla karşılaşmaktadır. Bugün de refah devletiyle ilgili tıkanıklık ve tartışmaların, sosyal demokrat ideolojiyle ilgili tartışmalarla hem yakın ilgisi, hem benzerliği bulunmaktadır. Gerçekten bugün Batı’da refah devletinin karşılaştığı sorunların yalnızca pratikten kaynaklanmadığı, gerisinde ciddi bir ideolojik tıkanma veya zayıflığın yer aldığı görüşü birçok yazar tarafından paylaşılmaktadır. Kapitalizm ile demokrasinin uzlaşması biçiminde de tanımlanan demokratik sol ve benimsediği refah devleti anlayışı konusunda, bu uzlaşmanın sınırlarına varılmıştır diyenler olduğu gibi, refah devletinin kapitalist ekonominin  yaşaması ve kendini sürdürmesine yarayan bir araç olarak değerlendirenler de bulunmaktadır.

        Sosyal demokrasi, en başta devlet anlayışı açısından hem sağdan. Hem Marksizm den ayrılmaktadır. Marksizm için devlet “egemen sınıfların bir aracı”, sağ için ise en başta piyasaya müdahalesi istenmeyin bir “bekçi”dir. Ne marksizmde devletten sosyal dönüşümleri gerçekleştirecek bir ajan rolü oynaması beklenir, ne liberal sağda devlete böyle bir dol verilir. Liberal sağın başlangıçta sosyal sigorta alanındaki düzenlemeleri, hareketlenen işçi sınıfının denetlemek amacının taşımaktadır ve zorunluklardan doğmuştur. Oysa toplumun sosyal eşitlik ve sosyal adalet doğrultusunda yönlendirilmesi gibi toplumcu amaçlar benimseyen sosyal demokrasi için devlet önemli bir araçtır. Sosyal demokrasi, göreceli de olsa, devleti tarafsız bir kurum olarak kabul eder ve ideolojisinin gerçekleştirme açısından devlete önemli bir dol verir. Sosyal demokrat ideoloji, endüstrileşme ve kapitalist üretim biçiminin toplumda yol açtığı güvensizlik, eşitsizlik ve uyumsuzlukları giderme amacını taşır; bunu parlamenter demokrasi içinde siyasal gücü kullanarak ve reformlar yoluyla gerçekleştireceğine inanır, bu yolda işçi sınıfının orta sınıfla ittifakına dayanır; reformlarla toplumun her kesimi için eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi konularda en azından, asgari bir düzeyin zağlanması gerektiğini kabul eder. Sosyal demokrasi (ya da başlangıçta kullanılan biçimiyle revizyonist- reformcu sol) ideolojinin bilimsel sosyalizme alternatif olarak gelişen bir ideoloji olduğu açıktır. İkisi arasında hem benzerlikler, hem farklılıklar bulmak mümkündür.

        Marksist görüşlerle demokratik sol görüşler arasındaki görüş ayrılığının ortaya çıkışının belirleyin bir anlamda, işçi hareketinin mücadelesi sonucu kazanılan genel oy hakkı olmuştur. Genel oy hakkının kazanılması hem emekten yana siyasal partilerin kurulması ve işçi sınıfı için de siyasal  iktidar yolunun açılması anlamına gelmekte, hem de devletin (siyasal iktidarın) işçi sınıfının sorunları ve hareketliliği karşısında artık sessiz kalmasına imkân bırakmamaktadır. Böylece işçi sınıfı için, demokratik sistem içinde kalarak reform yoluyla çalışanların maddi refahını geliştirme olanağı doğmaktadır. Bu olanağın en azından gelişmiş ülkeler açı-sondan, önemli ölçüde kullanıldığını da söylemek mümkündür. Bu nedenle 19, yüzyılda yaşananlar, devletin egemen sınıfın hizmetinde olduğunun  ileri süren Marksist görüşü hak verdirtirken, 20. Yüzyılın işçi sınıfına getirdikleri ile aynı analizleri yapmak, aynı sonuçlara varmak artık pek kolay görünmemektedir ( RABAN, 1988, 3), Bir anlamda tarih hükmünü göstermiş demek de olasıdır.

        İşte işçi sınıfı için değişimin ve bir anlamda kapitalizmle uzlaşmasının başlangıcı siyasal demokrasinin yaşama geçirilmesi iken, uzlaşmanın temel mimarı refah devletinin kurumsallaşmasıdır. Refah devleti işçi sınıfı ve sol ideoloji için kapitalizmin yasallık (meşruiyet) kazanmasının sağlayan bir gelişme olmuştur. Gerçekten Batı toplumu kendi iç dinamikleri sonucu ve kendine özgü bir gelişme modeli izlerken, bu modelin üç sacayağı dikkat çekmektedir: kapitalist ekonomi, siyasal demokrasi ve refah devleti,

