Wolfgang
Amadeus Mozart
(1756 - 1791)
Otuzaltı
yaşını doldurmadan yeryüzünden ayrılan bu yüce müzik dehası için ağlayanların
sayısı, ölümünü izleyen yıllarda pek fazla değildi. Zamanla,
verimindeki şaşırtıcı zenginlik, melodilerindeki olağanüstü güzellik,
tekniğindeki akıl almaz ustalık ve eserlerindeki derin anlam anlaşıldıkça
bu vakitsiz kayıp önem kazanmakta, müzik sanatıyla en ufak ilişki
kurabilenleri bile düşündürmektedir.
Mozart için şöyle bir yorum yaparlar; "Nereden geldiğine akıl erdirmek güçtür. Elde ölümsüz eserleri ve istihza ile örülü mektupları var. Mezarı bilinmez, resimleri birbirine hiç benzemez. Düşüp kırılan alçı maskı bile bulunamadı. Bir başka gezegene gidiyordu, yolu dünyamıza düştü, insanları mutlu etmek için besteledi; umut, neş'e ve iyimserlik dağıttı, otuzaltı yıl süren konukluğu sona erince yine geldiği gibi gitti."
|
"Mozart müzik
sanatında ulaşılmazlığın simgesidir. Şiirde Shakespear'in olduğu
gibi. Onun sanat evreninde belirişi açıklanması olanaksız bir
mucizedir."
J.W.Goethe |
27 Ocak 1756'da Avusturya'da Salzburg şehrinde doğdu. Babası Leopold Mozart, Salzburg Başpiskoposluğu Saray Orkestrası'nda keman çalan, bir çok besteler ve keman için bir metod yazan bir müzikçiydi. Oğlu Wolfgang üç yaşına geldiği zaman kendisinden beş yaş büyük olan kızkardeşi Maria Anna (Nannerl)'ın çaldığı klavsen parçalarını belleğine yerleştirip kendi kendine çalmaya başlayınca ondaki mucizevi özelliği farketti, hele bir gün minik Wolfgang'ın eline geçirdiği bir nota kağıdına daha kullanmayı bile beceremediği kocaman tüy kalemle konçerto çiziktirdiğini görünce, ona ciddi olarak klavsen dersleri vermeye başladı.
Gerçekten de Wolfgang'ın iyi bir
müzikçi olmak için doğuştan
olağanüstü özellikleri vardı; kulağı
bir kemanda bir notanın sekizde bir kadar akort düşüklüğünü farkedecek
derecede hassastı ve çirkin seslere, gürültülere karşı tepkisi ise baygınlık
geçirecek ölçüde şiddetlenebiliyordu.
Zaman geçtikçe Mozart'ın müzik yanında aritmetik ve resime de yeteneği olduğu ortaya çıkıyordu. Çevrede bu harika çocuğa karşı ilginin artması üzerine, babası bu erken doğan güneşten faydalanmak, çocuklarının sayesinde para ve şöhret sağlayabilmek için, oğlunu ve kızını yanına alarak Avrupa kentlerini dolaşmaya, konserler vermeye başladı. Wolfgang klavsen, keman ve org çalmadaki ustalığıyla, her şeyden fazla doğaçtan çalışlarıyla dinleyicilerini hayrette bırakıyordu. Müzik aletlerini çalmakta gösterdiği kolaylığa denk bir kolaylıkla beste de yapmaya başladı. Beş yaşında menuet, yedi yaşında konçerto ve sekiz yaşında senfoni meydana getirdi.
|
"Melodi, öğrenilmez, hissedilir". Baba Mozart, "Gel,
Mozart" dedi, "seninle biraz ıslık çalalım". |
Yaşamının ilk oniki yılında babası ve kızkardeşi ile birlikte konserler vererek boydan boya dolaştığı Avrupa'da geçtikleri her kentte hayranlık ve ilgi topladı, saraylarda krallar ve kraliçeler önünde çaldı. Soylular, her defasında yeni bir eserle ortaya çıkan harika çocuk Wolfgang'ı dinlemek için yarıştılar, çağın ünlü ressamları Mozart'ların portre ve resimlerini yaptılar.
O günlerde Wolfgang'ı dinleyen ünlü düşünürler Voltaire ve Goethe, bu küçük çocuğun bir gün sanatının en büyük ustaları arasına katılacağından emin olduklarını söylediler.
