KADINLAR, SİYASET VE DEMOKRASİ


Prof. Dr. Fatmagül Berktay*
 

        “Kadınlar, Siyaset ve Demokrasi” denince, biraz tarihe, biraz da teoriye bakmak gerekir. Çünkü kadınların siyasete katılmasının, daha doğrusu katılamamasının epey uzun bir tarihi var. Epey uzun bir tarihi var derken, hemen eski Yunan’a gönderme yapabiliriz. Eski Yunan, hep bildiğimiz gibi, demokrasinin beşiği olarak kabul edilen bir yer. Ne var ki Eski Yunan demokrasisi tümüyle kadınların ve kölelerin dışlanması üzerine kuruluydu. Özgür kadınların vatandaş sayılmaması, kadınların –kadın oldukları için- kamusal  alana girmeye, yönetmeye elverişli olmadıkları varsayımı üzerine kuruluydu. Bu, demokrasinin eksik ya da kusurlu olması sorunu değil; doğrudan doğruya, gerçekten demokrasi olup olmadığı sorunudur.

        Kadınların kamusal alanın dışına itilmelerinin ve siyasete katılmalarının önlenmesinde kullanılan en işlevsel meşrulaştırıcı gerekçe, ataerkil ideolojinin doğa-kültür ayrımına dayanarak kadınları -doğurma özelliklerinden dolayı, bedenlerinden dolayı- doğa ile özdeşleştirmesi, buna karşılık, erkeklerin, uygarlığı ve kültürü temsil ettiğinin kabulüydü. Böylece, erkeklerin işi kültür ve uygarlık yaratmak, kamusal alanda otorite kullanmak ve yönetmek, yani siyaset yapmak; kadınlarınki ise  ev ve aile içinde kalıp çocuk doğurmak olarak belirleniyordu. Üstelik, bütün tek tanrılı dinlerin değişmez sayarak kutsadığı bu varsayım, din halesiyle de donatılarak daha da pekiştirildi.

        Kadınlar bu varsayımı ve ondan doğan sonuçları, 17. Ve 18. Yüzyıllara gelindiğinde açıkça sorgulamaya başladılar. Daha önce de belirli sorgulamalar yok değildi, ama ister istemez din çerçevesinde kalıyordu. Şimdi artık laik ve siyasal bir bağlamda hak talepleri söz konusuydu. Bu da elbette bir rastlantı değildir. Hep bildiğimiz gibi, insan hakları söylemi, eşitlik, özgürlük kavramları, insanlığın gündemine bu dönemde çok çarpıcı bir biçimde girer. Bunlar modern kavramlardır, özellikle eşitlik ve onunla birlikte birey kavramı... Artık, kendisi için insan -Per se uno-  anlamında yeni bir birey anlayışı söz konusudur, ve bu birey aynı zamanda yurttaşlık haklarını talep etmektedir.
 

“Biz de insan değil miyiz?”

        18. yüzyıldan itibaren kadınlar da, erkekler gibi, birey ve yurttaş olmayı talep etmeye başladılar. Tıpkı insan hakları söyleminin yükselmesi gibi, feminist teorinin de ortaya çıkışının bu yüzyıla tarihlenmesi bir rastlantı değil. Kadınlar, heyecanla, erkeklerin yükselttiği “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik” bayrağının peşine düştüler, ama “kardeşliğin” “ erkek kardeşlik” (“ fraternite”, “brotherhood”) olduğunu, hayal kırıklığı içinde, pek çabuk anladılar. Ünlü 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ndeki “insan” kavramının aslında “erkek” anlamına geldiğinin farkına varan kadınlar, bunun kendilerini de kapsaması için mücadele ettiler. Örneğin, Fransa’da Olympe de Gouges, daha 1791’de, Kadın ve Yurttaş  Hakları Bildirgesi’ni yayınladı. Zaten Fransız Devrimi boyunca hem bireysel olarak, hem de dernekleri aracılığıyla kitlesel olarak mücadele eden kadınlar, son zamanlardaki araştırmaların giderek daha fazla ortaya koyduğu gibi, son derece aktiftiler. Ancak devrimden kısa bir süre sonra, bilinçli bir biçimde susturuldular. Burjuva devrimi, henüz, kadınlara ve mülksüzlere de demokrasi tanıyacak kadar “demokrat” değildi! Nitekim , 1793 yılında Olympe de Gouges  giyotine mahkum edildiğinde, kararı veren “Devrimci Mahkeme”nin  idam gerekçesi, başka söze gerek bırakmayacak kadar açıktır; Olympe de Gouges “kendi cinsine yaraşmayacak şekilde politikayla ilgilendiği için ve ölümü diğer kadınlara ibret olsun diye”  mahkum edilmişti!

