Wolfgang Amadeus Mozart
(1756 - 1791)

Otuzaltı yaşını doldurmadan yeryüzünden ayrılan bu yüce müzik dehası için ağlayanların sayısı, ölümünü izleyen yıllarda pek fazla değildi. Zamanla, verimindeki şaşırtıcı zenginlik, melodilerindeki olağanüstü güzellik, tekniğindeki akıl almaz ustalık ve eserlerindeki derin anlam anlaşıldıkça bu vakitsiz kayıp önem kazanmakta, müzik sanatıyla en ufak ilişki kurabilenleri bile düşündürmektedir.

Mozart için şöyle bir yorum yaparlar; "Nereden geldiğine akıl erdirmek güçtür. Elde ölümsüz eserleri ve istihza ile örülü mektupları var. Mezarı bilinmez, resimleri birbirine hiç benzemez. Düşüp kırılan alçı maskı bile bulunamadı. Bir başka gezegene gidiyordu, yolu dünyamıza düştü, insanları mutlu etmek için besteledi; umut, neş'e ve iyimserlik dağıttı, otuzaltı yıl süren konukluğu sona erince yine geldiği gibi gitti." 

"Mozart müzik sanatında ulaşılmazlığın simgesidir. Şiirde Shakespear'in olduğu gibi. Onun sanat evreninde belirişi açıklanması olanaksız bir mucizedir."

J.W.Goethe

27 Ocak 1756'da Avusturya'da Salzburg şehrinde doğdu. Babası Leopold Mozart, Salzburg Başpiskoposluğu Saray Orkestrası'nda keman çalan, bir çok besteler ve keman için bir metod yazan bir müzikçiydi. Oğlu Wolfgang üç yaşına geldiği zaman kendisinden beş yaş büyük olan kızkardeşi Maria Anna (Nannerl)'ın çaldığı klavsen parçalarını belleğine yerleştirip kendi kendine çalmaya başlayınca ondaki mucizevi özelliği farketti, hele bir gün minik Wolfgang'ın eline geçirdiği bir nota kağıdına daha kullanmayı bile beceremediği kocaman tüy kalemle konçerto çiziktirdiğini görünce, ona ciddi olarak klavsen dersleri vermeye başladı.

Gerçekten de Wolfgang'ın iyi bir müzikçi olmak için doğuştan olağanüstü özellikleri vardı; kulağı bir kemanda bir notanın sekizde bir kadar akort düşüklüğünü farkedecek derecede hassastı ve çirkin seslere, gürültülere karşı tepkisi ise baygınlık geçirecek ölçüde şiddetlenebiliyordu.

Zaman geçtikçe Mozart'ın müzik yanında aritmetik ve resime de yeteneği olduğu ortaya çıkıyordu. Çevrede bu harika çocuğa karşı ilginin artması üzerine, babası bu erken doğan güneşten faydalanmak, çocuklarının sayesinde para ve şöhret sağlayabilmek için, oğlunu ve kızını yanına alarak Avrupa kentlerini dolaşmaya, konserler vermeye başladı. Wolfgang klavsen, keman ve org çalmadaki ustalığıyla, her şeyden fazla doğaçtan çalışlarıyla dinleyicilerini hayrette bırakıyordu. Müzik aletlerini çalmakta gösterdiği kolaylığa denk bir kolaylıkla beste de yapmaya başladı. Beş yaşında menuet, yedi yaşında konçerto ve sekiz yaşında senfoni meydana getirdi.

"Melodi, öğrenilmez, hissedilir". Baba Mozart, "Gel, Mozart" dedi, "seninle biraz ıslık çalalım".

Baba Leopald Mozart Salzburg Piskoposunun maaşlı müzikçisiydi.  Anne Mozart ise şehrin en güzel kadınıydı. Küçük W.A. Mozart, inanılmayacak kadar piyano çalıyordu. Komşular bu çocuğun kulaklarının büyülü olduğuna inanıyorlardı.

Daha okumayı öğrenmeden  ses tonlarını birbirinden ayırmasını öğrenmiş, kulağına gelen bir melodiyi piyanoda aynen çalarak herkesi şaşırtmıştı. 

W.A. Mozart'ın gözleri yüzüne göre çok büyüktü. Salzburg halkı Baba Leopold Mozart'a ikide bir : Oğlunun bu koca gözleri neler görüyor? diye
sorarlardı, aldıkları cevap da : "Onlarda deha pırıltıları var. İnsana bakarken "ben şiir yazamam, resim yapamam, ama müzik besteleyebilirim" diyorlar. "Ben müzikçi olarak doğmuşum" olurdu.

Şu W.A. Mozart, pek garip bir çocuktu. Günde belki yüz kere annesiyle babasının boynuna sarılır, onu sevip sevmediklerini sorardı. Baba, şaka olsun diye sevmiyorum derse, o iri gözler hemen yaşarıverir, dudakları üzüntüyle titremeye başlardı. İnsan böyle bir çocukla nasıl başa çıkabilir?

Onun kalbinin yaralarını neyle sarabilir? O kadar duygulu, bir çocuktu ki, davul gürültüsünden bile rahatsız olurdu.

Yaşamının ilk oniki yılında babası ve kızkardeşi ile birlikte konserler vererek boydan boya dolaştığı Avrupa'da geçtikleri her kentte hayranlık ve ilgi topladı, saraylarda krallar ve kraliçeler önünde çaldı. Soylular, her defasında yeni bir eserle ortaya çıkan harika çocuk Wolfgang'ı dinlemek için yarıştılar, çağın ünlü ressamları Mozart'ların portre ve resimlerini yaptılar.