Ondört yaşında iken, ilk opera eseri "Lucia Silla" Milano'da çalındığı zaman Mozart kendini opera sahnelerine de, üstelik operanın vatanı İtalya'da, kabul ettirmiş bulunuyordu. Papa tarafından kabul edilerek ona, o güne kadar sadece büyük ustalara layık görülen "Altın Mahmuz" nişanı ve şövalyelik beratı verildi.
Mozart, bilinci salt şarkı ve müzikten oluştuğu için kendisini o günlerdeki bu ihtişamlı olayların cazibesine kaptırmadı; sadece besteleri ile uğraştı, bu uğraşını durmadan inatla, ısrarla yürüttü.

|
Yirmibeş yaşına kadar rahat ve huzur görmeden o kentten bu kente dolaştı, han köşelerinde barındı, bazen yiyeceksiz kaldı, kar ve yağmur yağarken atlı yolcu arabalarında titreyip durdu. Bu meşakkatli yolculuklar esasen sağlıksız ve zayıf olan bünyesini oldukça yıprattı. Mozart'ın hayret uyandırıcı; bir başka yönü de birbiri ardına geçirdiği tifo, çiçek ve mafsal romatizması gibi o zamana göre ölümcül olan hastalıkları atlatması, ama buna rağmen ürün vermeye devam etmesi ve keyfini hiç bozmamasıdır. Ablası Nannerl onun bu yolculuklarında "Ben ülkesini teftişe çıkan küçük bir kralım" diyerek kendince bir eğlence yarattığını, geçtikleri kasaba ve köylere bir takım uydurma adlar taktığını anlatır anılarında. Kariyeri, onur ve şan yönünden parlak biçimde sürmesine rağmen maddi durumunu düzeltmedi. Yaşamı boyunca sonu gelmeyen para sıkıntısı çekti. Ona övgüler yağdıran krallar bile hasis davrandılar. Sadece dersler vererek ve halk konserleriyle yetinerek hayatını kazanmaya çalıştı. Mozart'ın otuzaltı yaşını
doldurmadan 5 Aralık 1791'de Viyana'da öldü. Cenazesi fakir cenazeler
için uygulanan biçimde kaldırıldı. Mezarının nerede olduğu ise
bilinmemektedir. Söylenenlere göre, Mozart'ın tanıdığı insanlar
arasından sadece altı kişinin katıldığı katedraldeki cenaze duasından
sonra bu küçük kafile şiddetli yağmur nedeniyle mezarlığa kadar
tabuta eşlik edemeyince cenaze aceleye getirilerek dilenciler için ayrılan
bir mezara gömüldü. En fenası, bütün araştırmalara rağmen bu
mezarın yeri öğrenilemedi, tabutun nasıl olup ta sahipsiz kaldığı
ise ölüm sebebi gibi hiç bir zaman anlaşılamadı. İyimserliği ve
Toleransı Engin İnsan
Mozart yaşamı boyunca, bencil saray entrikacılarının ve
kendini beğenmiş soyluların, nihayet parlak kariyerini kıskanan
rakiplerinin zalimane, aşağılayıcı davranışlarıyla çok sık
olarak karşılaştı. Çağının müzik eleştirmenleri de onlardan
geri kalmadı.
Gösterişe ve bohem hayatın gündeminde bir numara olmaya düşkün
aristokratlar Mozart gibi eşsiz bir hazineye sahip olmak ve bu sayede
muhitlerinde üstünlük sağlayabilmek için ondan sadece kendilerine
hizmet etmesini istediler. Ne var ki, özgür bir ruha sahip alan
Mozart'ın direnişleri karşısında olmadık zalimliklere başvurdular.
Opera evlerinin perde arkasındaki siyasetini belirleyen
saray entrikacılarının uşağı olan müzik eleştirmenleri ise onun
müziğini melodi ve armoni süsleri bakımından gereğinden fazla
zengin buluyorlar ve bunun soyluların salon gevezeliklerine iyi bir fon
müziği olamadığını söyleyerek onu sanatının yolunda yıldırmaya
çalışıyorlardı.
Gerçekten de Mozart'ın müziği, o çağın müzik
dinleyicilerinin, hele aristokratların, anlayış düzeyini aşan özel
anlatımlar taşıyordu.
Ancak, Mozart uğradığı zalimce saldırılar karşısında
hiç bir zaman yılgınlığa düşmedi. Acısını her zaman alçak gönüllü
davranışlar ve daima gülen yüzü ile maskeledi.