        Sosyal demokrat ideolojinin devrim yerine reformist bir yaklaşımı benimsediğini, kapitalizmi demokrasi içinde dönüştürmeyi bunun için de devletin etkin bir müdahale aracı olarak kullanılması yolunun seçtiğini biliyoruz. Ona göre yoksulluğun ortadan kaldırılması, emeğin çalışma ve yaşama koşullarının iyileştirilmesi, piyasa ekonomisine dayalı bir sistim içinde de gerçekleşebilirde. Bunun için piyasayı ortadan kaldırmadan , ancak onun daha etkin işlemesini sağlamak ve daha hakça bir bölüşümün gerçekleşmesi için bazı müdahalelerde bulunmak gerekiyordu. Bu müdahalelerle piyasa ile kamu hizmetlerinin., bireysel özgürlüklerle gelir dağılımı iyileştirilecek, emek için ekonomik güvence, gelecek güvencesi sağlanacaktı. Yine bu  müdahalelerle toplumsal uzlaşma ve dayanışma gerçekleşebilecekti. İşte bu nedenle devletin özgürlükler kadar, sosyal eşitlik ve sosyal adaleti dikkate alan bir refah devleti niteliğine ulaşması önem taşıyordu.

        Bu yaklaşımın temel öğelerinden biri, sınıf ayırımlarının vurgulanması değil, vatandaşlık retoriği için de bu farklılıkları bütünleştirici bir söylem kullanılmasıdır. Bu söylem bir yandan siyasal ve sosyal hedefler doğrultusunda daha geniş bir taban sağlamakta, öte yandan demokratik ideallerle birleşmektedir. Bunun için de siyasal parti kimliği de bir sınıf partisi olmaktan çok kitle partisi niteliğini taşımaktadır. Sosyal demokrat ideoloji işçi sınıfına da, emek olarak değil, daha çok vatandaş olarak kapitalist ekonomiyi denetleme olanağı sunmaktadır. Gerçekten emeğin kapitalist ekonomide üretim üzerinde bir karar ve denetim gücü bulunmazken, vatandaş olarak ve siyasal sistem aracılığıyla bu tür iddialarda bulunması mümkün olabilmektedir (PRZEWORSKI, 1991, 11). Kısaca üretimdeki rolüyle değil, fakat vatandaşlık rolüyle emek üretimin ve dağıtımın örgütlenmesine müdahalede bulunabilmekte ve bu müdahaleyi kendinden yana dönüşümler için kullanabilmektedir.

        Görülüyor ki, sosyal demokrat ideolojinin söylemi, temelde sosyal dayanışma ve bütünleşmenin önemi ve vatandaşlık ideali üzerine kuruludur; politikası da öncelikle ulusal düzeyde asgari bir refahın sağlanması yönündedir. Refah devleti sosyal adalet ve piyasa mekanizmasını birleştiren, ya da piyasa ekonomisinin sonuçlarını yumuşatan, dengeleyen bir işlev görmektedir. Bu işlev sosyal dayanışma e uzlaşma için gereklidir. Refah devleti piyasa ekonomisinin kabul etmekle birlikte devlete piyasadan ayrı olarak ihtiyaçlar ilkesine dayalı hizmetler sunma görevi verir. Bu hizmetlerin iki işlevi vardır: hem bireylerin maddesel koşullarını iyileştireceklerdir, hem de insanın değeri ve saygınlığını artıracaklardır (HEWIT, 1992, 22). Yani bu hizmetler maddesel gerçekleri ve idealist değerleri biraraya getirme arayışındadırlar; bu nedenle ikili amaçları vardır diyebiliriz.

        Gerçekten sosyal yönetim anlayışının yönlendirdiği refah devletinin amacı yalnızca maddi refahın sağlanması değildir. Örneğin Marshall’ın deyişi ile, refah devletinin amacı yalnızca gelir dağılımı , sağlık sorunları gibi sosyal sorunları çözmek değildir, bundan daha ileri bir ideali vardır. Kısaca sivil yaşamın zenginleşmesi önemlidir (HEWITT, 1922, 22). “Maddesel koşulların iyileşmesi, uygarlığın daha geniş anlamda güçlenmesi için atılmış bir adımdan başka bir şey değildir” (HEWITT, 1922, 22).

        Sosyal demokrat ideolojinin sosyal politikası da dayanışmacı ve bütünleştirici bir ahlâka dayalıdır; toplumcu idealler taşır ve toplumu bu idealler doğrultusunda dönüştürmeyi amaçlar. “Sosyal yönetim” anlayışının temelinde öncelikle “herkes için asgari bir düzeyin (national minumum)” sağlanması yatmaktadır. Kamu hizmetlerinin, refah politikalarının, gelir aktarımlarının temel hedefi budur. Asgari bir refahın güvence altına alınmasıyla herkes için en alt düzeyde de olsa bir standart yakalanırken, daha ileri standartlara ulaşmasını da başlangıç noktası yaratılmış olacaktır.