        Ama daha ondan bir yüzyıl önce, İngiltere’de, Mary Astell, “Eğer bütün insanlar doğuştan özgürse, nasıl oluyor da bütün kadınlar köle doğuyor? Çünkü kadınlar, erkeklerin tutarsız, belirsiz, bilinmeyen, keyfi iradelerine tabi olduklarına göre, bu, Kölelik Durumu değil de nedir?” diye isyan ediyordu. 18. Yüzyılın önemli kadın düşünürü ve ilk feministlerden Mary Wollstonecraft ise, modern dünyanın zorbalıktan arınabilmesi için yalnızca, “kralların ilahi hakları”na değil, “kocaların ilahi hakları”na da karşı çıkmak gerektiğini söylüyordu.

        Gerçekten de, erkekler, yepyeni bir eşitlik ve toplumsal değişme anlayışını savunurken, nasıl olup da nüfusun yarısını sürekli olarak göz ardı edebiliyorlardı? Kadınlar, devrimci toplumun yeni değerlerine sarılıyor, eski toplumun değerlerine karşı çıkıyorlardı. Onlara göre keyfi yönetim, boş inanç, akıldışı gelenekler eski toplumun özellikleriydi.

        Bu açıdan, bir karşılaştırma unsuru olarak Osmanlı kadınlarının durumuna da bakmak gerekir. Osmanlı kadınları da, bir zaman aralığıyla ama özünde aynı çerçeve içinde, tıpkı Batılı hemcinsleri gibi özsel eşitlik talebinde bulunuyor ve “biz de insan değil miyiz?” diye soruyorlardı: “Şurasını iyi bilmek gerekir ki, ne erkekler kadınlara hizmetkar ne de kadınlar erkeklere cariye olmak için yaratılmıştır... El ayak, göz akıl gibi vasıtalarda bizim erkeklerden ne farkımız var? Biz de insan değil miyiz?” (1868’de yayına başlayan Terakki gazetesinde yazan Rabia hanım). Buna bağlı olarak, Osmanlı kadınları açısından  “birey” ve “yurttaş” olma taleplerinin dile getirildiğini görüyoruz. Üstelik daha 20. Yüzyılın başında  siyasal haklarını, oy hakkını elde edeceklerini tasavvur ediyorlar. Örneğin, kadınlar Dünyası’nda 1913 yılında yer alan bir yazıda, oy hakkının kazanılmasının çok da uzun bir zaman almayacağı tahmininde bulunularak bu konuda ileriye dönük bir tahmin de yapılmaktadır: 1 Mayıs 1336 (1920). Bir şeyi tasavvur etmek, hayal etmek, onu elde etmenin önkoşulu gibi bir şey. Kadınlar gerçekten, hem Avrupa’da hem de Osmanlı’da bu hayali kuruyorlar ve onu gerçekleştiriyorlar. Nitekim, 20. Yüzyıl, ülkelerin büyük çoğunluğunda kadınların oy hakkına, yurttaşlık haklarına sahip oldukları bir yüzyıl oldu. Ama, gene de, siyasal katılım açısından hala çok geri durumda oldukları bir gerçek. Bu gerçek ise, liberal teorinin ve pratiğin ataerkil niteliğiyle doğrudan bağlantılı.

        Batı’ya geri dönecek olursak,  feministler, toplumun kabul ettiği yeni değerlerin verdiği bir hak olarak, her mantıklı (rasyonel) kişinin kendilerine eşit davranmasını talep ediyorlardı. Bu talep, gerçekten mantıklı ve teorik olarak tutarlı erkek düşünürlerde yansımasını bulmuyor değildi. Örneğin, liberal geleneğin en iyi temsilcilerinden biri olan John Stuart Mill, “Doğal olmayanın yalnızca alışılmış olmayan anlamına geldiği, alışılmış olan herşeyin de doğal gözüktüğü bir gerçektir. Kadınların erkeklere bağımlı olması evrensel bir gelenek olunca da, bu gelenekten herhangi bir uzaklaşmanın doğaya aykırı gibi gözükmesinden daha doğal bir şey olamaz”[1] derken özel/kamusal alan ayrımının cinsiyetçi niteliğinin “doğa”ya gönderme yapılarak meşrulaştırılmasına karşı çıkmaktaydı. Ve gene Mill, “bu gerçek henüz kavranmasa ya da daha birçok kuşak boyunca kabul edilmese bile, gerçek ahlaki duygunun biricik okulu, eşitlerden oluşan bir toplumdur” diyor ve böylece hem liberal teorinin en yüksek vaadini dile getiriyor, hem de bu vaadin öyle kolay gerçekleşmeyeceğini haber veriyordu.

        Aslında Mill’den önce, Aydınlanma’nın büyük yazarlarından Condorcet, daha çok uzun bir süre kabul edilmeyecek gerçeği berrak bir biçimde ifade etmişti:

“Ya insan ırkının hiçbir üyesinin hiçbir gerçek hakkı yoktur, ya da hepsi aynı haklara sahiptirler; dini, rengi, ya da cinsiyeti ne olursa olsun bir başkasının haklarına karşı oy kullanan kişi, böylelikle kendi haklarını tehlikeye atar.”[2] Condorcet’nin mantığı da dili de son derece açık ve güçlüydü, ama yankısını ancak 20. Yüzyılda bulabildi; ve aradan geçen iki yüzyıla rağmen,”eşitlerden oluşan bir toplum” vaadi gene de tam olarak hayata geçirilemedi !
 