Ayrıca, babasının sanat yolundaki yönlendirmelerine karşı
masum ayaklanmaları, hüsranla neticelenen ilk aşkı ve evliliği de
sorunlar çıkardığı halde ümitsizliğe kapılmadı. Çoğu zaman dostluktan uzak, soğuk bulduğu çevrelerde uğradığı hayal kırıklıklarına ve çektiği yalnızlık acısına rağmen, iyimserliğini yitirmedi ve insanlara olan sevgisini eksiltmedi. Kısaca, Mozart kısa süren ömründe mutluluğu, şöhreti, acıyı, sevilmeyi ve nefret edilmeyi olabildiğince yaşadı. Fakat o, bütün bu olayların kendi iç dünyasında yarattığı sevinci, acıyı, öfke ve isyanı, bilinci salt müzikten ibaret olduğu için, sürekli besteler üretmeye yönelterek bu şekilde kişiliğini olgunlaştırmak ve insanlığa güzel sesler sunmak yolunda bir imkan olarak kullandı. Başka bir deyişle, tanrı ve doğa ona sadece şan ve müzikten ibaret olan bir bilinç armağan etmiş, o da yaşadığı olaylar içinde bir fani için mukadder olan zafiyetlere düşerek bu bilinci kirletmemiş, onu tüm insanlığın yararına en güzel şekilde kullanabilmeyi başarmıştır.
|
Mozart,
beş yaşındayken bir piyano konçertosu bestelemişti. Bu o kadar güçlü
bir eserdi ki hiç bir piyanist çalamıyordu. Gerçekten üstün bir
kabiliyet... Mozart'ın da çenesinde
sakallar çıkmaya başlamıştı. Çocukluk devresini geçirmiş, olgun
bir delikanlı havasına girmişti. Artık insanların birbirlerine ne
kadar az değer verdiklerini de öğrenmişti. Çocukluğunun o zafer,
alkış, öpücük dolu günleri de çoktan sona ermişti. Salzburg
Piskoposluğunda ayda yirmi beş Mark ücretle orkestra şefi olarak |
||||||
|
Günün
birinde Mozart'ın hayallerinin gerçekleşmesi için bir ümit belirdi.
Zengin bir Kont, genç besteciyi Münih'e davet etmişti. Mozart burada
bir Alman operası besteleyecekti. Böylece bir ulusal tiyatronun doğması
için ilk adım atılacaktı. Mozart, bu teklifi pek beğendi. Hemen
zihninden bir hesap yaptı. Yılda dört opera besteleyecek, bir kaç yüz
dolar kazanacaktı. Genç besteci, bir süre neşesini kaybetmedi. Fakat ne yazık ki Kont, bu projeyi gerçekleştirebilmek için baş vurduğu zengin dostlarının hepsinden red cevabı almış, proje de suya düşmüştü. Bunun üzerine Mozart müzik derslerine dönmek zorunda kaldı. Maddi sıkıntılarının yanı sıra Ausburg'daki hayatına bir türlü alışamamıştı. Bir iki aşk macerasıyla oyalandıktan sonra Mannheim'e hareket etti. Tatlı güney rüzgarlarının estiği bu şehirde Mozart kendine yeni arkadaşlar bulmakta gecikmedi. Koro şefinin kızı Rosa Cannbich ile de pek iyi anlaşıyordu. Mozart bu genç kız için bir sürü eser besteledi. Bu arada Aloysia Weber ile tanışması genç adamın hayatının akışının değişmesine yol açtı. Artık Mozart, Aloysia'dan başkasını düşünemiyordu. Şan öğrenimi yapmakta olan genç kız bir süre sonra İtalya'ya gidip çalışmalarına orada devam edecekti. Mozart da Aloysia'nın peşinden İtalya'ya gitmeye niyetleniyordu. Fakat baba Mozart oğlunun bu isteğine karşı koydu. Bir mahalle kızının peşinden İtalya'ya gidilir miydi hiç? Mozart her şeyden önce kendi geleceğini düşünmeliydi. Bu kızla evlenip fakir bir müzisyen olarak bir tavan arasında hayatının en güzel yıllarını tüketmesi doğru muydu? Hayır, değildi. Mozart evlenmeyip, Paris'e gidecek, orada müzik tahsiline devam edecekti. Tahsilini yaparken müzik dersleri vererek geçimini sağlayabilirdi. Annesini de Paris"e götürürse daha rahat yaşayabilirdi. Birden
bestecinin talihi dönmüştü. Doğu saraylarından birinde geçen
operayı halk pek beğenmişti. Artık herkes bu güzel eserin dahi
bestecisinden bahsediyordu. Fakat maalesef Mozart bu operasından
da para yerine bol bol SONA
DOĞRU... |
Ö z g ü r R u h l u M o z a r t :
Bir saray müzisyeninin oğlu olarak aristokrat ve saraylılar
çevresi içinde dünyaya gelen Mozart, içinde feodal düzene karşı gerçekte
nefret besliyordu. Feodal düzene karşı içinde duyduğu ayaklanmalar müziğine
de yansımış, bu nedenle ona "müziğin Voltaire'i" denmiş,
18. yüzyılın zarif eleştirici zekası olarak kabul edilmiştir.