O günlerde Wolfgang'ı dinleyen ünlü düşünürler Voltaire ve Goethe, bu küçük çocuğun bir gün sanatının en büyük ustaları arasına katılacağından emin olduklarını söylediler.

Ondört yaşında iken, ilk opera eseri "Lucia Silla" Milano'da çalındığı zaman Mozart kendini opera sahnelerine de, üstelik operanın vatanı İtalya'da, kabul ettirmiş bulunuyordu. Papa tarafından kabul edilerek ona, o güne kadar sadece büyük ustalara layık görülen "Altın Mahmuz" nişanı ve şövalyelik beratı verildi.

Mozart, bilinci salt şarkı ve müzikten oluştuğu için kendisini o günlerdeki bu ihtişamlı olayların cazibesine kaptırmadı; sadece besteleri ile uğraştı, bu uğraşını durmadan inatla, ısrarla yürüttü.



Yirmibeş yaşına kadar rahat ve huzur görmeden o kentten bu kente dolaştı, han köşelerinde

 barındı, bazen yiyeceksiz kaldı, kar ve yağmur yağarken atlı yolcu arabalarında titreyip durdu. Bu meşakkatli yolculuklar esasen sağlıksız ve zayıf olan bünyesini oldukça yıprattı.

Mozart'ın hayret uyandırıcı; bir başka yönü de birbiri ardına geçirdiği tifo, çiçek ve mafsal romatizması gibi o zamana göre ölümcül olan hastalıkları atlatması, ama buna rağmen ürün vermeye devam etmesi ve keyfini hiç bozmamasıdır. Ablası Nannerl onun bu yolculuklarında "Ben ülkesini teftişe çıkan küçük bir kralım" diyerek kendince bir eğlence yarattığını, geçtikleri kasaba ve köylere bir takım uydurma adlar taktığını anlatır anılarında.

Kariyeri, onur ve şan yönünden parlak biçimde sürmesine rağmen maddi durumunu düzeltmedi. Yaşamı boyunca sonu gelmeyen para sıkıntısı çekti. Ona övgüler yağdıran krallar bile hasis davrandılar. Sadece dersler vererek ve halk konserleriyle yetinerek hayatını kazanmaya çalıştı.

Mozart'ın otuzaltı yaşını doldurmadan 5 Aralık 1791'de Viyana'da öldü. Cenazesi fakir cenazeler için uygulanan biçimde kaldırıldı. Mezarının nerede olduğu ise bilinmemektedir. Söylenenlere göre, Mozart'ın tanıdığı insanlar arasından sadece altı kişinin katıldığı katedraldeki cenaze duasından sonra bu küçük kafile şiddetli yağmur nedeniyle mezarlığa kadar tabuta eşlik edemeyince cenaze aceleye getirilerek dilenciler için ayrılan bir mezara gömüldü. En fenası, bütün araştırmalara rağmen bu mezarın yeri öğrenilemedi, tabutun nasıl olup ta sahipsiz kaldığı ise ölüm sebebi gibi hiç bir zaman anlaşılamadı.

İyimserliği  ve  Toleransı   Engin   İnsan

Mozart yaşamı boyunca, bencil saray entrikacılarının ve kendini beğenmiş soyluların, nihayet parlak kariyerini kıskanan rakiplerinin zalimane, aşağılayıcı davranışlarıyla çok sık olarak karşılaştı. Çağının müzik eleştirmenleri de onlardan geri kalmadı.

Gösterişe ve bohem hayatın gündeminde bir numara olmaya düşkün aristokratlar Mozart gibi eşsiz bir hazineye sahip olmak ve bu sayede muhitlerinde üstünlük sağlayabilmek için ondan sadece kendilerine hizmet etmesini istediler. Ne var ki, özgür bir ruha sahip alan Mozart'ın direnişleri karşısında olmadık zalimliklere başvurdular.

Opera evlerinin perde arkasındaki siyasetini belirleyen saray entrikacılarının uşağı olan müzik eleştirmenleri ise onun müziğini melodi ve armoni süsleri bakımından gereğinden fazla zengin buluyorlar ve bunun soyluların salon gevezeliklerine iyi bir fon müziği olamadığını söyleyerek onu sanatının yolunda yıldırmaya çalışıyorlardı.

Gerçekten de Mozart'ın müziği, o çağın müzik dinleyicilerinin, hele aristokratların, anlayış düzeyini aşan özel anlatımlar taşıyordu.

Ancak, Mozart uğradığı zalimce saldırılar karşısında hiç bir zaman yılgınlığa düşmedi. Acısını her zaman alçak gönüllü davranışlar ve daima gülen yüzü ile maskeledi.

Ayrıca, babasının sanat yolundaki yönlendirmelerine karşı masum ayaklanmaları, hüsranla neticelenen ilk aşkı ve evliliği de sorunlar çıkardığı halde ümitsizliğe kapılmadı.

Çoğu zaman dostluktan uzak, soğuk bulduğu çevrelerde uğradığı hayal kırıklıklarına ve çektiği yalnızlık acısına rağmen, iyimserliğini yitirmedi ve insanlara olan sevgisini eksiltmedi.