Liberal teorinin yetersizliği

        19. ve 20. Yüzyıldaki mücadeleleriyle kadınlar için eşit haklar elde edilmesinde önemli rol oynayan liberal feministler, bir yandan liberal teorinin güçlü ve değerli yanlarına sahip çıkarken, bir yandan da liberalizmin, bütün bireylerin toplumda aynı derecede eşit olduğunu savunan ve dolayısıyla somut toplumsal-ekonomik-cinsel eşitsizliklerin üzerinin örtülmesine hizmet eden “eşitsizlikçi” karakterini açığa çıkarmaya çalıştılar. Liberal feminizmin esas hedefi, kadınların “kamusal” alana girmesini önleyen ve onları eve hapseden yasaları ve uygulamaları ortadan kaldırmak oldu. Tarihsel ve geleneksel olarak kadınları yurttaşlık alanından dışlayan erkekler, böylece siyaset ve yasa yapma hakkını tekellerinde tutmakla kalmamışlar, aynı zamanda kadınlara kamusal işlerde söz hakkı tanımayarak onları sessizliğe mahkum etmişlerdi. Liberalizme göre “insanlar eşittir” ama, geleneksel olarak sesleri en fazla duyulanların ve etkili olanların erkekler olduğu da fazlasıyla açıktır. Bugün bile devam eden bu durum, pratikte olduğu kadar, hukuk sisteminde de kendini göstermektedir.

        Kadınlar için gerçek eşitlik ve yaşamlarına ilişkin karar ve seçim hakkı talep etmekle liberal feministler, fırsat eşitliğinin biçimsel olmaktan çok eşitliğin özüne ilişkin bir şey olduğunu ortaya koydular. Dolayısıyla,  hayatın her alanında ayrımcılığın ortadan kaldırılması onlar için merkezi önem taşıdı. Toplumsal cinsiyet, yani biyolojik cinsiyetin toplumsal ve kültürel kurgulanışı (ya da başka bir deyişle, tarihsel ve toplumsal olarak varolan cinsiyet kalıpları ve rolleri), kadınların herhangi bir alandan dışlanmaları için gerekçe olmamalıydı. Liberal feministler, böylece, liberal çerçevenin kendisini sorgulamaksızın, onun içindeki özellikle eşitlikle ilgili tutarsızlıkları açığa vurarak yasaların değişmesinin ve hukuksal reformların yolunu açtılar; ve bu konuda önemli başarılar da kazandılar.

        Ne var ki, hemen her ülkede gözlenebilen bu “başarı”nın, Mill’in  öngörüsünü doğrulayacak biçimde, epey yavaş olduğunu gösterebilmek için 1832’de kadınların oy vermesinin yasaklandığı, “liberalizmin ana(?)vatanı” İngiltere’den birkaç örnek vermek yeterli: Genel oy hakkı  I. Dünya Savaşı’ndan sonra,  1928’de tanındı, ama kadınlar, çocukların velayeti konusunda erkeklerle eşit haklara ancak 1973’te kavuştular; boşanmada eşitlik de II.  Dünya Savaşı’ndan sonra sağlanmakla birlikte, İngiliz kocalar 1970 yılına dek, karılarıyla zina yaptığı sabit olan erkeklerden tazminat isteme hakkına sahiptiler; aynı hak, kadınlara tanınmamıştı. Bu nokta, yani zina karşılığında kocanın tazminat isteme hakkı, kadının kocanın mülkiyeti altında görülmesinin bir uzantısıdır. Zaten İngiltere’de kadınlar, 19. yüzyıl ortalarında bile, başka birçok yerde olduğu gibi, babalarının ve kocalarının mülkü sayılıyorlardı ve 1882’ye dek mülk edinme ve işletme hakkından yoksundular.* Eşit ücret yasası 1970’de;

-----------------------------------------

*Kadınların, kocalarının mülkü olarak görülmesinin belki de en çarpıcı örneği, gene İngiltere’deki “karı satışı” –wife selling- geleneğidir. Gelenek uyarınca, karısından kurtulmak isteyen ve boşanma olanağı olmayan ya da bu yolu pahalı bulan koca,  “karısı”nı açık arttırmaya çıkarır, ve kadın en yüksek fiyatı ödeyen erkeğe satılırdı.

“Karısı” üzerindeki mülk sahipliği hakkını daha da belirginleştirmek için, koca, karısının boynuna bir kayış takarak onu müzayede yerine götürürdü! Bu konuda bkz. Lawrence Stone, Road to Divorce:England 1530-1987, Oxford Univ. Press, 1992; S.Menafee, Wives for Sale, OxfordUniv. Press, 1981. Ayrıca, edebiyattaki bir yansıması için bkz. Thomas Hardy, The Mayor of Casterbridge (1886), 1975, Macmillan,s.32-36.