18. yüzyılda, kelimenin en doğru anlamıyla büyük ve
derin düşünürler olan müzisyenler uşak giysisi içinde soyluların
bir hizmetkarı olarak çalışırlardı ve hizmetinde oldukları feodal
aristokrasiden, statüsü bir ahçınınkinden pek de yüksek olmayan bir
zenaatkar ve hizmetkar muamelesi görürlerdi. Böyle bir dönemde
Mozart'ın yirmibeş yaşında Salzburg Başpiskoposu Kont Colleredo'nun
hizmetinden çekilmesi, "sanat tarihinin başarısızlık
bildirisi" olarak yorumlanır.
Kutsal Roma İmparatorluğu'nun güçlü prenslerinden biri
olan Başpiskoposa göre müzik hala feodal idi, müzisyen ise üniformalı
bir uşak ya da masa hizmetçisi düzeyinde birisiydi. Buna karşılık
Mozart, kendini bir sanatçı, bir düşünür. insan haklarına sahip bir beşeri
varlık olarak görmekteydi.
Özgürlüğüne düşkün Mozart, hizmetinden ayrılmak
kararını bildirmek için Kont Colleredo'nun yanına gittiğinde ondan
beklemediği bir hakaretle karşılaşmış, babasına yazdığı mektupta çok
üzüldüğü bu olayla ilgili olarak şöyle demiştir: 'Artık
Salzburg Sarayının hizmetinde değilim ve hayatımın en mutlu gününü yaşıyorum.
İnsanları onurlu ve soylu yapan kalbidir. Kont değilsem de içimde bir sürü
konttan daha çok soyluluk var."
Ünlü "Figaronun Düğünü" adlı
oyunu bestelemesi için kapısını çaldıkları zaman sıcak bir ilgi göstermesinde
ve büyük opera anıtını bestelerken coşkun bir ilhama kapılmasında
eserin konusunun etkisi vardır. Çünkü "Figaronun Düğünü"
o çağ için devrimci bir eserdir; Louis XVI'e soyluluğun çöküşünü
haber vermiştir. Baş kahramanı Figaro bir soylu değil, bir soylunun hizmetçisidir.
Daha önce oyunu Fransa kralı XVI.Louis gibi yasaklayan II.Joseph operasına
ses çıkarmamıştır; kuşkusuz, eserin bestecisi Mozart olduğu için.
Ö l ü m v e M o z a r t :
Ölümü daima "yaşamın son amacı",
"insanın en yakın arkadaşı" olarak yorumluyordu. Sanatçı
olarak Mozart, bu dünyanın insanı değilmiş gibi görünür. Ailesine
yazdığı kimi mektuplarda kendisini yeryüzünde hep bir konuk gibi duyduğunu
belirtmiştir.
Ölümünden önceki son beş yıl içinde Mozart'ın hummalı
bir biçimde birbirinden ünlü şaheserlerini peşpeşe yarattığı görülür.
Sanki ömrünün uzun olmayacağını farketmişcesine yoğun bir çalışmadır
bu. "Figaronun Düğünü", "Don Giovanni";
"Cosi Fom Tutte" ve "Sihirli Flüt" operalarını,
"Prag" ve "Jupiter" gibi büyük
senfonilerini, son piyano konçertolarını ve nihayet yaşamının en
dokunaklı ve en anlamlı eseri olan "Requiem"i bu dönemde
bestelemiştir.