Kısaca, Mozart kısa süren ömründe mutluluğu, şöhreti, acıyı, sevilmeyi ve nefret edilmeyi olabildiğince yaşadı. Fakat o, bütün bu olayların kendi iç dünyasında yarattığı sevinci, acıyı, öfke ve isyanı, bilinci salt müzikten ibaret olduğu için, sürekli besteler üretmeye yönelterek bu şekilde kişiliğini olgunlaştırmak ve insanlığa güzel sesler sunmak yolunda bir imkan olarak kullandı. Başka bir deyişle, tanrı ve doğa ona sadece şan ve müzikten ibaret olan bir bilinç armağan etmiş, o da yaşadığı olaylar içinde bir fani için mukadder olan zafiyetlere düşerek bu bilinci kirletmemiş, onu tüm insanlığın yararına en güzel şekilde kullanabilmeyi başarmıştır.

 

Mozart, beş yaşındayken bir piyano konçertosu bestelemişti. Bu o kadar güçlü bir eserdi ki hiç bir piyanist çalamıyordu. Gerçekten üstün bir kabiliyet...

Çocuğu alıp uzun bir Avrupa turnesine çıkarmalı, küçük kız kardeşini deberaber götürmeli, zira o da bir dahi çocuktur. Bu iki dahi çocuk sayesinde
cepleriniz parayla dolup taşar. Müzikseverler bu iki küçük şeytana her halde bayılacaklar, onları hediye ve  sevgi yağmuruna tutacaklardır....

Baba Leopold Mozart, bunları önceden düşünüp iki çocuğunu Münih'e götürdü. Avusturya Kraliçesi Maria Theresa'nın huzurunda konser vermelerini sağladı. Münih'den sonra Heidelberg'e gittiler. Küçük Mozart'ın parmakları orgun tuşları üzerinde sanki gezinmiyor, uçuyordu. Dinleyiciler onu iyice dinleyebilmek için nefes almaktan bile çekiniyorlardı. Baba Mozart çocuklarını Frankfurt'a götürüp ünlü şair Goethe ile tanıştırdı. Sonra da Fransa'ya gittiler. Madam Pompadour'un maiyetindeki asilzadeleri eğlendirmek için konserler verdiler. Londra'ya, Hollanda'ya gittiler. İmparatoriçeler, dahi çocukları kucaklayıp öpüyorlar, krallar onları ayakta alkışlıyorlardı. Mozart, dünyanın  dokuzuncu harikasıydı. Büyük Sebastian Bach'ın oğlu da birçok ünlü müzikçinin hayatının son yıllarında bile küçük Mozart kadar müzik bilgisine sahip olmadığını söylemişti.

 Mozart'ın   ne de kocaman kafası vardı. Narin vücuduna göre fazlaca büyük sayılırdı.  Mozart ailesinin dostları küçük oğlanın akıllılığını anlata anlata bitiremiyorlardı. Küçük Mozart, biraz büyüdükten sonra İtalya'ya gitti. Burada müzik kabiliyetini geliştirip,yeni eserler besteleyecekti.  Ünlü bestecilerin vatanında Mozart sihirli melodileriyle herkesi coşturmasını bilmişti.  Bestelediği operaların oynandığı tiyatrolar her gece müzikseverlerle dolup taşıyordu. Üstelik daha çocuk sayılacak yaştaydı.  Opera bestelemek  ona hiçte zor gelmiyordu.  

Sonra hafızası o kadar kuvvetliydi ki... St. Peter Katedralinde söylenmesi adet olan Miserere isimli kutsal eserin notalarını yazmak yasaklanmıştı. Fakat Mozart'ın kulağı öylesine kuvvetli idi ki, bu eseri bir dinleyişte notalarını ezbere yazıverdi. Papa da çocuğun bu başarısı üzerine ona şövalye ünvanı verdi. Bologna'daki Filarmoni Derneği de yirmi yaşından küçük olanları üye yapmamak için prensibinden vazgeçerek Mozart'ı derneğe üye yaptı.

Mozart, Kral Mitridates'in hayatını anlatan operasını bu sıralarda bestelemişti. Eser pek beğenildi. Dinleyiciler, küçük besteciye büyük tezahürat yaptı. Artık herkes onun olağanüstü kabiliyetinden söz ediyordu. Devrin tanınmış bestecileri ise dişlerini gıcırdatmaya başlamışlardı bile, bu bacak kadar çocuk bizi unutturacak, diye endişeleniyorlardı.

Bir kimsenin çok küçük yaşta başarıya ulaşması çoğu zaman kötü sonuçlara yol açar.. Büyüdükçe insanlar da artık ona bir harika çocuk muamelesi yapmaktan vazgeçer. Bir zamanlar küçük sanatçıyı çılgıncasına alkışlayanlar, karşılarında bir delikanlı görünce dudaklarını büküp ortadan kayboluverirler.

Mozart'ın da çenesinde sakallar çıkmaya başlamıştı. Çocukluk devresini geçirmiş, olgun bir delikanlı havasına girmişti. Artık insanların birbirlerine ne kadar az değer verdiklerini de öğrenmişti. Çocukluğunun o zafer, alkış, öpücük dolu günleri de çoktan sona ermişti. Salzburg Piskoposluğunda ayda yirmi beş Mark ücretle orkestra şefi olarak
çalışıyordu. Çevresinden hiç de memnun değildi. Piskopos onu mevkiine göre fazla genç bulduğu için kıymet vermiyordu. Onun kabiliyetine de pek
inanmıyordu.  Mozart'ın konservatuarda müzik öğrenimi yapmamış olması da piskoposun şüphelerini artırmaya yetiyordu. Mozart'a durmadan bir yere gidip ciddi bir müzik öğrenimi yapmasını tavsiye ediyordu. Buna pek üzülen Mozart da Salzburg'dan ayrılıp kendine başka bir iş aramayı kararlaştırdı. Onbeş yaşında opera besteleyip Avrupa hükümdarlarını büyüleyen ünlü Mozart'a elbet bir iş veren çıkardı. Babası, bu konuda Mozart'tan daha kararsızdı. Oğluyla yaşlı gözlerle vedalaşırken : "Tanrı'dan başkasına güvenme, Wolfgang! dedi., insanlar hakkında bir takım acı gerçekler öğrenip üzülmeni istemem."