        Sosyal yönetim anlayışı, bir yandan toplumcu ve bireyci ilkeleri, öte yandan maddi koşullarda iyileşmelerle idealist amaçları biraraya getirerek ikili bir yapı ortaya koymaktadır. Bu nedenle de sosyal demokrat ideolojinin, demokrasiyi ve işçi sınıfının kapitalizmle uzlaştırmasının bir sonucu olarak zaman zaman karşılaştığı çelişkiler gibi, refah devleti de ikili yapısı nedeniyle, amprik yanı ve kurasal amacı açısından zaman zaman ayırımlar ve çelişkiler yaşamaktadır. Bir yandan amprik bir mesele olarak maddesel koşullar iyileşecek, eşit bir bölüşüm gerçekleşecek, öte yandan insanın değeri ve saygınlığı, gelişimim üzerine kurulu bir toplum yaratılacaktır. (HEWITT, 1992, 23)... Öyle bir toplum ki, idealist ilkeler ve maddesel güvenceler bir arada gerçekleşecek ve tüm bu gelişmeler sivil bir toplumun güçlenmesine yarayacak. Bu toplum idealinin neden sosyal yönetim anlayışına idealist ve ütopik bir nitelik kazandırdığı da açıktır.
 

3 Refah Devletinin Gerçekleşme Boyutları

        Devletin, refah devleti niteliğinin kazanmaya başladığı bu yıllarda neler amaçlanmıştır, neler istenmiştir ? Daha önceki bölümde bunlara değindik. Maddesel ve kuralsal (idealist) amaçların bir arada bulunduğu, başlangıç noktasının herkes için asgari bir güvence olarak düşünüldüğü, dayanışması ve bütünleştirici bir ahlâk anlayışına dayalı bir devlet anlayışından söz ettiğimizi biliyoruz. Bu devlet anlaşışının, öncelikle hedeflediği toplumsal hedefleri de şöyle özetleyebiliriz:

-          Belirli bir sosyal güvenlik düzeyi

-          Sağlık ve refah hizmetlerinden serbestçe yararlanma,

-          Belirli bir yaşa kadar eğitim olanağı,

-          Asgari bir gelir düzeyi,

-          Konut yardımları.

 

        1960 sonrası sosyal harcamaların tüm Avrupa ülkelerinde en azından ikiye katlandığı görülmektedir. 1981 yılında Batı Almanya’da gayri safi milli hasıla içinde kamu harcamalarının payı yüzde 49 iken sosyal harcamaları payı yüzde 31, İsveç’te kamu harcamalarının payı yüzde 67 iken sosyal harcamaların payı yüzde 33 olmaktadır. Bu durumda toplam kamu harcamalarının en az yarısından fazlasının sosyal harcamalara ayrıldığı anlaşılmaktadır. (THERBORN, vd. 1986, 66).

Refah devletinin, öncelikle sosyal güvenlik sistemi açısından geliştiği. Örneğin yaşlılık sigortasının işgücünün yüzde 90’ından fazlasını kapsar duruma geldiği bir gerçektir. En geride kalan işsizlik sigortası bile, 1970 sonrası işgücünün üçte ikisinin kapsamaktadır.

        Örneğin bu dönemde tüm Batı Avrupa ülkelerinde tem istihdam amacı ciddiye alınmış, aktif istihdam politikaları (işgücünün eğitim, istihdam yaratma ve istihdam koruma politikaları), pasif istihdam politikaları önemli bir işsizlik sorunuyla da karşılaşılmamış ve tüm ülkelerde yüksek bir istihdam düzeyi sağlanmıştır. Bu dönem Batı Avrupa’nın yabancı işgücü istediği bir dönem olmuştur.

        Yine bu dönemde ve 1960 sonrasında işsizlik sigortası Batı Avrupa’daki her ülkede zorunlu sigorta durumuna gelmiş ve üç önemli gelişme sağlanmıştır: a) Sigorta kapsamı, tarımda çalışanlar dahil olmak üzere tüm ücretlileri kapsayacak biçimde genişlemiş, b) sigorta geliri, aile reisleri için yeterli olacak bir ödeme düzeyine yükseltilmiş, c) sigorta süresi, uzun süreli işsizliği kapsayacak biçimde genişlemiştir ( ALBIR, 155). Örneğin 1975 yılında işsizlik sigortası genel olarak Batı Avrupa’da önceki gelirin yüzde 46’sını karşılayacak ve 46 haftaya uzayacak bir düzeye ulaşmıştır (ALBER, 1990, 167). Genel olarak tüm ülkelerde işsizlik sigortası herkes için asgari düzeyde bir gelir güvencesi sağlarken, bunun yanısıra önceki gelire oranla belirlenen bazı eklerden de oluşmaktadır.