Requiem'in ilginç bir öyküsü vardır. Öykü şöyledir:
1791 yılı, Mozart "Sihirli Flüt" operası
üzerinde çalışmaktadır. Temmuz ayında bir gün, koyu gri elbiseli genç
bir adam Mozart'ın evine gelir ve ona imzasız bir mektup verir. Mektupta
bir Requiem (Ölüler Duası veya Ölüm İlahisi) bestelemesi
istenmektedir. Karşılığında dolgun bir ücret teklif edilmiş, fakat bir
şart öne sürülmüştür; Mozart Requiem'i ısmarlayanın kim olduğunu araştırmayacaktır.
Requiem'i ısmarlayan esrarengiz kişi, ileride kendisinin
olduğunu iddia edeceği eserleri besteletmek adetinde olan bir konttu. Fakat
bu esrarlı sipariş o sırada hastalık ve ölüm düşünceleri içinde
bulunan Mozart'ı derinden etkilemiş siparişi veren esrarengiz adamın,
kendi ölüm duasını yazarak ölüme hazırlanmasını bildirmek için
ahretten gelen bir haberci olduğu inancına saplanmıştı. Bir gün eşine "Yakında
öleceğim, bundan eminim" demiştir. Bir yıl önce de dostu J.
Haydn'ı Londra yolculuğuna uğurlarken gözyaşı dökmüş ve bir
daha göremeyeceğini söylemiştir.
Sihirli Flüt'ü tamamladıktan sonra, kendi ölümüyle günden
güne daha fazla yakınlık duyduğu Requiem üzerinde ölümle randevusuna
yetişme aceleciliği içinde ölesiye çalıştı. Fakat gücünün de
günden güne eksildiğini farkediyordu. Mozart o çağda Avrupa'nın sanat çevrelerinde
yaygın "Sifilis" hastalığına tutulmuş, yaşamı boyunca
türlü hastalıklar geçirmiş olması ve son yıllarda ölüm duygusuna kapılması
nedeniyle direnci zayıflamıştı. Requiem üzerinde daha fazla çalışamayacağını
anladığı gün, öğrencisi Süssmayer'e eseri nasıl tamamlamayı tasarladığını
açıklar ve artık onunla birlikte çalışmaya başlar.
Ömrünün son üç haftası içinde giderek şiddetlenen ateşi
onu nihayet ölümle buluşturdu.1791 yılının 4 -5 Aralık günü
gece yarısından sonra son nefesini verdiğinde Requiem'in "Lacrimosa"
bölümüinün dokuzuncu mezüründe kalmıştı.
Mozart, ölüm ve ölümsüzlüğün yaşamın ta kendisi
olduğuna inandı. Hep ölüm anını düşündü ve ömrünü boşa harcamadı.
Ölümü alın yazısı idi fakat, ölümsüzlüğünü kendisi yazdı;
kendisini en büyük tabiat kanunu olan çalışmaya adadı. Doğanın
kendisine armağan ettiği üstün yeteneği, üretici gücü insanlığın
hizmetinde kullandı. Kalbi insan sevgisi ve hakikat ışığı ile doluydu ve
onu insanlara sundu. Ölümün gölgesi altında bile, asırların ötesine
seslenecek eserler üretti. İnsanların kalplerini ısıtan, gönüllerini
rahatlatan bu eserleriyle ölümsüzlüğe erişti sonsuza uzanan ışık
oldu.
Mozart'ın Müzik
Anlayışı ve Müziğinin Özellikleri :
Onsekizinci yüzyılın ortalarından beri müzik alanındaki
harikalardan söz ederken "Yeni bir Mozart" deyimini
kullanmak adet olmuştur. Yeni bir Mozart deyimi, hem doğuştan üstün bir
yeteneği, hem de verimli bir yaratıcılık gücünü ifade etmektedir. Ne
var ki, şimdiye kadar gerçekten ikinci bir Mozart yetişmiş değildir.
Mozart kısacık bir ömür için inanılmayacak kadar çok
eser yarattı. Ludwig von Köchel'in kataloğundan sayısının 626'yı
bulduğu görülen bu eserlerin çoğunluğunu klasik müziğin hemen her çeşidindeki
anıtsal örnekler oluşturmaktadır. 49 senfonisi, 20 kadar opera ve 20 kadar
da piyano konçertosu vardır.
Bu büyük ustanın günümüze kadar yansıyan müzik anlayışı
ve müziğinin niteliği, on sekizinci yüzyıla "Mozart Mucizesi"
damgasını vurdu. Mozart mucizesi, derin görüşlü sayısız uzmanın
araştırmalarına rağmen büyük bir olasılıkla hiç bir zaman tam bir aydınlığa
kavuşturulamayacak, sihir gücünün esrarı sürüp gidecektir. Kesin olarak
söylenebilecek tek şey, dehasının sentetik ve evrensel olduğu, müzik
dilinin de uluslararası bir değer taşıdığıdır.