Gerçekten de Mozart daha başlangıçta büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Çocukken bol bol alkışlandığı Münih'e gitmişti. Burada baş vurduğu kapıların hepsinden geri çevrilmişti. Mozart, bir kaç yıl konservatuarda okusa belki o zaman bir şeyler bulmak mümkün olabilecekti.  Genç adam, Ausburg'a gitti. İtalya, Almanya, Fransa, İspanya ve  İngiltere'deki genç meslektaşlarıyla boy ölçüşmeye can atıyordu. Onun müzik konusunda başaramayacağı hiç bir iş yoktu, hiç kimsenin de onun kadar güzel piyano çalabileceğine ihtimal vermiyordu. Besteleyeceği güzel eserlerle milyonların sevgisini kazanması pekala mümkündü. Hiç olmazsa, zengin ailelerin kabiliyetli çocuklarına müzik dersleri vererek geçimini sağlayabilirdi. Evet, ders verip zengin olacaktı.

Ama gerçekte o bir öğretmen değil, besteciydi. Ders vermeyi herkes başarabilirdi ama herkesin eser bestelemesi de imkansızdı. Tanrının ona verdiği kabiliyetleri karanlıklara gömmeye hiç hakkı yoktu.

Günün birinde Mozart'ın hayallerinin gerçekleşmesi için bir ümit belirdi. Zengin bir Kont, genç besteciyi Münih'e davet etmişti. Mozart burada bir Alman operası besteleyecekti. Böylece bir ulusal tiyatronun doğması için ilk adım atılacaktı. Mozart, bu teklifi pek beğendi. Hemen zihninden bir hesap yaptı. Yılda dört opera besteleyecek, bir kaç yüz dolar kazanacaktı. Genç
besteci, bir süre neşesini kaybetmedi. Fakat ne yazık ki Kont, bu projeyi gerçekleştirebilmek için baş vurduğu zengin dostlarının hepsinden red cevabı almış, proje de suya düşmüştü. Bunun üzerine Mozart müzik derslerine dönmek zorunda kaldı. Maddi sıkıntılarının yanı sıra Ausburg'daki hayatına bir türlü alışamamıştı. Bir iki aşk macerasıyla oyalandıktan sonra Mannheim'e hareket etti.  Tatlı güney rüzgarlarının estiği bu şehirde Mozart kendine yeni arkadaşlar bulmakta gecikmedi. Koro şefinin kızı Rosa Cannbich ile de pek iyi anlaşıyordu. Mozart bu genç kız için bir sürü eser besteledi. Bu
arada Aloysia Weber ile tanışması genç adamın hayatının akışının değişmesine yol açtı. Artık Mozart, Aloysia'dan başkasını düşünemiyordu. Şan öğrenimi
yapmakta olan genç kız bir süre sonra İtalya'ya gidip çalışmalarına orada devam edecekti. Mozart da Aloysia'nın peşinden İtalya'ya gitmeye niyetleniyordu. Fakat baba Mozart oğlunun bu isteğine karşı koydu. Bir
mahalle kızının peşinden İtalya'ya gidilir miydi hiç? Mozart her şeyden önce kendi geleceğini düşünmeliydi.  Bu kızla evlenip fakir bir müzisyen olarak
bir tavan arasında hayatının en güzel yıllarını tüketmesi doğru muydu?

Hayır, değildi. Mozart evlenmeyip, Paris'e gidecek, orada müzik tahsiline devam edecekti. Tahsilini yaparken müzik dersleri vererek geçimini
sağlayabilirdi. Annesini de Paris"e götürürse daha rahat yaşayabilirdi.

Birden bestecinin talihi dönmüştü. Doğu saraylarından birinde geçen operayı halk pek beğenmişti. Artık herkes bu güzel eserin dahi bestecisinden bahsediyordu. Fakat maalesef Mozart bu operasından da para yerine bol bol
alkış kazandı. Tiyatro sahipleri bütün kazancı kendilerine ayırıyorlar, bestecilere pek birşey vermiyorlardı. O devirde bestecilerin haklarını aramaları için başvuracakları bir yer de yoktu. Dünya, yaratıcılara tapıyor, fakat onları beslemeye nedense yanaşmıyordu. İşte Mozart'ın da kaderi buydu.

