Sosyal Demokrasinin Ekonomi Programı / Anlayışı

 

TANER BERKSOY

 

 

        SD’nin iktisat politikalarını anlatmadan önce genel siyaset çerçevesini çizmenin konuyu net anlamak açısından önemi var. Siyasetteki konumumuzu çok net belirlemediğimiz sürece ideolojik olarak kafamız çok net olmuyor, ideolojik olarak çok net olmayan bir kafayla ekonomi alanına baktığınız zaman ya savrulup gitme gibi bir olasılık var ya da baktığınız zemini yanlış algılayıp yanlış şeyler konuşma olasılığı var.

 

        SD, siyasi yelpazenin neresindedir? SD, iki ayrı yanımızda iki ayrı siyasi görüşün, ideolojinin konumlandığı noktadadır. Siyaseten SD’nin ne gibi bir özelliği vardır? Ne gibi özelliklere sahip olduğu SD’nin adından bellidir. Biz “demokrat” olmak zorundayız. Birey haklarını kabullenmek durumundayız. Ekonomi alanında bu özellik önemli bir ipucudur. Bireyin ekonomik girişimlerine açık bir ekonomi politikasından bahsetmekteyiz. Öte yandan “sosyal” olmamız gerekir. Bireye duyduğumuz saygı yanında toplumsal bir yanımızın olması zorunludur. Hem sosyal hem demokrat olmak biraz güçtür. Bizim türümüzde siyaset biçimlenmesi olan ülkelerde bu durumun biraz daha güçlükleri vardır.

 

        SD’yi siyaset yelpazesinde kendi “sağ”ından ayıran özellik onun “sosyal” olmasıdır.Siyasi yelpazenin sağında liberaller ve muhafazakarlar vardır. Bu tip siyasi düşüncelerde sosyallik yoktur. Bunlar tamamen bireyin özgürlükleri ve girişimleri çerçevesinde oluşturulmuş siyasi düşüncelerdir. SD’nin solunda ideolojik olarak daha radikal bir yapılanma vardır. SD, bu yapılanmadan “demokrat” olmasıyla ayrılır. Bireyin varlığını kabul eden onun kararlarına saygı duyan bir anlayış SD’nin önemli bir niteliğini oluşturur. SD’nin daha solunda bulunan radikal solun demokrat olma gibi bir kaygısı yoktur. Hatta böyle bir kaygının olmaması radikal sol ideolojinin temel taşlarından biridir.

 

        SD’nin, genel anlamda, zemininin kaymamasını önlemek çok kolay değil. Çünkü her iki tarafla paylaşılan ortak özellikler var, diğer taraftan da bu iki duruştan radikal olarak ayrılan bazı hususlar var. Bu bakımdan SD biraz da kaygan zeminde siyaset yapmaktır. Bundan dolayı çok iyi belirlenmiş, siyasi çerçevesi çok iyi çizilmiş bir ideolojik yapıya ihtiyaç var.

 

 

        Türkiye’deki siyasi gelişim, bu kaygan zemini daha da kayganlaştıran, ideolojik derinliği muhafaza etmeyi son derece güçleştiren bir yapıyı ortaya çıkarıyor. Çünkü Türkiye’de SD’nin sağında bulunan muhafazakarlar ve liberaller, gerçek anlamda muhafazakar ve liberal ilkelerden daha farklı bir davranış bütünlüğü içinde hareket eden anlayıştadırlar. Tanzimattan ve cumhuriyetten bu yana oluşan siyasi yapımızda liberal öğe hemen hemen yok gibidir. SD’nin sağında bulunan liberallerin sahiplenmesi gereken alan, çok iyi tanımlanmış bir alan değildir. Bunun sonucunda sağ alandan SD’nin alanını doğru bazı kaymalar yaşanabilir. Türkiye’de kendisini muhafazakar ya da liberal olarak tanımlayanlar zaman zaman hiç tereddüt etmeden “sosyalleşme” yönünde siyaset yaparlar. Bu olay kısmen birey bazında yapılamayan popülizmden kaynaklanır. Dolayısıyla, SD’yle sağ alan arasında sınırları çok net belirlenmemiş gri bir alan oluşur. Türkiye’de bu gri alanın başat temsilcisi Süleyman Demirel’dir. S.Demirel sağ ve muhafazakar bir siyasetçidir. Aynı zamanda Türkiye’deki sosyal nitelikli projeleri yürüten ve o alana tecavüz eden bir kimsedir. Bu gelişme onun kişiliğinden ziyade temsil ettiği siyasi alanın belirsizliğinin bir sonucudur. Bu gelişmelerden iki sonuç ortaya çıkıyor:

1)     Sosyale sahip çıkmaması gereken SD’nin sağı ile SD alanı arasında geniş bir gri alan doğuyor.