        Sonuç olarak, 1960 ve 1970’li yıllarını refah devleti niteliğinin belirginleştiği yıllar olarak nitelendirmek ve oldukça başarılı sonuçlar alındığını söylemek mümkün. Ayrıca bu dönem refah devleti uygulamalarının genişleyip yaygınlaştığı bir dönem olurken, başlangıçtaki hedeflerin de anlam ve içerik açısından zenginleştiği bir dönem olmuştur. Örneğin toplum bireyleri için asgari bir gelir güvencesi istemi artık yoksulluğun ortadan kaldırılması anlamının taşımakta, eğitim ve istihdam politikaları gibi politikalarla toplumda bir fırsat eşitliği yaratılması amaçlan-makta, kadınların, gençlerin, özürlülerin önündeki engeller kaldırılarak topluma daha etkin katılımların sağlayacak bir toplum düzenine ulaşılmaya çalışılmaktadır. Bu nedenle bir yazar refah devletinin, zamanla başlangıcından çok ötede bazı amaçlara yöneldiğini, bir hedef zenginleşmesine ulaştığının ileri sürmektedir.

        Kuşkusuz refah devletinin yeni amaçlara yönelmesi, önceki amaçlar konusunda oldukça başarılı sonuçlar alınmasıyla çok yakından ilgilidir. Başarılar hem hedefleri ilerletmiş hem beklentileri yükseltmiştir. İşte bu başarılar sonucu başlangıçtaki amaçlara dört yeni amacın daha eklendiği söylenmektedir (BEN HUR, 75). Bunlar, yoksulluğun ortadan kaldırılması, eşitliğin temelden giderilmesi, sosyal bütünleşmenin sağlanması ve toplumsal katılımın yaygınlaştırılması olarak özetleyen bir çalışmada, bu amaçlar ulaşılamayacak amaçlar olarak nitelendirilmekte ve bu ulaşılamayacak nitelikteki amaçları nedeniyle özünde başarılı olan Refah Devleti’nin başarısız göründüğü iddiası ileri sürülmektedir (BEN HUR, 1985, 77).

        Yine de gayri safi milli hasılanın yarından fazlasının kapsayan kamu harcamalarına, üçte birine ulaşan sosyal harcamalara karşın Batı’nın gelişmiş kapitalist ekonomilerinde hala yoksulluktan söz edilebilmektedir. Bu konuda yapılan çalışmalar, ülkeden ülkeye değişse de kişi bayına milli gelirin 20 bin doların üzerine çıktığı bu ülkelerde, özellikle bazı gruplar için önemli bir yoksulluk oranının varlığını göstermektedir.

        Hane halkı olgusu göz önüne alınarak hanı halkına düşen ortalama harcamaların yarısının kullanabilenlerin yoksulluk sınırı altında kaldığı kabul edilmektedir. Buna göre, Avrupa ülkelerinin üç temel gruba ayrıldığının göstermektedir. Birinci grupta Almanya, Belçika, Hollanda gibi yoksulluk oranının nüfusun yüzde 10’u ve daha altında kaldığı ülkeler yer alırken, ikinci grup ülkelerde (Fransa, İngiltere, İspanya gibi) yoksulluk oranı yüzde 15’ler dolayında gezinmekte, üçüncü grup ülkeleri ise Akdeniz ülkeleri oluşturmakta ve oran yüzde 20’ler dolayına çıkmaktadır (RAMPREKOSH, 1994, 120). Bu sonuçların ülkelerin, en başta, ekonomik gelişmişlikleri ile ilgili olduğu da açıktır. Ancak refah uygulamalarının etkisini de azımsamamak gerek.

        Örneğin yoksulluk sınırının altında kalan ailelerin (ortalama gelirden yüzde 50 daha az geliri olanlar) üçte bir ve daha fazla olduğu Batı Avrupa ülkelerinin birçoğunda, sosyal transferler sonucu yoksul ailelerin yüzde onun altına düşürüldüğünün görülmektedir. Buna karşın Avrupa’ya göre yoksul ailelerin daha az olduğu ABD’de, sosyal transferler yetersiz olduğundan transfer sonucu bu ailelerin oranında daha küçük bir azalma olduğu da ortaya çıkmaktadır.

        Bu veriler ışığında gelişmiş ekonomilerde yoksulluğun tümüyle ortadan kaldırılamadığı bir gerçektir. Ancak aynı zamanda sosyal transferler olmasaydı yüzde 7-8 dolayında kalan yoksul ailelerin yüzde 30-35’lere çıkacağını da unutmamak gerek. Bu nedenle refah devleti uygulamalarının, en azından, yoksulluğu hafiflettiği söylenebilir. Ayrıca doğrudan gelir aktarımı dışında devletin üstlendiği eğitim, sağlık hizmetleri gibi hizmetler de dikkate alındığında yoksulluğun hafifletilmesi açısından refah devletinin önemli bir işlev gördüğü anlaşılmaktadır. Ancak bu işlevin yetersiz kaldığı alanlar bulunduğu gibi, değişen ekonomik koşullar karşısında bu yetersizliğin arttığı da açıktır.