Yeni Alman operasının açlıktan nefesi kokan Apollo'suydu. Birinci operadan sonra Figaro'nun Düğünü isimli opera da büyük başarı kazandı. Sevil Berberi'nin hikayesi üzerine kurulan opera Prag'da pek beğenildi. Operanın melodileri birer dans  parçası haline getirilmişti. Bütün şehir bu melodilerle dans ediyordu. Artık Figaro'dan başka birşey de konuşulmaz olmuştu. Mozart da dans ediyordu ama zevk için değil... Bir sabah, onu evinde ziyaret eden bir arkadaşı genç bestecinin bir vals mırıldanarak kendi kendine dansettiğini gördü. Mozart arkadaşının hayret dolu bakışlarına aldırmayarak gülümsedi : "Üşümemek için, ekonomik bir yol buldum" dedi. "hava çok soğuk, evde yakacak odun kömür de kalmadı. Ben de dans ederek
ısınıyorum"

Viyanalı müzikçiler genç meslekdaşlarını çok kıskandıkları için onun aleyhinde akıllarına geleni söylemeye başlamışlardı. Bazıları, Mozart'ın
eserlerinde gerektiğinden fazla nota kullandığını dahi iddia ediyordu.

Devrin hükümdarı da Mozart'ın rakiplerinin etkisi altında kalmıştı. Fakat genç besteci düşmanlarıyla uğraşmaya vakit bulamadığı gibi onlar kadar kurnaz da değildi. Üzüntüsünü uğradığı hayal kırıklığını eserlerinde
belirtmeye bakıyordu. Bu üzüntülü devresinde en güzel operasını "Don Juan" ı besteledi. Bu eser bir bakıma "ölüm" operasıydı. Eserin ilk defa oynanacağı
gece besteci yerini alırken orkestra, imparatorun gelişinde yaptığı gibi trampetlerle Mozart'ı karşıladı. Halk "Mozart çok yaşa!" diye avaz avaz bağırdı. Artık Mozart şöhretin en üst ucuna ulaşmıştı. Hatta imparator bile
ona sarayda iş vermişti. Gerçi sarayın baş müzikçisi olmamıştı ama iyisi işsiz bırakılmamıştı ya... Mozart, kralın  onu sırf vicdan azabından kurtulmak için bu işe yerleştirdiğini biliyor ve buna da çok üzülüyordu. Ama
herşeye rağmen genç besteci boynunu büküp ona bahşedilen nimeti kabullenmek zorundaydı. O devirde bu davranışın haksızlık olduğunu düşünenler, Mozart'ın
uğradığı hakarete üzülenler yok muydu? Vardı elbet ama bunların sayıları pek azdı. İşte mesela, Salzburg'da ihtiyar bir adam, gözlerinden yaşlar boşanarak Baba Mozart'ın yanına gitmiş ve titrek bir sesle : "Tanrı
huzurunda yemin ederim ki" demişti. "oğlunuz bugüne kadar yaşamış bestecilerin en büyüğüdür" Fakat bu adamın sözlerinin bir önemi yoktu, zira o ne imparatordu, ne de  zengin ve nüfuzlu bir asilzade. Sadece besteci Joseph Haydn'dı...

Mozart, hayatının belki de en üzüntülü devresini yaşıyordu. Sarayda ona maaşını  alıp başka hiç birşeye karışmamasını ihtar etmişlerdi. Genç adam, bu hayata kendini alıştırmaya çalışırken imparator öldü, Mozart'ın da işine son verdiler. Besteci gene sonatları ve izzeti nefsiyle başbaşa kalmıştı.

Genç adam, maddi bakımdan çok kötü durumda olduğu halde bunu kimsenin öğrenmesini istemiyordu. Ders ücretlerini indirse belki de bu yoldan geçimini sağlayabilirdi  ama Mozart buna da yanaşmıyordu.  Günlerini evinde yeni eserler besteleyerek geçiriyordu. Karısı Konstanze de hastalanmıştı. Mozart, saatlerce karısının başucunda oturup onu oyalamaya çalışıyor, yeni eserleri için hazırlık  yapıyordu. Bir süre sonra karısı iyileşti ama çok zayıf düşmüştü. Mozart maddi imkansızlıklar içinde kıvranıyordu. Bir şeyler yapmalı bu sefaletten kurtulmalıydı. Yeni imparatora yaptığı müracaatların hiç birinden bir sonuç alamamıştı. Kralın peşinden gönderdiği Frankfurt'a gitti. Orada da başarı yerine borçlandı. Karısına gönderdiği mektuplarda
ümidini henüz kaybetmediğini yazıyordu ama gerçekte Mozart, herşeyden ümidini kesmişti. Artık onun için tek kurtuluş yolunun ölüm olduğuna inanıyordu. Bu sıralarda Schikaneder adında bir mason, hikayesini kendisinin
yazdığı "Sihirli Opera"yı bestelemesi için bir teklifte bulundu. Mozart, bu teklife hemen cevap veremedi. O güne kadar "Sihirli Opera" bestelenememişti. Başarıya ulaşamamaktan korkuyordu. Fakat Schikaneder, onu kandırdı. Böylece Mozart "Sihirli Flüt" isimli opera üzerinde çalışmalara başladı. Gece Kraliçesinin maceralarını anlatan bu eser, bir peri operasıydı.

SONA DOĞRU...

Mozart, olanca gücüyle bu operayı (Sihirli Flüt) tamamlamaya çalışırken baştan aşağı siyahlar giyinmiş esrarengiz bir adam, bestecinin evine geldi, mühürlü bir zarf uzattı. Yabancı, Mozart'ın bir ölüm marşı bestelemesini istiyordu. Bu marşın kimin için besteleneceğini ise yabancı Mozart'a açıklamak istemedi.  Meselenin aslı gayet basitti. Ünlü bestecilere
hazırlattığı eserlerin altına kendi imzasını atan zengin bir amatör besteci bu kere de ölen karısına bir ölüm marşı besteletmek istemişti. Fakat durum anlaşılmasın diye de kimin tarafından geldiğini açıklamaması hususunda kati
bir emir vermişti. Bütün bunlardan haberi olmayan Mozart, marşı kendi ölümü için  bestelediğini düşünüyor,  siyahlı yabancının Azrail olduğu fikrini bir
türlü aklından çıkaramıyordu. Sihirli Flüt operasını tamamlayıncaya kadar cenaze marşını unutamadı.  Opera tamamlanıp da büyük başarı kazanınca Mozart
bu defa da cenaze marşını bestelemeye koyuldu. İki yüz defa temsil edilen Sihirli Flüt bestecisine bol alkış, tiyatro sahiplerine ise büyük para kazandırmıştı.