2)     SD’nin de zaman zaman sağa kayması ortaya çıkıyor.( Son zamanlarda “liberal sol” diye bir kavramın çıktığını da unutmamak gerekir.)

 

Bu sonuçlar tamamen Türkiye’nin siyasi yapılanmasının getirdiği zaafiyetlerdir. Eğer SD’nin sağında ideolojisiyle, argümanlarıyla, savunmasıyla sağlam bir duruş ve söylem birliği olsa SD’nin sağa kayması engellenebilir. Mevcut boşluğu dolduracak diğer bir siyasi düşünceye gerek kalmaz. Türkiye’de hiçbir zaman sağlam bir liberal düşünce ve buna bağlı kadrolar olmamıştır. Muhafazakarlar ise daha çok din kavramı üzerinde yoğunlaşarak onu muhafazakarlık sayarak sola doğru meyledebiliyorlar. Sağ alanın sağlam bir yapısının olmaması net bir sınıra sahip çıkan kadroların olmaması SD’nin de zaman zaman sağ alana savrulmasını belki kışkırtmıyor ama en azından kolaylaştırıyor.

 

SD’nin solunda ise ciddi bir Marksist yapının olması gerekiyor. Yani bir Komünist Partisinin olması lazım. SD’nin kendi sosyal-sol kimliğini düzgün tanımlayabilmesi için böyle bir siyasi yapının olması lazım ki hem SD’nin daha solundan bir tecavüz olmasın hem de SD zorlandığı zaman radikal sol alana savrulmasın. Yani hem sosyallik hem de demokratlık ögelerini bir arada başarıyla sürdürebilecek bir sağlam SD yapı ortaya çıksın. Maalesef Türkiye’de SD’nin solundaki alanda siyasi yapılanma sürekli yasaklanmıştır. Siyasi yelpazenin radikal sol olarak tanımlayabileceğimiz bu alanı boştur. Siyasi parti örgütlenmesine sahip olmayan, siyasi parti iletişim kanalları bulunmayan küçük grupların kendi egemenlik alanları bu alanda çok sınırlı bir şekilde vardır( Marksist Gruplar) bunların siyaset alanı içinde siyaset yapmalarına izin verilmediği için baskı altında tutuldukları için bu alanı doldurmaları mümkün olmamıştır. Bu durum SD’nin kimliğinin aşırı solla olan ayrımını güçleştirir. Bir anlamda bu alan da gri alan olarak tanımlanabilir.

 

Sonuç olarak Türkiye’de zaten genelde kimlik belirlemede zorlanan SD, Türkiye’nin kendi siyasi yapılanmasının getirdiği birtakım özel koşullar nedeniyle her iki tarafında da tecavüze ve kaymaya açık gri alandan dolayı kendi öz yapısını bulmada zorluk çekmektedir.

 

Siyaset, ideolojinin net tanımlanması ve bunun sonucunda oluşan çözüm önerilerini halka net olarak sunmaksa eğer, SD’nin bu konuda büyük sıkıntısı olduğu çok açık olarak görülüyor.

 

1980’den sonra SD alan içinde de radikal sayılabilecek bazı değişimler oldu. Artık dünyada küreselleşme dediğimiz neo-liberal saldırı var. SD’nin sağından gelen saldırılara karşı biraz daha dirençli olmak mümkün. Yani SD’nin sosyal görüşlerini net olarak tanımlayıp, ona sahip çıkarak halka çözüm önerilerini anlatmak mümkün ise de bütün dünyada SD o dönemde bir kimlik sıkıntısı çekti. Ve daha sonra kendisini yeniden tanımladı. Türkiye'de ise bu süreç, SD'nin sağından gelen alan tecavüzüne açık hale gelmesi şeklinde ortaya çıktı. Bu olay SD’nin kimliğini ve ideolojisinin bulanıklaşmasını doğurdu. Seçmeni ikna etme ölçüsünde yapılan siyaset ortamında bu kadar bulanık ve nerede olduğu kestirilemeyen bu anlayış ve kadroyu halk sempatiyle karşılamadı. Üstelik küreselleşmenin siyasetin her iki ucunu daha da radikalleştiren etkileri var. Bu gelişme Türkiye’ye özgü bir gelişme değil. Türkiye’de bu gelişimin biraz daha vurgulanmışı ortaya çıkmış olabilir ama bu genelde SD’nin dünyada geçirdiği krizin bir yansımasıdır.

