Ernest Hemingway
(1899 - 1961)
Kısa öykünün ustası sayılan Amerikalı yazar Ernest Hemingway, izlenimlerini
ve deneyimlerini kuru, kısa bir stille aktarmaya çalıştı. Yazarın yapıtlarının
konusu başlıca aşk ve ölümle insanın hayattaki başarısızlığından ibarettir.
Amerikan edebiyatındaki Redskin, Tough Boy gibi, tüm bir yaratıcılık anlayışını,
sporcu, avcı, asker portreleriyle dile getirerek başarıyla temsil etti.
Kuralları titizlikle belirlenmiş bu geniş düşsel evren, ne gerçekçi yazımın
kesinliğini, ne de Amerikan edebiyatına insanlığın durumunu anlatma olanağı
veren geniş boyutlu simgeselliği dışlar. Hemingway'in çok boyutlu bir ilgi alanı
olması ve buna sıkı sıkıya bağlı kalması, yapıtlarının, geçek bir psikolojik
çözümleme yerine ucuz kahramanlığa yer veren, yüzeysel bir nitelik taşıdığını
düşündürür.
Doktor bir babayla opera şarkıcısı bir annenin oğlu olarak 21 Temmuz 1899'da Şikago yakınlarında Oak Park'ta dünyaya gelen Hemingway, burada beş kardeşiyle birlikte büyüdü ve 1917'ye kadar okula devam etti. Adını, babası ve de amcasının adlarından almıştı. Çocukluğunda annesinden müzik dersleri aldı. Tutkulu bir sporcu olan Hemingway, henüz öğrenci gazetesinde çalışırken gazeteci olmaya kararlıydı. İlk makalelerini lise yıllarında okul gazetesi olan Trapeze’de yayınladı. Yazılarında daha çok Ring Lardner etkisi gözlemleniyordu. 1917 yılında liseyi bitirdi. Lisenin ardından ailesinin isteğinin tersine üniversiteye gitmek yerine Kansas City Star adlı gazetede muhabir olarak göreve başladı.18 yaşında Kansas City Star gazetesinde başladığı eğitimini, I. Dünya Savaşı'nda Kızılhaç örgütüyle birlikte sağlık memuru olarak İtalya'ya gitmek üzere bıraktı.
Avrupa'da ilk olarak vardığı şehir Paris oldu. Orduda bir süre normal bir
görevli olarak çalışmasının ardından ambulans şoförlüğüne geçti. 8 Haziran 1918
de birkaç adım ilerisinde patlayan bir Avusturya topu yüzünden ağır şekilde
yaralandı. Yardım etmeye çalıştığı İtalyanlardan bir tanesi ölürken diğeri
bacaklarını kaybetti. Aynı olay esnasında başka yaralı bir İtalyan askerini
cepheye taşımaya çalışırken bacaklarından yaralandı. Yaşananların ardından
İtalyan gazetelerinde kahraman olarak ilan edilip, İtalyan hükümeti tarafından
Gümüş Onur Madalyası ile ödüllendirildi. Hemingway bu olayı bir
mektubunda arkadaşına şu şekilde anlatıyordu: "Bazen savaşta ön saflarda
büyük bir gürültü duyarsın, ben de aynı gürültüyü duydum; ardından ruhumun sanki
bir mendilin cepten çekilişi gibi benden çekildiğini hissettim. Son olarak ise
ruhumun bir bütün halinde tekrar bedenime döndüğünü fark ettim ve de o andan
itibaren benim için ölüm yoktu."
Ağır bir şekilde yaralanan Hemingway, iyileştikten sonra piyade birliğine gönüllü olarak katıldı. Savaşta yaralanınca ölüm korkusuyla tanıştı; bu konu bütün yapıtlarında öne çıkar.