Cinsiyet  Ayrımcılığına son veren yasa 1975’de; evlilik içi tecavüzü yasaklayan yasa ise ancak 1991 yılında çıkmıştır. Bu açıdan bakıldığında, bizim Medeni Kanunu’muzda benzer değişiklikler içeren yeni tasarının henüz yasalaşmamış

olmasına her halde çok şaşırmamak gerekir.

        Liberalizm, bireyi, hiyerarşik örgütlenmeleri pekiştiren siyasal yapıların baskısından kurtarmayı amaçlayan bir toplumsal ve siyasal düzen oluşturur.  Liberal teoriye göre bireyler, toplumsal ilişkilerinden bağımsız olarak bazı haklara sahiptirler. Ama bu tür özgürleşimci formülasyonlar, hala, güçlü bir öğe olarak ataerkilliği içlerinde barındırmaya devam ederler. 19. Yüzyıl liberal düşüncesi, kamusal ve özel alanlar arasındaki vazgeçilmez ayrım temelinde, özgürlük alanının bireyin özel yaşantısında, aile içinde olduğunu varsayar. Kamusal alan hem zorunluluğun, hem de erkeklerin alanıdır. Burada bireyler (“erkekler” diye okumak gerekir) iradelerini özgürce kullandıkları anda, başkalarının iradeleri ve çıkarlarıyla çatışmak zorundadırlar. İşte devletin müdahalesi de, yalnızca bu çatışmanın önlenmesi için gereklidir. Buna karşılık birey (erkek), ailenin özel alanında özgürlüğünü kısıtsızca (kadınlar ve çocuklar üzerinde iktidara sahip bir “patriyark” olduğu için, devlet müdahalesinden bağımsız olarak) kullanabilir.

        Bu bağlamda, devlet; “birey”in haklarını, yaşamını ve mülkiyetini güvence altına almak üzere yasalar ve kurallar koyarken, yani kamusal alanda onun özgürlüğünü sınırlarken, özel alan  özgürlüğünü yaşadığı yer haline gelir. Bu da karşılığında, “birey”in, yurttaş ve aile üyesi olarak bölünmesine yol açar. İki alanın birbirine karşıt olarak kurgulanması ve kamusal yaşamın aile yaşamından  koparılmasıyla birlikte kadınların aile ve özel yaşam içinde konumlandırılması, bireysel erkeğin özgürlüğüne anlamını kazandıran  şeydir. Çok uzun bir süre boyunca kadınların sivil ve politik haklardan yoksun bırakılmış olmaları, yani kamusal alandan ve dolayısıyla da “yurttaşlığın” tanımından dışlanmış olmaları gerçeği, klasik “yurttaş” ve “birey” soyutlamalarının cinsiyet açısından nötr değil, tümüyle eril bir nitelik taşıdığını, fazla zahmete girişmeksizin kanıtlayabilmemizi sağlar. ( İngiltere’de, kadınların seçimlerde oy kullanmasını yasaklayan yasanın, 1832’de, liberal özgürlük anlayışının en itibarlı dönemini yaşadığı bir zamanda çıkarılmış olması hiç de rastlantı değildir.)

        Kamusal/özel alan ayrımı eski Yunan düşüncesinden ve onun polis (kamusal alan), ile oikos (hane) kavramlaştırmasından türetilir; polis, erkeklerin yönetim alanı, diğeri ise, kadınların ve çocukların yeri olan ev içidir .

        17. Yüzyıla gelindiğinde bu iki alan, hukuksal düzenlemenin uygun alanı (kamusal alan) ile hukuksal düzenlemeden “azade” olan (özel) alan olarak belirlenmişti. Böylece aile, hukuk açısından görünmez kılınmış ve “hukuktan özgürlüğün” cenneti haline gelmiş oluyordu. Ancak, teoride durum böyle olmakla birlikte, devletin özel alanı hiç düzenlemediği doğru olmadığı gibi, özel alanın özgürlüğü iddiası da bir mitos olmaktan ileri gitmez.

        Gene de, devletin gerçekten müdahale etmediği bazı “özel” sayılan durumlar yok değildir, ve devletin neyi düzenlemediği başlı başına anlamlıdır. Örneğin, aile içinde “reisliği” erkeğin görevi ve hakkı kabul eden Türk Medeni Kanunu, özel alanda erkeğin ataerkil iktidarına yasal zemin kazandıran devletin özel alana müdahalesini; buna karşılık evlilik içi tecavüz kavramına ne Medeni Kanun ne de Ceza Kanunu’nun  yer vermemesi de, devletin müdahale ve düzenleme hakkını kullanmamasını simgeler. Her iki yaklaşımın ortak paydası ise, erkek iktidarının korunmasıdır. Sonuç olarak, “hukuktan özgürlük”, ev içini bazen erkeğin “cennet”i yapsa bile, çoğu kez kadınlar ve çocuklar için cennetten çok, “terör kültürü”nün egemen olduğu bir cehennem söz konusudur.