 

Bu sürecin sonunda SD’nin sağında bulunan partilerin ekonomi çözümleriyle SD’nin ekonomi çözümleri aynılaşmaya başladı. Bu SD’nin ciddi bir kimlik kaybına uğradığını gösteriyor. İdeolojisini net olarak belirleyemeyen ve sağ taraftan sürekli tecavüze uğrayan SD, kendi içinde birtakım zaafiyetlere yol açtı. Sonunda Tansu Çillerin önerdiği reçetelerle benzeşme gibi ve “siz de farklı bir şey söylemiyorsunuz” gibi bazı haklı eleştiriler ve durumlarla karşı karşıya kalınabiliyor. SD, ekonomi alanını algılamakta güçlük çekiyor. Neo-liberal akımın yansıması olan ve dünyayı etkisi altına alan küreselleşmeye karşı, SD kendi solundan(geleneksel Marksizm) sürekli eleştiri altında tutulurken, sağ taraftan küreselleşmeyi arttıran baskılar sonucunda-ki Türkiye liberal ekonomiye geçişi 12 Eylül gibi olağanüstü koşullar altında gerçekleştirmeye çalışmıştır- teçhizatsız ve savunmasız bir SD küreselleşmeyi algılayamamıştır. Anlaşılamayan ve algılanamayan bir konu karşısında çözüm üretip bunu halka sunmak olanaksızdır. SD’nin bunu becerebilmesi fazla mümkün olmamıştır. Bunun sonucunda eski dönemin (küreselleşme öncesi) söylemleriyle vaziyeti idare etmek yolu seçilmiştir. Halbuki küreselleşmeyi alıp çözümlemek SD’nin temel sorunlarından bir tanesidir. Soldan gelen emperyalizm karşıtı ve küreselleşmeyi yadsıyan anlayışla sağdan gelen ve küreselleşmenin değerlerini olmazsa olmaz sayan anlayış arasında SD, küreselleşmeye karşı duruşunu ve çözümünü yaratamadı. Bütün bunlar sonucunda SD içinde iki tane reaksiyon doğdu. Bir grup küreselleşme denilen olgu yokmuş gibi davrandı. Bir şeyi yok saydığın zaman onu anlamak için çaba sarfetmezsin. Dolayısıyla bir reddeden grubu ortaya çıkıyor. Küreselleşmeyi reddetmek yerine onu anlamaya çalışmak ve zararlı etkilerine karşı bir korunma mekanizması oluşturmak SD için daha önemli ve oluşturulması gereken bir tutumdur. Küreselleşme kapitalizmin geldiği evrede kendi içinde ürettiği, kendisini çok derin bir krizden çıkartmak için ürettiği bir olgudur.

 

Radikal soldan gelen ve küreselleşmeyi tamamen emperyalizmin bir oyunu olarak gören onun faydalarını gözardı eden düşünce sonucunda; kendi dışında bir dünya yokmuş gibi davranan bir anlayış ortaya çıkıyor, ya da yanlış şu şekilde ortaya çıkıyor: “Bizim dışımızda bir dünya var, bize tehlike hep oradan gelir. Küreselleşme bu tehdidi daha da arttırmıştır, yapmamız gereken dış dünyaya kendimizi kapatmaktır.” Her iki uçtaki tavır da SD’nin muhatabı olan kitleye hiçbir şey getirmiyor. Dayanışmayı ve sosyalleşmeyi engelleyen küreselleşmenin bu kitleye yapmış olduğu olumsuz etkiyi ortadan kaldıracak eylem bütünlüğünü ortaya koyamayan bir SD anlayışı önümüze çıkıyor. Toplumu bu sürecin olumsuz etkilerine karşı koruyabilmek gerekiyor. Bunu yapmak ise küreselleşmenin olumlu ve olumsuz yanlarını analiz ederek olumsuz yanlarını ortadan kaldırmaktan geçiyor.

 

Ne yapmamız gerekir? Sağ ve solumuzun ideolojik öğelerini çok net olarak belleyip kendi ideolojik alanımızı çok net olarak tanımlamamız ve bu tanımlamaya ikna olmamız lazım. İkna olduğumuz bu tanımlamalar doğrultusunda halka çözüm öneriliri sunmamız lazım.