Hemingway bu olayların ardından Milan’da bir hastanede tedavisini tamamlarken hemşire Agnes von Kurawsky ile tanıştı. Bu da onun ölümsüz eserlerinden olan "Silahlara Veda" ( A Farewell to Arms ) adlı eserini yazmasını sağladı. Tekrar Amerika’ya dönen yazar ailesinin iş bulması için yaptığı baskılara rağmen sakatlığından dolayı ordunun verdiği parayla bir yıl kadar işsiz olarak yaşadı. Daha sonra eşi Hadley Richardson ile tanıştı ve evlendi.
IN OUR TIMES
Hemingway, 1920'de evlendiği Hadley Richardson ile birlikte Toronto Star
Weekly gazetesi için dış ülke muhabiri olarak Avrupa yolculuğuna çıktı. Paris
yıllarında birçok yazarla tanıştı. Kendisine yavaş yavaş da olsa bir isim
yapmaya çalıştı ama 1923 yılında eşinin hamile olduğunu fark edince çocuklarının
Kuzey Amerika da doğması için Amerika’ya döndüler. 1924 yılında ilk çocukları
doğdu. Hemingway ailesi 1924’te tekrar Paris’e döndü. Birlikte bir çocuk sahibi
olduğu ilk eşinden 1924'te boşandı. İkinci evliliğini gazeteci Pauline Pfeiffer
ile yaptı (iki çocuk) ve 1940'ta boşandı. 1921'de Türk-Yunan savaşında savaş
muhabiri olarak bulundu. Bir yıl sonra da Mussolini'nin Roma'ya yürüyüşünü
anlattı. Amerikalı yazar Gertrude Stein ile arkadaş olunca Hemingway edebiyata
yönelmeye heveslendi. Bunun ilk semeresi In Our Times (Zamanımızda, 1924) adlı
kısa öykülerden oluşan bir kitaptı. Hemingway burada izlenimlerini sade, açık
bir dille aktarmaktadır. Yapıtlarının amacı, yüzeyin altındaki gerçeklere
ulaşmaktı.
A FARERVELL TO ARMS
1925-1929 yılına kadar olan dönemde Hemingway kendi yazarlık yıllarının en güzel örneklerini verdi. Bu yıllarda hiç tanınmayan bir yazarken birden bire dünyanın en ünlü yazarları arasında girdi. İlk basılan romanı olan "Güneş de Doğar" (The Sun Also Rises) adlı kitabı bu yıllarda basıldı. "Güneş de Doğar" adlı eserinde savaş yorgunu bir askerin anılarını anlatan Hemingway 1929 yılında basılan "Silahlara Veda" adlı eseri ile çok büyük yol kaydetti. "Silahlara Veda"’da yaralı bir askerin savaşta bir hemşireye duyduğu aşkı dile getiriyordu. Bu romanında kahraman hem yaralanıyor hem de hamile olan sevgilisinin ölümüne dayanmaya çalışıyordu. Hemingway böylelikle savaşında anlamsızlığına değinmeyi amaçlıyordu. "Güneş de Doğar"da, savaşta aldığı yaralar yüzünden çocuk yapma yeteneğini ve hayatın bir anlam taşıdığına ilişkin inancını yitiren bir Amerikalının öyküsünde "Lost Generation" (Yitik Nesil) denilen neslin (20'li yıllarda Paris'te bulunan umutsuzluğa kapılmış Amerikalı edebiyatçılar) havası yansıtılmaktadır. Ulusal fanatizme karşı bir suçlama olarak algıladığı A Farewell to Arms (Silahlara Veda, 1929) adlı romanı çok büyük bir başarı kaydetti.
POLİTİK KONULAR
İspanya'ya yaptığı bir yolculuk esnasında Death in the Afternoon (Öğleden
Sonra Ölüm, 1931) adlı romanı yazdı. Burada Hemingway için tutku haline
gelmiş olan boğa güreşine ve bu güreşlerin ülkesine saygı gözler önüne serilir.