        İnsan hakları kavramının ve teorisinin tarihsel bağlamı, yani bunların klasik liberal teori çerçevesinde ve Batılı mülk sahibi (ve elbette beyaz) erkekler tarafından ortaya atılmış olması, uzun bir süre, sivil ve siyasal  hakların ön planda bulunmuş olmasının nedenini de açıklar. Tarihsel olarak burjuvaziye özgü olan soyut hümanizmin indirgemeci mantığıyla genelleştirilen ve evrensellik iddiasını üstlenen “insan” soyutlaması, aslında insanlığın yalnızca bir bölümünü temsil eder ve bu nedenle de onun  “hakları” gerçekten evrensel değil,  kısmi haklardır. “Kadınların insan hakları” kavramının kendisi, başlı başına, bu evrensellik iddiasının sahteliğine yöneltilmiş bir eleştiridir. Elbette burada sorun, insan haklarının evrensel olarak geçerli olup olmadığının tartışılması değil, cinsler ve sınıflar üstü soyut ve sahte bir evrensellik anlayışının deşifre edilmesi. İnsan hakları konusunda cinslerüstü, “nötr” bir yaklaşım, yalnızca, “insan” kavramını “erkek” kavramıyla özdeşleştiren ataerkil anlayışı sürdürmeye ve pekiştirmeye yarıyor.

        Nitekim, liberal toplumsal sözleşmenin, siyasal hakları, doğaya gönderme yapmayan bir eşitlik anlayışıyla kurgulaması ile diğer yanda kamusal ve özel alanları kadın ile erkeğin “doğal” farklılığına dayandırarak ayırması, bu ataerkil yaklaşımın bir yansımasıdır. İşte bu nedenle, feminist hukukçular, liberal devletin “hukuken eril” olduğunu, hukuk ile toplum arasındaki ilişkide erkek iktidarının bakış açısını benimsediğini ileri sürüyorlar. Liberal devlet, tarihsel olarak, yerleşik hiyerarşileri sorgulayan  demokratik devrimci mücadeleler ile feodal devletin yerini almış olsa bile, kadınların insan haklarını orta çağların karanlığında bırakmayı yeğlemiştir. “Evi, İngiliz erkeğinin şatosudur” diyen İngiliz deyimi, bu iktidarın ataerkil ve feodal karakterini “veciz” bir biçimde ifade eder!
 

Kadınların insan hakları evrenseldir

        İnsan haklarına ilişkin egemen tanımlar, onları ilk ortaya atan ve dile getiren erkeklerin tanımları olsa ve kadınların deneyimleri (aynı zamanda da aşağı konumdaki pek çok erkeğin deneyimleri) bu tanımlardan dışlanmış olsa bile, insan hakları kavramı, tıpkı demokrasi gibi, ne tek bir grubun tekelindedir ne de durağandır. Giderek daha fazla insanın bu haklara sahip çıkması ve süreç içinde bunların anlamını, kendi ihtiyaç ve özlemlerini de içine alacak biçimde genişletmekte olmaları, insan hakları kavramının ve teorisinin bu dinamik niteliğine işaret eder. Nitekim, insan hakları hareketinin son kırk yılda gösterdiği yaratıcılık, bu hakların ırk ayrımcılığını,  sosyo-ekonomik hakları ve çevre haklarını içine alacak biçimde genişletilmesinde ifadesini buldu. Aynı şekilde kadınlar da, insan hakları kavramını, kadınların insan onurunu zedeleyen ve insanın yaşama, özgürlük ve güvenlik haklarını tehdit eden temel ihlalleri ve aşağılamaları kapsayacak biçimde dönüştürüyorlar. Yasa karşısında herkesin eşit olduğu anlayışıyla yetinmeyip cinsiyete dayalı iktidar ilişkilerinin eşitsizlikçi niteliğini ortaya koyan ve dolayısıyla da somut farklılıkları dikkate alan bir feminist haklar söylemi geliştirmek, hem teorik hem de pratik açıdan çok önemli.

        Haklar söyleminin kadınlar açısından güçlendirici yönü, özellikle uluslararası alanda belirgin; çünkü cinsiyet temelindeki ayrımcılığın yasaklanması uluslar arası hukukta yerini almış durumda ve uluslar arası hukuk, kadın haklarının insan hakları olduğunu açıkça kabul ediyor. Ne var ki, egemen  hukuk teorisinin kadın hareketi tarafından yükseltilen bazı hak taleplerini ancak yeni yeni kabul edip dikkate almaya başladığı da bir gerçek. Uluslararası hukuka 3. Dünyadan yöneltilen eleştirilerin ve çeşitlilik üzerine yapılan  vurguların feminist eleştiriler için felsefi bir zemin hazırladığı ve yolu açtığı söylenebilir. Bu, özellikle, ister kamusal isterse özel alanda yer alsın, kadınlara yönelik şiddetin yasal tanımlarının ve yaptırımlarının belirlenmesindeki yeni anlayışlarda kendini gösteriyor.