 

Bu çerçevede SD’nin ekonomi politiğini nasıl oluşturmalıyız? Bireylerin ekonomik özgürlüklerinin olduğu ekonomik bir alandan söz ediyoruz. Bu bireylerin ne kadar rasyonel ve bilinçli olduklarını tartışmak alanı çok dışına taşmak olacak. Kapitalizmin çizdiği bir ekonomik çerçeve, onun içine oturttuğu ekonomik model var. Bu ekonomik modelin en saf biçiminin bize söyleyebileceği bazı şeyler var. Bu ekonomik modelden ne kadar sapacağımız ne kadarını benimseyeceğimiz bu modeli incelememize bağlı. Saf anlamıyla piyasa ekonomisi sosyal yanı ağır basan bir iktidarın müdahaleci yöntemiyle gerçek anlamda işleyebilir. Piyasa ekonomisi miyoptur. Önünü göremez. Dolayısıyla ileride karşısına gelebilecek fırsatları bugünden görmesi zordur. İlerideki fırsatları bugün gündeme getirecek bir sistematik müdahaleye ihtiyaç vardır. Sanayisi olan, maliyetlerini en düşük seviyeye indirmiş ve rekabet düzeyi fazla olan gelişmiş ülkeler vardır. Gelişmekte olan bir ülke olarak bizim kilit bir endüstri yaratmamızın yolu maliyetleri olabildiğince düşük tutmaktan geçmez. Çünkü mevcut imkanlarla bunu yapmak zor. Dolayısıyla buraya müdahale ederek en azından bir süre için dışarıdan ucuz maliyeti olan ve rekabeti arttıran ürünlerin gelişini engellersiniz. Piyasa ekonomisinin böyle bir düzeneği yok. Bir ekonomi tarihsel olarak daha geriden başlamışsa zaman süreci içinde sırf o nedenden dolayı ortaya çıkan dezavantajları giderecek bir mekanizması piyasa ekonomisinin yok. Dolayısıyla piyasa ekonomisine müdahale etmek yanlış bir şey değildir.

 

Diğer taraftan piyasa ekonomisinin tercihi yoktur. Kar neredeyse oraya gider. “Tarım ve sanayi arasında kaynakları ne tarafta daha fazla kullanalım?” gibi bir kaygısı piyasa ekonomisinin yoktur. Tarım karlı bir iş ise yatırım oraya yapılacaktır. Halbuki toplumsal olarak tercihimizin olmasını gerektirecek bir çok neden var. Sanayinin istihdam kapasitesi tarım alanından daha fazladır. Teknoloji kurma, kullanma ve yaygınlaştırma kapasitesi sanayide daha fazladır. En azından bu nedenlerle toplumsal bir tercih olarak kaynaklarımızın çoğunu sanayiye yönlendirebilirsiniz. Piyasa ekonomisinin böyle toplumsal tercihi yoktur. Kar neredeyse yatırım oraya yönlenir.

 

Piyasa çözümlerinin ahlak anlayışı yoktur. Piyasa işleyişi içinde oluşan gelir dağılımı eşitsizliği piyasalar tarafından normal karşılanmaktadır. Bir kişi yarım maaş alırken diğerinin onun 4-5 katı alması bu işleyişin doğal sonucu sayılmaktadır. Bu durum toplum nazarında ahlaken yanlıştır. Bu yanlışı siyasi otoritenin düzeltmesi gerekir. Aşırı kazançlar vergilendirilerek bu eşitsizlik düzeltilebilir.

 

Piyasa ekonomileri terbiyesiz ve bozulmaya yatkındır. Kapitalistler açısından bir rekabetin olması gerekir. Üreticiyi en düşük maliyetle üretim yapmaya rekabet zorlar. Bir metayı 500 dolara mal eden kişi 100 dolara mal edenle rekabet edemez. Piyasa ekonomisi bu durumda 100 dolara mal edenin seviyesine maliyetlerin düşmesini emreder. Fakat bu maliyetleri düşüremeyen üretici piyasa ortamında yaşayamaz. Zamanla 100 dolara mal eden piyasada tekel durumuna gelir. Dolayısıyla 500 dolara malı üreten kişi 100 dolara malı üreteni sevmez. Bu bakımdan piyasa ekonomisi fevkalade bozulmaya yatkındır. Bozulmaya yatkın olan şey kendi içinde varlık koşulu olan rekabeti bozmaya son derece yatkındır. Dolayısıyla piyasa ekonomisi tekelleşmeye çok fazla yatkın bir sistem olarak ortaya çıkıyor.