Ama zaten artık hiç bir şeyin önemi kalmamıştı ki... Mozart'ın gözleri bulanık görüyordu. Sofrada yemeğini kendi kendine yiyebilmekten dahi acizdi. Bıçağı tutacak gücü bile kalmamıştı. Macaristan ve İngiltere'den besteciye teklifler geliyordu. Bu iki ülkenin müzikseverleri Mozart'a mevki ve para teklif ediyorlardı. Bunlardan faydalanmak için harekete geçmenin tam
zamanıydı ama Mozart ölüm korkuları içinde hiç birşey düşünemez hale gelmişti.

Ölüm marşını bile tamamlayamadan hastalandı. Hayata gözlerini kapadığı zaman henüz otuz beş yaşındaydı.  Cebinde otuz sekiz dolar kıymetinde bir kaç para, eşya çıktı.

Bestecinin zengin bir arkadaşı cenaze masraflarını üzerine almayı kabul etmişti.  Bu adam müziğe pek meraklıydı ama  cenazeye fazla masraf etmeye de
hiç niyetli görünmüyordu. Mozart'ın cenazesi fakir bir köylünün cenazesi gibi bir avuç insanla kaldırıldı. O gün hava müthiş soğuktu. Cenazeye gelenler, daha mezarlığa varmadan birer ikişer evlerine döndüler. Tabut toprağa verilirken mezar kazıcılarından başka kimse kalmamıştı. Bestecinin eşi Konstanze, doktorun nezareti altında olduğundan kocasının son yolculuğunda yanında bulunamamıştı. Genç kadın mezarlığa gitti. Ağır
adımlarla mezarlar arasında dolaşıp kocasının mezarını aradı. Fakat hiç bir ize rastlayamadı. Nihayet mezarlık bakıcısının kulübesine gitti. Titrek bir sesle "kocamı nereye gömdüler biliyor musunuz? diye sordu. Adı Mozart'tı"

Mezarcı, "Mozart mı?" diye mırıldandı. "Ben böyle birini tanımıyorum."

Ö z g ü r   R u h l u   M o z a r t :

Bir saray müzisyeninin oğlu olarak aristokrat ve saraylılar çevresi içinde dünyaya gelen Mozart, içinde feodal düzene karşı gerçekte nefret besliyordu. Feodal düzene karşı içinde duyduğu ayaklanmalar müziğine de yansımış, bu nedenle ona "müziğin Voltaire'i" denmiş, 18. yüzyılın zarif eleştirici zekası olarak kabul edilmiştir.

18. yüzyılda, kelimenin en doğru anlamıyla büyük ve derin düşünürler olan müzisyenler uşak giysisi içinde soyluların bir hizmetkarı olarak çalışırlardı ve hizmetinde oldukları feodal aristokrasiden, statüsü bir ahçınınkinden pek de yüksek olmayan bir zenaatkar ve hizmetkar muamelesi görürlerdi. Böyle bir dönemde Mozart'ın yirmibeş yaşında Salzburg Başpiskoposu Kont Colleredo'nun hizmetinden çekilmesi, "sanat tarihinin başarısızlık bildirisi" olarak yorumlanır.

Kutsal Roma İmparatorluğu'nun güçlü prenslerinden biri olan Başpiskoposa göre müzik hala feodal idi, müzisyen ise üniformalı bir uşak ya da masa hizmetçisi düzeyinde birisiydi. Buna karşılık Mozart, kendini bir sanatçı, bir düşünür. insan haklarına sahip bir beşeri varlık olarak görmekteydi.

Özgürlüğüne düşkün Mozart, hizmetinden ayrılmak kararını bildirmek için Kont Colleredo'nun yanına gittiğinde ondan beklemediği bir hakaretle karşılaşmış, babasına yazdığı mektupta çok üzüldüğü bu olayla ilgili olarak şöyle demiştir: 'Artık Salzburg Sarayının hizmetinde değilim ve hayatımın en mutlu gününü yaşıyorum. İnsanları onurlu ve soylu yapan kalbidir. Kont değilsem de içimde bir sürü konttan daha çok soyluluk var."

Ünlü "Figaronun Düğünü" adlı oyunu bestelemesi için kapısını çaldıkları zaman sıcak bir ilgi göstermesinde ve büyük opera anıtını bestelerken coşkun bir ilhama kapılmasında eserin konusunun etkisi vardır. Çünkü "Figaronun Düğünü" o çağ için devrimci bir eserdir; Louis XVI'e soyluluğun çöküşünü haber vermiştir. Baş kahramanı Figaro bir soylu değil, bir soylunun hizmetçisidir. Daha önce oyunu Fransa kralı XVI.Louis gibi yasaklayan II.Joseph operasına ses çıkarmamıştır; kuşkusuz, eserin bestecisi Mozart olduğu için.