        Uluslararası hukukun kadınlar açısından yeniden yorumlanması, kadınlara aile içinde ya da  topluluk içinde, barış ya da savaş zamanında yöneltilen şiddetin kadınların fiziksel ve ahlaki bütünlüğüne ve insanlık onuruna saldırı olduğunun kabul edilmesini içeriyor. Bu açıdan, “kamusal” ile “özel” alanlar arasındaki yapay sınırların ortadan kaldırılması ve kültürel, dinsel ya da diğer geleneksel önyargılar çevresindeki sessizlik perdesinin yırtılması; böylece kadına yönelik aile içinde ve dışındaki dayağın, tecavüzün, dulların yakılmasının, kadın sünneti gibi cinsel amaçlı sakatlamaların vb. açıkça insan hakları ihlalleri olarak tanınması ve cezalandırılması yönünde atılan adımlar can alıcı bir önem taşıyor.

        Birleşmiş Milletler’in 1979’da özel bir sözleşme (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi-CEDAW) ile “kadınların insan hakları”nın özgüllüğünü tanımış olması, işte bu önemli adımlardan biri. Liberal haklar teorisinin eksikliklerine ve özellikle evrensellik vaadini tutmamasına yöneltilen eleştiriler, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra gelişen uluslararası insan hakları hukukuna yansıdı. 1948’de kabul edilen BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, insan haklarını geniş bir biçimde tanımlar ve tüm insanların insanlık onuruna saygı gösterilen bir dünya vizyonunu temsil eder. Kadınlar hakkında özel olarak fazla bir şey söylemese de, 2. Madde, ayrım gözetilmeksizin herkese aynı hak ve özgürlüklerin tanınmasını güvence altına alır. Bu açıdan, “ayrım yapmama” (nondiscrimination)  liberal ilkesine dayanır.

        Aynı ilke, diğer uluslararası belgelerde de yer alır ( Uluslararası Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesi, Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi; ve üç bölgesel sözleşme: Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi;Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi; ve Afrika İnsan ve Halklar Hakları Şartı). Bütün bu belgeler, cinsiyet ayrımcılığını yasaklamaktadır; ne var ki, genel ilkelerin kadınlar açısından yeterli koruma sağlamadığı düşüncesiyle BM Genel Kurulu 1979 yılında Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’’ni (CEDAW) kabul etti. (Daha önce de benzer bir biçimde, 1949 tarihli Savaş Zamanında Sivil Halkın Korunmasına İlişkin Cenevre Sözleşmesi  kabul edilmiş, ama gene özel bir koruma sağlamak gereksinmesiyle 1974’de Acil Durumlarda ve Silahlı Çatışmalarda Kadınların ve Çocukların Korunması Bildirgesi benimsenmişti.)

        Kadınlara karşı ayrımcılığı yasaklayan sözleşme de, esas olarak “ayrımcılık yapmama” ilkesini benimsemekte, ancak bu hukuksal normu kadınlar açısından geliştirmektedir. Sözleşme, kadına ve erkeğe eşit muameleyi içeren ve genellikle erkeğe yapılan muameleyi ölçüt olarak alan cinsiyet açısından nötr bir yaklaşımın ötesine geçerek kadınlara yönelik ayrımcılığın özgül niteliğine yanıt veren bir hukuksal yaklaşıma sahiptir. Kadınlara yönelik ayrımcılığın kapsamlı ve sistemli niteliğini  ortaya koyması ve ayrımcılığın “her türlü biçimi”nden söz ederek  kadın-erkek eşitsizliğinin toplumsal nedenlerinin de dikkate alınması gereğini içermesi bakımından, önceki insan hakları sözleşmelerinden daha ileri bir tutum almakta ve böylece kadınların karşılaştıkları ayrımcılığın özel niteliğine ve farklılığına yanıt verebilmektedir. Farklılığın dikkate alındığı bu yaklaşım, Sivil ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’ne devletlerin uyup uymadığını izlemek için kurulmuş olan BM İnsan Hakları Komitesi’nin yayınladığı Genel İlkeler’in 18.si ile de uyum içindedir. Bu ilkeye göre, “eğer  farklı muamele için kullanılan ölçütler makul ve objektif, ulaşılmak istenen amaç da Sözleşme’ye göre meşru ise, farklı muamele, ayrımcılık anlamına gelmez.”[3]

        1993 yılındaki Viyana Dünya İnsan Hakları Konferansı, kadınların insan haklarının tanınması yönünde bir diğer önemli adım oldu. Özellikle, kadın hakları ile dinsel aşırılık arasında oluşan/oluşabilecek olan karşıtlığa dikkat çekmesi önemliydi. Viyana Eylem Programı ayrıca, 1979 Sözleşmesi’nin en zayıf taraflarından biri olan, devletlerin koyduğu çekincelerin kaldırılmasını ve uygulamanın sürekli gözden geçirilmesini tavsiye etti. Kadın gruplarının taleplerine yanıt veren Viyana Konferansı, “kadınların bütün insan haklarından tam ve eşit olarak yararlanmalarını sağlamanın” hükümetlerin ve BM’nin öncelikli  görevleri arasında olduğunu da belirtti.
 