        Sonuç olarak, refah devletinin gelişmiş amaçları açısından da belirli ve önemli başarılar elde ettiğini kabul etmek daha doğru görünmektedir. Bu amaçları ve başarılanları dört grupta şöyle toplayabiliriz. İlk olarak yoksulluğun tümüyle ortadan kaldırılmasa da azaltıldığı açıktır. Yukarıda verilen tablolar bunu doğrulamaktadır. Bu açıdan Orta ve Kuzey Avrupa ülkelerinin daha başarılı olduğu da görülmektedir. Eşitlik belki sonuçlarda eşitlik anlamında gerçekleşmiş değildir; ancak daha geniş bir sosyal eşitliğin gerçekleştiğini de kabul etmek gerekmektedir. Yalnız ücretliler, yalnız gelir ve güvence açısından değil, azınlıklar, kadınlar, özürlüler gibi çeşitli nedenlerle toplumsal ayırımcılıkla karşılan ve toplumdaki olanaklardan eşit bir biçimde yararlanamayan gruplar için getirilen önlemler ve eşitlik sağlayıcı politikalarla de refah devletinin önemli bir gelişme boyutu kazandığını görüyoruz. Yine bu politikaların refah devleti niteliğini ciddiye alan ülkelerde daha geniş bir uygulamaya dönüştüğü açıktır. Üçüncü olarak, refah devletinin insan kaynağına yaptığı yatırımlar açısından belirli bir başarı sağladığını söylemek gerek. Gerek zorunlu eğitim, meslek eğitim ve sonra da yeniden eğitim çabasıyla, gerek sağlık hizmetleriyle refah devleti hem toplum bireyleri için belirli bir fırsat eşitliği sağlamakta, hem insan kaynağının kalitesinin yükselterek işgününün verimliliğinin arttırmaktadır. Bunda da önemli bir başarı sağladığı yadsınamaz. Refah devletinin, dördüncü olarak da, toplum bireyleri için ekonomik belirsizliği azaltarak bir gelecek güvencesi yarattığı söylenebilir. En başta sosyal güvenlik sistemi olmak üzere, refah devleti asgari bir geçim standardını da güvence altına alarak daha güvenlikli bir toplum yaratmaktadır. Diyebiliriz. Tüm bunlar dikkate alındığında refah devletinin oldukça başarılı bulmak mümkündür.
 

4.      Refah Devletinin Tıkanıkları 

        Refah devletinde büyüme ve yayılma dönemini kendini giderek daha çok hissettiren

Bir bunalım veya tıkanma dönemi izlediğini gördük; bugün de tıkanıklıkların sürüp dittiği bilinmektedir. Bugün özellikle Batı Avrupa’da konu ile ilgili her çevrede. Refah devletinden vazgeçilme anlamına gelemese de, bir bunalımdan siz edilmektedir.

Refah devletiyle ilgili tıkanıklık iddiaları dört noktada toplanmaktadır.

        a) Refah Devletinin topluma maliyetinin artışı ve bunun yarattığı tıkanıklık. Geçmişte uygun ekonomik koşullar sürdüğü sürece refah devletini büyütmek, yaygınlaştırmak kolay olmuştu ve bu, toplum önemli bir bedel ödemeden gerçekleşmişti.

Oysa şimdi ekonomik koşullar değişmiştir ve refah devletini sürdürmek için toplumun epeyce yüklü bir bedel ödemesi gerektiği anlaşılmıştır. Bir yandan kamu harcamaları artmış, öte yenden ekonomik duraklama içine girilmiş, bir başka yan da işsizlik gibi toplumsal sorunlar büyümüştür. Bunları karşılamak üzere giderek artan vergi yükü artık topluma ağır gelmektedir. Özellikle orta sınıf, toplumun işsiz, yoksul, yabancı, çok çocuklu ya da sağlıksız kesimleri için daha fazla fedakârlığa katlanmaktan yana değildir ve bunu da siyasal eğilimleriyle ortaya koymaktadır. Batı’da yüksek vergilerin, toplumun Keynesyen politikalardan ve sosyal demokrat partilerden uzaklaşmasının temel nedeni olduğu söylenmektedir (WILLIAMS, 1985, 85).

        b) Refah devleti uygulamalarının etkisiz ve yetersiz kalması. Bunalımın bir nedeni de refah devletinin hem gösterdiği hedeflere ulaşmakta yetersiz kalması, hem de elindeki kaynakları etkin kullanamamasıyla ilgilidir. Her çevreden, refah devletinin sürekli büyüdüğü, ancak kullanılan bunca insen ve para kaynağına karşın çeşitli nedenleri bağlı olarak hala amaçlarını gerçekleştiremediği, fakat kadroların durmadan arttığı, bürokratikleştiği ve profesyonelleştiği yolunda yakınmalar işitilmektedir.