Mozart, en çeşitli, hatta birbirini tutmayan etkileri şaşılacak
bir kolaylıkla, ahenk içinde birleştirmiştir. Eserlerinde antik çağların
polifonisini, Orta ye Kuzey Almanya'nın barok müziğini, İtalyan operasının
yeni katkılarını, Viyana Mannheim okullarının çalgı müziği tekniğini
ve o zamanki Fransız müziğinin özelliklerini bağdaştırmayı bilmiştir.
Romantizmin ilk belirtilerini taşımakla beraber Mozart her şeyden önce İtalyan
operasından türeyen melodi anlayışına bağlı bir sanatçıdır. Hiç bir
müzikçi onun kadar, eserlerinde inişli çıkışlı, sevinçli ve hüzünlü
bir yaşamın kararsızlıklarını yansıtmamıştır.
Ortaya çıkardığı her yeni eserini dinlerken tabiatın bu
harika çocuğuna hayranlığı daha da büyüyen ünlü düşünür Goethe,
O'nun yeteneği ve müziği hakkında, "Tanrı ve doğanın yüzüyle
karşımıza çıkan, dolayısıyla kalıcı ve sürekli olan eylemleri doğuran
üretici gücün dışında nedir üstün yetenek? Mozart'ın bütün
besteleri işte bu nitelikleri taşır; onlar da, kuşaktan kuşağa etkili
olan ve yakın bir zamanda tükenecek gibi gözükmeyen yaratıcı bir güç
var" demiştir.
Pekiyi, Mozart Tanrı'nın kendisine armağan ettiği bu
yaratıcı gücü nasıl etti de, etkisi çağları aşan şaheserlerini ürettiği
o erişilmez doruğa çıkardı?
Onsekizinci yüzyılda müzik sanatında büyük değişiklikler
oldu. Önceki yüzyılın özenilmiş şekiller ve desenler içinde gelişen,
süslü ayrıntılardan ibaret ve ifade ağırlığından yoksun eski "Barok"
geleneğinden sıyrılan müzik, yeni anlayışla, insanın gerçek mücadele
dünyasını yansıtan bir araç olarak gelişti. Kuşkusuz bu gelişmede Büyük
Fransız Devrimi' ni doğuran düşüncelerin etkisi büyük olmuştur.
Bu yeni müziğin, armonik hareket, dinamik ritimsel
kontrastlar üzerine kurulu bir biçimi vardı. Bu yeni biçimler senfoni,
uvertür, konçerto, sonat ve yaylı çalgılar dörtlüsüdür. (İki kemanla
bir viyola ve bir çellodan oluşan)
Melodi bu müziğin biçiminde birincil durumda idi ve müziğe
duygusal renkler katan değişik armonilerle destekleniyordu, halk şarkısı
ve halk dansı da zengin biçimde kullanılıyordu.
Gerçekte bu yeniliklerin kökleri, daha önceki ve daha az
tanınmış bestecilerdir. Fakat J. Haydn ve L.V. Beethoven'ın yanı sıra
Mozart, bu yeniliklerin müzik dünyasına egemen olmasını sağlamıştır.
Genç Mozart, hocası J.Haydn'ın da katkısıyla, gerçek
bir dünyada gerçek insanların hareket ve duygusal dramlarını yansıtmayı
gaye edinen yeni müzik anlayışının zengin olanaklarını çok iyi görüp
değerlendirdi; zengin armonileme ve orkestra egemenliği gibi getirdiği
yenilikler yanında, çok daha geniş bir yapı dizesi içinde ifade ağırlığını
ve değerliliğini belirginleştirme tekniğini ustalıkla kullanmak
suretiyle, bu yeni akımın günümüze kadar gelen ölümsüz eserlerini
yarattı. Müziğinde dehası, nükteciliği, hüznü ve hırsı anlam buldu.
Mozart'ın tanrısal seslerle ördüğü ölümsüz eserleri,
yoğun olarak SEVGİ, NEŞE, COŞKU ögelerini taşımakta, insanları
birbirine yaklaştıran DOSTLUK ve KARDEŞLİK duygusunu coşturmaktadır.