Devlet, ev içindeki sistemli şiddete tarafsız kalamaz

        Gene 1993’de BM Genel Kurulu, Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması Bildirgesi’ni kabul ederek önemli bir adım daha attı. Bildirge’nin 1. Maddesi, “kadınlara yönelik şiddet”i şöyle tanımlıyor: “İster kamusal ister özel alanda işlensin, kadınlara fiziksel, cinsel ya da psikolojik zarar ya da acı veren ya da vermesi muhtemel olan herhangi bir cinsiyet-yanlı şiddet eylemi ya da bu tür eylemlere ilişkin tehdit, baskı ya da özgürlükten keyfi bir şekilde yoksun bırakma.” 2. Maddenin (a) ve (b) bentlerinde kadınlara yönelik şiddet eylemleri tek tek sayılmakta ama şiddetin bunlarla da sınırlı olmadığı belirtilmekte, 3. bentte ise devlet tarafından işlenen ya da göz yumulan fiziksel, cinsel, psikolojik şiddetten söz edilmektedir.

        Bu sonuncu madde özellikle önemli, çünkü kamusal alanda olduğu kadar özel alanda da kadına yönelik şiddetin önlenmesinden ve cezalandırılmasından devleti sorumlu tutuyor. Kadınların özel  alanda ya da kültürel bağlamda karşılaştıkları hak ihlallerinde devletin sorumluluğunun olmadığı varsayımı, bu tür ihlallerin doğrudan aktörü özel kişiler olsa bile, ihlalin devletin göz yumması, hatta bazı durumlarda teşvik etmesiyle gerçekleştiğini gözlerden saklamaya hizmet edebiliyor.

        Kamusal/özel alan ayrımı, çoğu zaman, kadınlara uygulanan ayrımcılığı meşrulaştırmak ve ev/aile içinde cereyan eden insan hakları ihlallerini kamusal denetimden korumak için kullanılıyor. Bu konuda, insan hakları savunucuları da geri duruyor ve özel alanda özel kişilerin yol açtığı başka ihlallere – kölelik, ırk ayrımcılığı vb.- karşı çıkmada ve devletlere baskı yapmada duraksamazken, aynı duyarlığı aile içi şiddet, cinsel istismar, namus cinayeti vb. konularda göstermiyorlar. Bunlar, kültürel gelenekler ya da ulusal egemenlik adına haklı çıkarılabiliyor. Nitekim kadınlar, kültür adına öne sürülen savlarla hakları en fazla ihlal edilen ve bu ihlallerin de gene aynı nedenle görünmez kılındığı toplumsal grupturlar. Daha çok yakın bir tarihte, Türkmenistan’da devletin nüfus politikasını uygulamak için İslami kültürel değerler gerekçe gösterilerek erkeklerin çok eşliliği yasalaştırıldı; buna karşı mücadele yükselten bir insan hakları kuruluşu biliyor musunuz?
 

Eşitlik; insan hakları ve demokrasinin kalbinde yer alır

        Kadın hakları, evrensel, bölünmez, ve birbirleriyle karşılıklı ilişki içinde olan insan haklarıdır. Bu nedenle, ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel bütün bir haklar alanını kuşatırlar. Ve gene aynı nedenle, kadın hakları, tek başına, yalıtılmış bir biçimde ele alınamaz; bu haklar, ancak, onları çevreleyen toplumsal, ekonomik ve siyasal koşulların elverişli kılınmasıyla hayata geçirilebilir. İşte bu bağlamda kadın hareketleri, demokrasinin kadın haklarıyla ilişkisinin bilincinde olarak demokratik kurumların geliştirilmesi ve toplumsal yaşamın her alanında demokratik değerlerin geçerli kılınması için mücadele ediyorlar. Çünkü, demokrasinin uygulanmasını ve gelişmesini engelleyen etkenler ile kadın haklarının ihlal edilmesine yol açan etkenler, aynıdır.

        Bu açıdan Avrupa Konseyi’nin tutumu ve kararları ileri bir örnek oluşturuyor. Avrupa Konseyi, özel bir Kadın-Erkek Eşitliği Komitesi oluşturmuş durumda ve yalnızca yasal değil, de facto eşitliği sağlamanın; üye ülkelerin bağlı olduğu temel ilkelerin, yani çoğulcu demokrasi, hukuk devleti ve insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı ilkelerinin, “kalbinde” yer aldığını savunuyor.