        Büyüyen kurumlar, artan yönetim kademeleri, gelişen profesyonellik ile daha iyi hizmet verildiği de kuşkuludur. Çünkü tüm bu basamaklar ve profesyonelleşme hizmeti alan ve veren arasındaki mesafeyi büyütmekte ve aralarında ancak soğuk bir ilişki oluşmasına yol açmaktadır (WILLIAMS, 1985, 85).

        c) Refah devletinden beklentilerin yükselmesi ve farklaşması. Refah devleti sosyal güvenlik gibi daha kısıtlı amaçların ötesine geçip, gençler için eğitimde fırsat eşitliği, işsizler için yeniden eğitim olanakları, kadınlar için cinsiyet ayırımını ortadan kaldırmaya yönelik önlemler, yaşlılar, özürlüler için özel bakım ve destek hizmetleri gibi birçok yeni uygulamaya yönelince, gerçekten toplumda adeta bir “sosyal adalet”dağıtıcısı konumuna gelmiştir. Hedeflerin bunca yükselmesi ve çeşitlenmesi ise, hem bu hizmetlerin gerektirdiği parasal kaynaklar nedeniyle, hem de bu hedeflerin yalnızca bu tür önlem ve uygulamalarla gerçekleşemeyecek hedefler olması nedeniyle refah devleti için ciddi tıkanıklık anlamına gelmektedir. Bu hedeflerin ortaya konması toplum için çok çekici olsa da, karşılanamaması da o denli hayal kırıklığı yaratmaktadır. Sonuç olarak refah devleti için gerçekleştirilmesi güç olan bu hedefler, yol açtıkları hayal kırıklıkları nedeniyle refah devletinin başarısız sayılmasında başlıca rolü oynamaktadırlar. Böylece refah devletinin arkasındaki moral destek de zayıflamakta ve refah devletinden vazgeçilmesi gerektiği yolundaki iddialar için uygun bir ortam doğmaktadır.

        d) Refah devleti uygulamalarının yarattığı yan etkiler. Yan etkiler  çok yönlü olmaktadır; devletin büyümesi ve demokratik yoldan denetiminin, bireyin özgürlük alanını kısıtlanması, bireyin çalışma isteği ve güdüsünün azalması ve vergiden kaçma eğiliminin artması, çeşitli toplumsal kesimlerin siyasal beklentilerin azalması ve çözümsüzlük duygusunun yaşanması gibi.

        Bugün devlete duyulan güvensizliğin başlıca nedeni devletin elindeki kaynakların büyümesi ve devletin hem siyasal, hem ekonomik açıdan gücü eline geçirmesi, buna karşın bireyin güçsüzleşmesi ve özgürlük alanının kısıtlanmasıyla ilgilidir. Devletin hem denetlediği kaynakların artması, hem karmaşıklaşan, bürokratikleşin yapısı nedeniyle toplum tarafından denetlenemez bir güç konumuna geldiği, bu gücün kötüye kullanılmasının kolaylaştığı, en başta kaynak savurganlığının önlenememesi birçok toplum için geçerlilik taşımaktadır. Örneğin, siyasal gücü eline geçirenler, bu gücü kendi kişisel ve örgütsel çıkarları adına kullanmaları adeta kaçınılmaz bir gerçek gibi birçok ülkede karşılaşılan bir sorun olmaktadır. Bu yozlaşmanın önlenmesinin en etkin yolunun ise. Devlet kaynaklarının, devlet bürokrasisinin küçülmesi olduğu ileri sürülmektedir. Doğal olarak bu küçülmenin bir sonucu da birçok refah uygulamasından vazgeçilmesi anlamını taşımaktadır. Sağlık, eğitim hizmetleri hatta sosyal güvelik özel sektöre bırakılacak hizmetler olarak görülmektedir.
 

5.      Refah Devleti Bunalımı mı, Refah Devletine Saldırı mı ?

        Refah devletinin karşılaştğı tıkanıklalarla ilgili birçok yorum yapılmaktadır. Örneğim refah devletinin bunalımı atlatması için, erişilemez olarak nitelendirilen, yoksulluğun önlenmesi, sosyal eşitliğin sağlanması, toplumsal katılımın desteklenmesini gibi ileri amaçlardan vazgeçilmesinin öneren, bu yapıldığı takdirde refah devletinin pekala başarılı sayılacağının ve arkasında gerekli ve yeterli moral desteği bulacağını ileri sürenler vardır. (BEN HUR, 1985. Bunun gibi refah devletinde temel sorunun., refah devleti olmaktan çıkıp hemen herkes için serbestçe parasal ve aynı yardım yapan bu transfer devletine dönüşmesi olarak görenler bulunmaktadır. (LİNDBECK, 1988). Ya da refah devletinin geleceğinin, gelişen teknolojilerle birlikte insanların büyük ölçüde kendi ihtiyaçlarının kendilerinin karşılayacağı ( eğitim,sağlık ve birilerine bakmak gibi) bir sisteme dönüşerek kurtulacağı söylenmektedir (WILLIAMS, 1985). Bunun gibi gelecekte kamunun yükünü azaltan, buna karşın refah hizmetlerinin önemli bir bölümünün aileler veya özel sektör tarafından üstlenildiği çoğulcu bir refah anlayışına ulaşılacağı, dolayısıyla bugünkü anlamda bir refah devleti anlayışından vazgeçilerek soruna bir çözüm bulunacağı da ileri sürülen görüşler arasındadır. (SELDON, 1985, KAUFMANN, 1985).