 Ö l ü m   v e   M o z a r t :

Ölümü daima "yaşamın son amacı", "insanın en yakın arkadaşı" olarak yorumluyordu. Sanatçı olarak Mozart, bu dünyanın insanı değilmiş gibi görünür. Ailesine yazdığı kimi mektuplarda kendisini yeryüzünde hep bir konuk gibi duyduğunu belirtmiştir.

Ölümünden önceki son beş yıl içinde Mozart'ın hummalı bir biçimde birbirinden ünlü şaheserlerini peşpeşe yarattığı görülür. Sanki ömrünün uzun olmayacağını farketmişcesine yoğun bir çalışmadır bu. "Figaronun Düğünü", "Don Giovanni"; "Cosi Fom Tutte" ve "Sihirli Flüt" operalarını, "Prag" ve "Jupiter" gibi büyük senfonilerini, son piyano konçertolarını ve nihayet yaşamının en dokunaklı ve en anlamlı eseri olan "Requiem"i bu dönemde bestelemiştir.

Requiem'in ilginç bir öyküsü vardır. Öykü şöyledir:

1791 yılı, Mozart "Sihirli Flüt" operası üzerinde çalışmaktadır. Temmuz ayında bir gün, koyu gri elbiseli genç bir adam Mozart'ın evine gelir ve ona imzasız bir mektup verir. Mektupta bir Requiem (Ölüler Duası veya Ölüm İlahisi) bestelemesi istenmektedir. Karşılığında dolgun bir ücret teklif edilmiş, fakat bir şart öne sürülmüştür; Mozart Requiem'i ısmarlayanın kim olduğunu araştırmayacaktır.

Requiem'i ısmarlayan esrarengiz kişi, ileride kendisinin olduğunu iddia edeceği eserleri besteletmek adetinde olan bir konttu. Fakat bu esrarlı sipariş o sırada hastalık ve ölüm düşünceleri içinde bulunan Mozart'ı derinden etkilemiş siparişi veren esrarengiz adamın, kendi ölüm duasını yazarak ölüme hazırlanmasını bildirmek için ahretten gelen bir haberci olduğu inancına saplanmıştı. Bir gün eşine "Yakında öleceğim, bundan eminim" demiştir. Bir yıl önce de dostu J. Haydn'ı Londra yolculuğuna uğurlarken gözyaşı dökmüş ve bir daha göremeyeceğini söylemiştir.

Sihirli Flüt'ü tamamladıktan sonra, kendi ölümüyle günden güne daha fazla yakınlık duyduğu Requiem üzerinde ölümle randevusuna yetişme aceleciliği içinde ölesiye çalıştı. Fakat gücünün de günden güne eksildiğini farkediyordu. Mozart o çağda Avrupa'nın sanat çevrelerinde yaygın "Sifilis" hastalığına tutulmuş, yaşamı boyunca türlü hastalıklar geçirmiş olması ve son yıllarda ölüm duygusuna kapılması nedeniyle direnci zayıflamıştı. Requiem üzerinde daha fazla çalışamayacağını anladığı gün, öğrencisi Süssmayer'e eseri nasıl tamamlamayı tasarladığını açıklar ve artık onunla birlikte çalışmaya başlar.

Ömrünün son üç haftası içinde giderek şiddetlenen ateşi onu nihayet ölümle buluşturdu.1791 yılının 4 -5 Aralık günü gece yarısından sonra son nefesini verdiğinde Requiem'in "Lacrimosa" bölümüinün dokuzuncu mezüründe kalmıştı.

Mozart, ölüm ve ölümsüzlüğün yaşamın ta kendisi olduğuna inandı. Hep ölüm anını düşündü ve ömrünü boşa harcamadı. Ölümü alın yazısı idi fakat, ölümsüzlüğünü kendisi yazdı; kendisini en büyük tabiat kanunu olan çalışmaya adadı. Doğanın kendisine armağan ettiği üstün yeteneği,  üretici gücü insanlığın hizmetinde kullandı. Kalbi insan sevgisi ve hakikat ışığı ile doluydu ve onu insanlara sundu. Ölümün gölgesi altında bile, asırların ötesine seslenecek eserler üretti. İnsanların kalplerini ısıtan, gönüllerini rahatlatan bu eserleriyle ölümsüzlüğe erişti sonsuza uzanan ışık oldu.

Mozart'ın   Müzik  Anlayışı  ve  Müziğinin   Özellikleri :

Onsekizinci yüzyılın ortalarından beri müzik alanındaki harikalardan söz ederken "Yeni bir Mozart" deyimini kullanmak adet olmuştur. Yeni bir Mozart deyimi, hem doğuştan üstün bir yeteneği, hem de verimli bir yaratıcılık gücünü ifade etmektedir. Ne var ki, şimdiye kadar gerçekten ikinci bir Mozart yetişmiş değildir.

Mozart kısacık bir ömür için inanılmayacak kadar çok eser yarattı. Ludwig von Köchel'in kataloğundan sayısının 626'yı bulduğu görülen bu eserlerin çoğunluğunu klasik müziğin hemen her çeşidindeki anıtsal örnekler oluşturmaktadır. 49 senfonisi, 20 kadar opera ve 20 kadar da piyano konçertosu vardır.