 

Piyasa çözümünden umulan sonucun yerine o piyasaya bir kişinin kararlarının egemen olması tekel anlamına gelir. Rekabet, bir kişinin kendi çıkar hesaplarını o piyasaya empoze etmesini engeller. Rekabet piyasa düzeninin işleyebilmesi için muhakkak gereklidir. Piyasa ekonomisi içerisinde bulunan üreticiler rekabeti hiç sevmezler. Eğer bireysel hak ve özgürlüklere saygı duyuluyorsa, bireylerin girişim özgürlüğü kabul ediliyorsa onları rekabet baskısı altında tutabilmemiz lazım. Rekabete bozucu etki yaparak tekel veya oligopol oluşturanlara yaptırım uygulanması gereklidir. Toplumu tekelcinin kar hırsına tutsak etmemenin yolu dev tekellerin oluşmasını engelleyici sol-rekabetçi çözümler bulmaktır. Üretebileceğinden daha az üreterek satabileceğinden daha fazla fiyata satmak tekelciliğin topluma olan yıkıcı etkilerini bize özetler. Rekabet eksikliği sadece Türkiye’nin sorunu değil. Dünya kapitalizmin en ileri ülkeleri piyasa düzeninin burada müthiş bir sıkıntı çektiğini keşfetmiş ve anti-tekel komisyonları oluşturmuştur. Türkiye’de de rekabet kurulu var fakat hala bu ülke tekel ve oligopol cenneti durumunda. Burada bireysel girişim özgürlüğü önemli bir konumda bulunuyor. Üretim araçlarının özel mülkiyetinin olduğu ve özel mülkiyete sahip olanların onların nasıl kullanılacağına karar verdiği bir sistemdir. Toplumsal yarar adına piyasa ekonomisinin ve rekabetçi sistemin düzenli işleyebilmesi için müdahale kaçınılmazdır.

 

Piyasa ekonomisine müdahale etme söylem ve eylemi 1980’den sonraki dışa açılma sürecinde söylenemeyecek kadar uç bir kavram oldu. Fakat aslında bu söylemi ve eylemi ortaya koymak o kadar da zor değil. Çünkü Türkiye ekonomisi kurulduğundan bu yana son derece müdahaleci bir yapı içerisinde. Türkiye’deki en müdahaleci kadronun başında S.Demirel vardır ve her yere müdahale etmiştir. Dolayısıyla Türkiye’de “Ben müdahale ederim” söylemiyle hareket etmek çok büyük marifet sayılmaz. Çünkü arkamıza baktığımızda böyle bir gelenek mevcut. Marifet olan şu: “Ben şu nedenle şu kadar süre için şu araçla ve şu takvim çerçevesinde şuraya müdahale edeceğim.” Demektir. Bunu yapabilmemiz için ekonomiyi çok iyi gözlemleyebilmemiz gerekir. Bugünün dünyasında 1970lerdeki gibi aşırı müdahaleci bir anlayışla ekonomiyi boğan bir yaklaşım değildir. Bu, kapalı ekonominin bir yansımadır ve günümüz dünyasında kabul edilemez. Müdahaleler piyasa ekonomisini çalıştıracak yönde, toplumsal yarara aykırı çalışan sistemi düzeltmek maksadıyla yapılan süresi belirli amacı ve araçları belirlenmiş bir müdahaledir. SD açısından bu sürecin bir de ek zorlukları var ki onlardan bir tanesi de cumhuriyetin kuruluşundan beri ortada olan devletçilik ilkesidir. Devletçilik ilkesi ile bugün hesaplaşılabilmiş değildir. Devletçilik bir dönemin özgün koşullarında ortaya çıkan son derece özgün çözümdür. (1929 krizi) 1970li yıllara ulaşıldığında gelinen nokta her şeyi devletin yaptığı ve devletten her şeyin beklendiği oldukça yanlış bir anlayıştır. Günümüzde devletçilik ilkesini savunmak doğru değil.

 

Son söz olarak yukarıda anlatılanların tümü SD ekonomi politikalarının çıkış noktasını oluşturmalıdır. Siyaset yapanlar açısından amaç iktidara gelmektir. İktidara gelindiğinde ekonomi alanında oluşturulacak politika ve çözümler anlattıklarımızla ilintili olmalıdır.