        Öte yandan refah devletinin belirli bir ideolojiyi temsil eden bir devlet anlayışı olarak ele alır, hedeflediği amaçları bir yana bırakmazsak, bu bunalımın yorumunu yapmak zorlaşmaktadır. O zaman refah devletinin bunalımını yalnızca uygulamadaki tıkanıklıklara indirgemek ve bunlara ilişkin yorumlarla yetinmek mümkün olmamaktadır. Gerçekten bunalım bir parasal sorun mu, artan istekler mi büyüyen bürokrasi mi? Yoksa sorun, Flora’nın da dediği gibi refah devletinin, kapitalizm ve demokrasinin aralarındaki uzlaşmanın bir ürünü olarak, bu iki temel boyutu yıkmadan gerçekleştiremeyeceği bir “büyüme sınırına” varmasından mı kaynaklanmaktadır? (FLORA, 1990,27).

        Kimileri 1970 sonrasında ortaya çıkan sorunların yayılma döneminin kolay başarıları olduğunu ileri sürmektedir. Heclo’ya göre 1950 sonrasında gerçekleşin ekonomik büyüme refah devletinin hızla yayılmasına izin vermiş, fakat aynı zamanda üç faktöre bağlı olarak onun gerekçelerini zayıflatmıştır ( HECLO, 395). Birincisi sosyal güvenlik sorunu toplumun önemli kesinim için çözülmüş görünürken, bazı gruplar için hala bir tehlike olma özelliğini sürdürmüş, fakat bu tehlike artık toplumun küçük bir kesiminin yaşadığı bir tehlike durumuna indirgenmiştir. Böylece daha önce  toplumsal bir sorun olarak kabul edilen sosyal güvenlik sorunu kişiselleşmiş, marjinalleşmiş ve gözden uzaklaşmıştır. İkinci olarak ekonomik büyüme birçok kesim ve grup için ekonomik ve sosyal güvenceleri sürekli olarak arttırma olanağı sağlarken, yeni ihtiyaçların, yeni grupların, yeni istemlerin gündeme gelmesine neden olmuştur. Toplumun çeşitli kesimlerinin refah devletinden sağladıkları gelişmeler bu gruplar ve elde edilenler arasında kıyaslamalar yapılmasına neden olmuş, her kıyaslama yeni bir istemin doğmasına yol açmıştır. Süreklilik kazanan ekonomik büyüme refah devletini, eşitsizlik üreten ekonomik ile yarışan bir sosyal adalet dağıtıcısına konumuna getirmiştir. (HECLO,396). Üçüncü olarak, ekonomik büyüme refah uygulamalarının kolaylıkla yaşama geçmesine olanak verirken, bu politikaların arkasında olması gereken siyasal angajmanı zayıflatmıştır. Büyüme, toplumcu önemli bir maliyet ödenmeden refah politikalarının gelişmesini sağlamış, bu kolaylık refah devletinin arkasında olması gereken ideolojik ve siyasal bütünleşmenin yaratılması ve sürdürülmesine olan ihtiyacı azaltmıştır. Sonuç olarak ekonomi büyüdükçe refah devleti yayılmış, genişlemiş, fakat modern refah toplumunun temel değerleri veya temel sorunları yeterince tartışılmamıştır. Örneğin refah devletinin çıkış noktasında önemli tartışma konusu olmakta, ne de nasıl, hangi koşullar altında birbiriyle bütünleştirecekleri gibi kaygılar yaşanmaktadır (HECLO, 396). Oysa bu üç kavram, ya da hedef refah devletine ciddi bir ideolojik temel sağlamak birlikte hem sürekli olarak yeniden tanımlanmaları gerekmekte, hem de değişen koşullarda nasıl bir bütünlük içinde birleşeceklerini sorgulamak gerekmektedir. Bu tartışmalar yeterince yapılmadığı için refah devleti ideolojik olarak zayıfladığı gibi, tartışmaların odak noktası da finansal sıkıntılara indirgenmektedir.