Afrika turunu 1935'te The Green Hills of Africa'da (Afrika'nın Yeşil Tepeleri,
1935) anlattı. Bir yıl sonra İspanya İç Savaşında Cumhuriyetçilerden yana tavır
aldı. Ayrıca savaşı anlatan belgesel bir filmin senaryosunu hazırladı: The
Spanish Earth (İspanya Toprağı, 1938). Hemingway, 1939'da Küba'ya
taşındı. Bir yıl sonra gazeteci Martha Gallhorn ile evlendi (1944'te
boşandılar). Dördüncü evliliğini 1946'da Mary Welsh ile yaptı.
Yine 1940 yılında For hom the Bell Tolls (Çanlar Kimin İçin Çalıyor) adlı başarılı romanı çıktı. 1943'te filme alınan bu romanda Amerikalı kolej doçenti Robert Jordan, İspanya İç Savaşında bir gerilla birliğiyle birlikte stratejik açıdan önemsiz bir köprüyü havaya uçurur. Birlikte savaştığı Maria'ya aşık olan Jordan, Franco'cu birliğin saldırısına uğrayıp yaralanır ve ölür. Aşkı ve ölümü anlatan bu yapıtta artık bireyin menfaatleri odak noktasını oluşturmaz. Hemingway toplum adına sorumluluk üstlenmeyi kabul eder. Bu düşüncesini 1942'de girdiği Amerikan deniz kuvvetlerinde uygulamaya koydu. İstila birliklerinin muhabiri olarak 1944'te Fransa çıkartmasına ve Paris'in kurtuluşuna katıldı.
NOBEL ÖDÜLÜ
Büyük bir başarı kaydedemeyen Across the River and into the Trees (Irmaktan
Öteye ve Ağaçların İçine, 1950) adlı Venedik romanından sonra, 1952'de
Hemingway'ın başyapıtı The Old Man and the Sea (İhtiyar Adam ve Deniz)
yayınlandı. Bu kısa romanın kahramanı Kübalı balıkçı Santiago, 84 kez boşuna
denize açıldıktan sonra kocaman bir kılıç balığı yakalar. Bu başarısının sevinci
içinde yakaladığı balığı teknesine bağlayarak evine doğru yelken açar. Balığı
yolda köpekbalıkları tarafından yenilip bitirildiği halde Santiago ertesi günü
yine denize açılır. İnsan hayatına dair bu sade parabol insanın boşuna başarı
peşinden koşusunu simgeler. İnsanın doğaya karşı savaşına öldürme gereksinimi
egemendir. Birey tüm yenilgilere karşın yeniden yaşam savaşına döner. Hemingway
1953'te Pulitzer Ödülünü aldıktan sonra 1954'te Nobel Edebiyat Ödülüne layık
görüldü. Arteriyosklerozlu tutkulu avcı Hemingway yedi yıl sonra, 2 Temmuz
1961'de, 61 yaşında, Ketchum/Idaho'da kendisini avcı tüfeğiyle vurarak yaşamına
son verdi.
ESERLERİ:
Savaş sürekli bir esin kaynağıdır (Silahlara Veda [A Farewell to Arms], 1929; [The Fifth Column and the First Forty-nine Stories], 1938; Çanlar Kimin İçin Çalıyor [For Whom the Bell tolls], 1940; Irmağın Ötesi [Across the River and into the Trees], 1950) ve savaş konusu, av ve serüven öykülerinde (Afrika'nın Yeşil Tepeleri [The Green Hills of Africa], 1935; İhtiyar Adam ve Deniz [Old Man and the Sea], 1952) ele aldığı aşk, moral gücü ve yalnızlık konularıyla birleşir. Öykü türü ([Men without Women], 1927; Ya Hep Ya Hiç [To Have and Have not], 1937), günlük yaşamın tekdüzeliğinde bunalım anlarını saptama olanağı verir. 20'li yılların sürgününü anlatan Güneş de Doğar [The Sun Also Raises], 1926 ve Paris Bir Şenliktir [A Moveable Feast], 1964 adlı yapıtlarında yazarın gizli ruhsal zayıflıklarıyla kırılganlığının düşsel evrenini ortaya koymak için seçilen yollar sergilenir. Boğa güreşlerine ilişkin olarak [Death in the Afternoon], 1932 yılına ait bir yapıtıdır