Mozart'ın müziği, içinde taşıdığı anlamları kendi
sihirli notaları ile kalplerde duyurur. Mozart hayranlarının, "Fakat
Mozart başkadır, onun işi kalplerledir. En küçük bir melodisi bile hemen
kalbin yolunu bulur" demeleri de bu yüzdendir.
Mozart'ın yaşamı ve müziği üzerinde çalışmalar yapan
Çek asıllı Amerikalı müzik bilgini Paul NETTL'in dediği gibi, "Mozart
insanlığa fırtınalı ruhları sakinleştiren, acılan gideren, monoton ve
melankoli dolu zamanı güzelleştiren, insanlara sevinç veren, onlara güzel
duyguları aşılayan müziği ile hizmet etmiştir."
Mozart insanları ölçüsüz derecede seviyordu ve bu
sevgisini onlara bıraktığı ses anıtlarıyla kanıtladı. Bu ses anıtlarında
üzerinde yaşadığımız dünyanın gerçek anlamını yani İNSAN SEVGİSİ'ni
göstermeye çalıştı. "Sevgi, dostluk ve müzikle oluşur. O da,
bilgi sahibi, duygu sahibi olmayı gerektirir, yaşamın üstün düzeyine
ancak böylelikle varılabilir" diyordu.
Mozart, bütün eserlerinde GÜZELLİK ve SEVGİ'yi daima ön
plana çıkarmıştır. Bir çok bestesini çocukluğunda oynayamadığı
oyunların özlemini gidermek, tadına varabilmek için adeta onları birer çocuk
oyunu yerine koyarak yapmıştır.
Eserlerinin hepsinde yalınlık ve dinginlik egemendir. Bu özellik,
eserlerindeki şekil mükemmelliği ile öz derinliği arasındaki harikulade
ahenkten ileri gelir. Mozart müziksel ifadede durmadan daha zengin, daha
derin ve daha yeni olmaya çalışmıştır. İşte Mozart müziğinin bu
dokusu, insan ruhunda Nettl'in de belirttiği etkileri yaratan sihirli gücü
ortaya çıkarmaktadır.
Piyano için yazdığı eserlerde, melodi zenginliği, olağanüstü
aydınlık ve ince bir yapı göze çarpar. Armoni ve melodi yalınlığı içinde
soylu, ama çeşitlilik kapsayan bir ruh zenginliğine erişilmiş olduğu görülür.
Mozart, "melodi müziğin özüdür" diyordu.
Bu yüzden eserlerinin hepsini, dinleyen kalpleri ışıltılarıyla aydınlatacak
olan tarifsiz güzellikteki melodilerle bezendirmiştir.
Mozart'ın doyulmaz güzellikte ses dantelleriyle dokuduğu
anıtsal eseri "Don Giovanni"yi büyük Alman ozan ve
bestecisi Hoffmann, "Operaların operası" diye över
ve pek çok müzik eleştirmeni, tarihçisi ve uzmanı da hak verir bu yargıya.
Gerçekten de, bu esere türleri arasında belirli bir yer
bulmak güçtür. Mozart'ın dram anlayışı ve estetik görüşü yanında,
derin anlam ve simgeler taşımaktadır. Eserde Mozart'ın kendi insancıl
inancından esinlenmiş bir çabaya yöneldiği ileri sürülür. İşte bu özelliği,
"Don Giovanni"yi yüzyılların ötesine itecek, Goethe gibi
güç beğenen bir dehaya "müziğin karakteri Don Giovanni gibi
olmalı. Faust'u yalnızca bir Mozart besteleyebilir" dedirtecektir.
Eserin uvertürünü, Mozart son anda, ilk temsilden bir önceki
gece sabahlayarak yazmış uykuya dalmamak için eşi Constanze'dan yanında
durmasını ve dans etmesini istemiş.
Neden böyle olmuştur? Çünkü, kafasındakileri daha kağıda
dökmeden önce bestenin bitmiş olması, Mozart'ın belli başlı bestecilik
özelliğidir. Müziğini notaya geçirmesi Q'nun için yalnızca mekanik bir
iştir. Dolayısıyla bu işi daima son ana bırakmayı tercih etmiştir.
Eserlerinin çoğu, uzun süreli tasarım ve değerlendirmelerin ürünüdür.
Bunları, çok sevdiği bilardoyu oynadığı sırada bile, aceleyle kaleme
aldığı olmuştur. Bu tutumunu, O'nun sanata karşı gevşek davrandığı
biçiminde değerlendirmek yanlış olur. Zira, en hızlı yazdığı
zamanlarda bile, el yazısı o kadar açık, seçik ve düzgündü ki, daha
sonra temize çekme gereğini hissetmemiştir.