        Yeni sağ, daha önce değinildiği gibi devletin ekonomik ve sosyal müdahalelerden vazgeçmesi, piyasanın işleyişine olanak tanınması yönünde bir söylem geliştirdiği gibi, refah devleti ve refah kavramına karşı da argümanlar ileri sürmektedir. Yeni sağ, bireylerin kendi çıkarları doğrultusunda davranmasına olanak veren, işgücü, mal ve hizmetlerin değiş- tokuşun bireylerden, gruplardan bağımsız işleyen piyasa çerçevesinde gerçekleştirilmesinden sağlayan bir toplumsal düzenin hem toplumun iyiliği, hem eğer varsa, evrensel ilkeler açısından en doğru düzen olduğu savunur. Bu görüşe göre, bazı ihtiyaçları ve çıkarları ine çıkaran müdahaleler devletidir. Yeni sağa göre, piyasa kişisel istek ve beklentilerin dışında hareket ettiği gibi, piyasanın mantığı bireylerin ve çıkarların mantığına göre üstünlük taşır ve bu mantık piyasaya herhangi bir ideoloji ile ilgisi olmayan bir işleyiş sağlar.

        Bu nedenle yeni liberalizm için, piyasa dışında bir ihtiyacın tanımlanması söz konusu değildir; eğer böyle bir tanımlama yapılırsa bu ancak ideolojik bir projenin getirdiği tanımlama olur. Bu anlamda refah devletinin bir isteme veya ihtiyaca hak niteliği vermesi. Modern toplumların en yaygın ve tehlikeli aldatmacasıdır (HEWITT, 1992, 50). Tek gerçek hak mülkiyet hakkıdır. İhtiyaçları tatmine yönelik tüm olanaklar buradan çıkar.

        Marksist ideoloji açısından ise, başka nedenlere dayalı olsa da, hem genel olarak devlet, hem refah devletine bakış hiç olumlu değildir. Devlet egemen sınıfların bir aracı olarak, kapitalist toplumda kapitalizme uygun bilinç ve davranış kalıplarını geliştirir ve bu ideolojinin yaygınlaşmasının sağlar. Refah devleti +de işgücünü disipline etme, gereken maddi hizmetleri sağlamak, ekonomi için gereken fonksiyonları yerine getirmek için vardır. Kapitalizm, emeğin yeniden üretilmesi ve biyolojik ihtiyaçlarının karşılanması ile ilgilidir, Ancak insanların daha karmaşık ihtiyaçlarına karşı duyarsızdır; bu da sağlıklı, eğitilmiş, disiplinli bir işgücünün sağlanması için doldurulması gereken bir boşluk bırakır. Refah devleti bu nedenle, daha ileri bir sermaye birikiminin sağlanması için, örneğin nitelikli ve disiplinli bir işgücü ihtiyacının karşılaması için vardır. Öte yandan piyasa sosyal, anarşik bir nitelik taşır. Beceri ve çabayı olduğu kadar şansı ve statüyü de ödüllendirir. Bu nedenle refah devletinin, a) işgücünün eğitilmesi gibi alt yapıyı sağlamak, b) yoksulluk gibi toplumsal olumsuzlukları hafifletmek, c) piyasanın eksik bıraktığı hizmetleri tamamlamak gibi görevleri üstlenmesi gerekir. Kapitalist bir ekonomide sermaye hep daha fazla birikim isterken, bu konuda halkın desteğini sağlamak ve bu düzene yasallık kazandırmak devlete düşer. Bunun için devlet bir yanda sermaye birikimini desteklerken, öte yanda vatandaşların ihtiyaçlarını karşılamaya çalışır; böylece devlet sınıflar karşısında tarafsızmış gibi bir role bürünür.

        Marksist ideolojiye göre, gelişmiş kapitalizmde toplumsal uyum aracı olarak gerekli görülen refah uygulamaları, hem değerler. Hem kurumlar olarak kendi içlerinde çelişkiler taşımaktadırlar. Değerler açısından, sosyalist değerlerle, piyasa ve kâra yönelen bireyci değerleri birleştirmeye çalışmak bir çelişkidir. Öte yandan, yine , özel mülkiyete dayalı ve kâra yönelik piyasa ekonomisi ile ne tam istihdam, ne artan oranlı vergi  sistemi, ne de sosyal güvenlik kurumları arasında uzun süreli bir uyumun sürdürülmesi mümkündür. Gerçekten kapitalist ekonomi için yarar sağlayan refah uygulamaları, alıcılar içinde bazı yararlar sağlar. Hele güçlü ve örgütlenmiş bir işgücünün varolduğu durumlarda, kapitalizm kendin zayıflatacak ödünler vermeye zorlanır. İşte refah devletinin bu birbirine zıt niteliğinin bir sonucu olarak, kapitalizm kendini zayıflatacak ödünler vermeye zorlanır. İşte refah devletinin bu birbirine zıt niteliğinin bir sonucu olarak. Kapitalizm zaman zaman zayıflar ve bunalımla karşılaşır. Özetle Marksist görüş, refah devletinde ekonomik ve sosyal ihtiyaçlar arasındaki çelişki üzerinde durur ve kapitalizmin bunalımların buna bağlar.