        Avrupa Konseyi’nin tutumu, demokrasi ile cinsiyet eşitliği arasında temel bir özdeşlik kurması açısından gerçekten dikkate değer:

“Toplumun değişmez öğelerinden biri, kadınlar ve erkekler tarafından oluşturulmuş olmasıdır. Kadınlar, erkeklerle birlikte, içinde yaşadıkları toplumun örgütlenmesini ve işleyişini, topluluğun çıkarını gözetecek biçimde, belirleme hakkına sahip olmalıdırlar. İnsan haklarının korunmasına yönelik başlıca uluslararası belgelerde ve birçok Avrupa ülkesinin anayasalarında insan varlığının eşit değerinden ve onurundan söz edilse bile, çeşitli yapılarda ve süreçlerde devam eden kadınların (aileden başlayıp bütün bir karar alma mekanizmasına yayılan)de facto eşitsizliği durumu, çoğulcu demokrasinin gerçek anlamda kurulmasını engellemektedir. Kadınların ve erkeklerin toplumun işleyişinde eşit sorumluluk üstlenmeleri, gerçek demokrasinin ve daha adil bir topluma ulaşmanın ön koşulu olarak kabul edilmelidir.”[4]

        Ancak, demokrasi ile insan haklarının özdeş değil, birbirini güçlendiren olgular olduğu da unutulmamalı. Demokrasiye ve insan haklarına bağlılığın zayıf olduğu ülkelerde, kadınlar, baskıcı ve sömürücü toplumsal-ekonomik koşullar altında eziliyorlar. Din ve kültür adına uygulanıp meşrulaştırılan pratikler, kadınları ikincil bir konumda tutuyor ve aile içi ilişkilerde hak eşitliğini sağlayacak ve kadınların durumunu iyileştirecek yeniden yapılanmaları da engelliyor. Kadınlar üzerindeki baskıları kaldırma yönünde harcanan çabalar, iktidar yapılarındaki yerleşik güçlerden gelen direnmeyle karşılaşıyor. Din, ulusal egemenlik, ya da ulusçu ideolojiler, kadınların haklarının inkarı için gerekçe olarak kullanılabiliyor. Oysa, kadınların insan hakları koşulsuzdur ve din, kültür ya da geleneksel pratikleri aşar; ve kadınların hakları için mücadele etmek, aynı zamanda, daha eşitlikçi ve demokratik bir dünya yaratılması için de mücadele etmektir.

 

*İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi  Siyaset Bilimi Anabilim Dalı öğretim üyesi

 

 

Kaynakça:

Le Moniteur Universal gazetesi, 19 Kasım 1793; akt. Christian Biet, vd., XVIIe-XVIIIe Siecle.

Fatmagül Berktay, “Eşitliğin Ötesine”,; “Kadın İnsan mıdır?”,“Sıra Adalet Ahlakında”, Kadın Olmak, Yaşamak, Yazmak, Pencere Yayınları, İstanbul, 1998 (3.baskı) .

“Kadınların İnsan Hakları ve Türkiye”, Çağdaş Toplum Değerleri, der. Jale Baysal, ÇYDD yayınları, İstanbul, 1996.

“Yeni Bir Yurttaşlık Anlayışına Doğru”, Kadınlar Olmadan Asla, der. Zeynep Göğüş, Sabah yayınları, İstanbul, 1998.

“Cumhuriyet’in 75 Yılına kadınlar Açısından Bakmak”, 75 Yılda kadınlar ve Erkekler, der., Ayşe Berktay, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 1998.

Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, Metis yayınları, İstanbul, 1996 (2. Baskı 2000)

Jacques Bouineau, “Fransa’da Devrim Döneminde Yurttaşlar ve Yurttaşlık”, Dersimiz Yurttaşlık,  Haz. Turhan Ilgaz, İstanbul, 1996.

Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, Metis, İstanbul,1994.

J. Mitchell ve Ann Oakley, der., Kadın ve Eşitlik, Pencere yayınları, İstanbul , 1998.

Carole Pateman,”Kardeşler Arası Toplumsal Sözleşme”, Sivil Toplum ve Devlet, der., John Keane, Ayrıntı yayınları, 1993.

Galina Serebryakova, Fransız Devriminde Kadınlar, Evrensel Basım Yayın, 1998


 

[1] John Stuart Mill, The Subjection of Women, Everyman Library, 1970 (1869), s.238.

[2] Marquis de Condorcet, “Sur L’admission des Femmes au droit de cite”, 1790; akt. J.Mitchell, “Kadın ve Eşitlik”,  der. J. Mitchell ve A. Oakley, Kadın ve Eşitlik, Pencere Yayınları, 1998, s.37.

[3] UN doc. CCPR/C/21/REV.1/ Add.1, parag. 13 (1989)

[4] Conference on Equality Between Women and Men in a Changing Europe, Proceedings, Council of Europe, 1992.