T ü r k M ü z i ğ i v e
M o z a r t :
Mozart için Türklerin ayrı bir önemi vardır, Türkler için
de Mozart'ın. Mozart Türklerle, müzik ve töreleriyle gençlik çağlarından
başlayarak ilgilenmiştir.
Osmanlıların Viyana'yı kuşatmaları sırasında ve sonrasında,
Avrupalılar, özellikle de Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun yurttaşları
Türklerle yakın ilişkilere girmiştir. Kuşatma dağılıp Viyana
kurtulunca, daha önce korkulan düşman artık merak konusu olmaya başlamıştı.
Osmanlı giysileri hem erkekler, hem de kadınlar arasında moda olmuş,
Mozart'ın da tiryakisi olduğu Türk kahvesi Viyanalıların yaşamına bir
daha çıkmamak üzere girmiştir. Mehter takımının vurmalı ve üflemeli
çalgıları da Avrupa askeri bandolarını etkilemiş, mehter müziğinden
Mozart başta olmak üzere çok sayıda besteci yararlanmıştır.
Türklerle ilgili konular müzikli sahne oyunlarının en gözde
malzemesi durumuna gelmiş ve bu gelişme 18. yüzyılda Avrupa'da "Türk
Operası" akımını yaratmıştır. Bu akımın sayısı yüzü
aşan örnekleri arasında en ölümsüz olanı ise Mozart'ın 'Saraydan
Kız Kaçırma" adlı eseri olmuştur.
Korsanlar tarafından kaçırılarak Osmanlı sarayına ya da
paşa konağına satılan bir Avrupalı genç kızın
vatanındaki sevgilisi
tarafından bin türlü hile ve desiseye başvurularak kaçırılması
temasını işleyen "Saraydan Kız Kaçırma" operası,
Mozart'ın Türk müziği motiflerine ve harem hikayelerine olan ilgisinin bir
ürünüdür. Bu ünlü eser, Mozart'ın yeni yerleştiği Viyana'da kendisine
duyulan hayranlığın artmasına, imparatorun gözüne girmesine ve Alman
operasının İtalyan stilinin egemenliğinden bir ölçüde kurtulmasına yol
açmıştır.
Mozart'ın Türk müziğinin ritmik, ezgisel ve tınısal özelliklerine
duyduğu ilgi sadece operalarla sınırlı kalmadı. Dünyanın 'Türk
Marşı' diye adlandırdığı ünlü eser, Mozart'ın en sevilen
eserleri arasındaki yerini bu yüzyılımızda da korumaktadır. "Türk
Marşı" aslında K.V. 331 La major piyano sonatının "Alla
Turca" başlıklı son rondo bölümüdür. Benim de çok sevdiğim
bu eserle ilginç bir anım vardır: Memuriyetim nedeniyle Almanya'da bulunduğum
sırada, sürekli olarak klasik müzik yayını yapan bir radyonun dinleyici
istekleri programını izlerken, orada taksi şoförlüğü yaparak hayatı
kazanmakta olan bir vatandaşımızın taksisinden radyoyu arayıp bu eserin
çalınmasını istemesi ve spikerin bunu büyük bir heyecanla, "İşte
çok önemli bir istek! Şimdi dinleyeceğiniz güzel melodilerin kaynağından
anlamlı bir dilek!" diye anons etmesi beni derinden etkilemiştir. Görüldüğü
gibi, farklı iki ulusun ve kültürün çocuklarına bu ortak heyecanı
duyurtan şey gerçekte, "Mozart müziği her kuşakta türlü parıltılarla
ışıldayan saf altına dönüştü. Onun evrensel düzenle tınlayan müziği,
er geç yeryüzü ruhuna katılarak, ruhtan ruha geçerek dünya karmaşasının
bitimine yardım edecektir." diyen Alman müzik bilgini Alfred
Einstein'ı da haklı çıkartan, bu müziğin etkileri asırları aşan ve tükenecek
gibi görünmeyen evrensel anlatım gücünden ve uluslararası niteliğinden
başkaca nedir ki?
Ölümünden bu yana geçen iki asırlık zaman içinde, her
kuşak onun eserlerinde bir başka anlam ve güzellikler bulmuştur.
Eserlerindeki derin anlam ruhlara işledikçe Mozart'ın insanlığa yardımı
daha da önem kazanacaktır.