Bu büyük ustanın günümüze kadar yansıyan müzik anlayışı ve müziğinin niteliği, on sekizinci yüzyıla "Mozart Mucizesi" damgasını vurdu. Mozart mucizesi, derin görüşlü sayısız uzmanın araştırmalarına rağmen büyük bir olasılıkla hiç bir zaman tam bir aydınlığa kavuşturulamayacak, sihir gücünün esrarı sürüp gidecektir. Kesin olarak söylenebilecek tek şey, dehasının sentetik ve evrensel olduğu, müzik dilinin de uluslararası bir değer taşıdığıdır.

Mozart, en çeşitli, hatta birbirini tutmayan etkileri şaşılacak bir kolaylıkla, ahenk içinde birleştirmiştir. Eserlerinde antik çağların polifonisini, Orta ye Kuzey Almanya'nın barok müziğini, İtalyan operasının yeni katkılarını, Viyana Mannheim okullarının çalgı müziği tekniğini ve o zamanki Fransız müziğinin özelliklerini bağdaştırmayı bilmiştir. Romantizmin ilk belirtilerini taşımakla beraber Mozart her şeyden önce İtalyan operasından türeyen melodi anlayışına bağlı bir sanatçıdır. Hiç bir müzikçi onun kadar, eserlerinde inişli çıkışlı, sevinçli ve hüzünlü bir yaşamın kararsızlıklarını yansıtmamıştır.

Ortaya çıkardığı her yeni eserini dinlerken tabiatın bu harika çocuğuna hayranlığı daha da büyüyen ünlü düşünür Goethe, O'nun yeteneği ve müziği hakkında, "Tanrı ve doğanın yüzüyle karşımıza çıkan, dolayısıyla kalıcı ve sürekli olan eylemleri doğuran üretici gücün dışında nedir üstün yetenek? Mozart'ın bütün besteleri işte bu nitelikleri taşır; onlar da, kuşaktan kuşağa etkili olan ve yakın bir zamanda tükenecek gibi gözükmeyen yaratıcı bir güç var" demiştir.

Pekiyi, Mozart Tanrı'nın kendisine armağan ettiği bu yaratıcı gücü nasıl etti de, etkisi çağları aşan şaheserlerini ürettiği o erişilmez doruğa çıkardı?

Onsekizinci yüzyılda müzik sanatında büyük değişiklikler oldu. Önceki yüzyılın özenilmiş şekiller ve desenler içinde gelişen, süslü ayrıntılardan ibaret ve ifade ağırlığından yoksun eski "Barok" geleneğinden sıyrılan müzik, yeni anlayışla, insanın gerçek mücadele dünyasını yansıtan bir araç olarak gelişti. Kuşkusuz bu gelişmede Büyük Fransız Devrimi' ni doğuran düşüncelerin etkisi büyük olmuştur.

Bu yeni müziğin, armonik hareket, dinamik ritimsel kontrastlar üzerine kurulu bir biçimi vardı. Bu yeni biçimler senfoni, uvertür, konçerto, sonat ve yaylı çalgılar dörtlüsüdür. (İki kemanla bir viyola ve bir çellodan oluşan)

Melodi bu müziğin biçiminde birincil durumda idi ve müziğe duygusal renkler katan değişik armonilerle destekleniyordu, halk şarkısı ve halk dansı da zengin biçimde kullanılıyordu.

Gerçekte bu yeniliklerin kökleri, daha önceki ve daha az tanınmış bestecilerdir. Fakat J. Haydn ve L.V. Beethoven'ın yanı sıra Mozart, bu yeniliklerin müzik dünyasına egemen olmasını sağlamıştır.

Genç Mozart, hocası J.Haydn'ın da katkısıyla, gerçek bir dünyada gerçek insanların hareket ve duygusal dramlarını yansıtmayı gaye edinen yeni müzik anlayışının zengin olanaklarını çok iyi görüp değerlendirdi; zengin armonileme ve orkestra egemenliği gibi getirdiği yenilikler yanında, çok daha geniş bir yapı dizesi içinde ifade ağırlığını ve değerliliğini belirginleştirme tekniğini ustalıkla kullanmak suretiyle, bu yeni akımın günümüze kadar gelen ölümsüz eserlerini yarattı. Müziğinde dehası, nükteciliği, hüznü ve hırsı anlam buldu.

Mozart'ın tanrısal seslerle ördüğü ölümsüz eserleri, yoğun olarak SEVGİ, NEŞE, COŞKU ögelerini taşımakta, insanları birbirine yaklaştıran DOSTLUK ve KARDEŞLİK duygusunu coşturmaktadır.

Mozart'ın müziği, içinde taşıdığı anlamları kendi sihirli notaları ile kalplerde duyurur. Mozart hayranlarının, "Fakat Mozart başkadır, onun işi kalplerledir. En küçük bir melodisi bile hemen kalbin yolunu bulur" demeleri de bu yüzdendir.

Mozart'ın yaşamı ve müziği üzerinde çalışmalar yapan Çek asıllı Amerikalı müzik bilgini Paul NETTL'in dediği gibi, "Mozart insanlığa fırtınalı ruhları sakinleştiren, acılan gideren, monoton ve melankoli dolu zamanı güzelleştiren, insanlara sevinç veren, onlara güzel duyguları aşılayan müziği ile hizmet etmiştir."

Mozart insanları ölçüsüz derecede seviyordu ve bu sevgisini onlara bıraktığı ses anıtlarıyla kanıtladı. Bu ses anıtlarında üzerinde yaşadığımız dünyanın gerçek anlamını yani İNSAN SEVGİSİ'ni göstermeye çalıştı. "Sevgi, dostluk ve müzikle oluşur. O da, bilgi sahibi, duygu sahibi olmayı gerektirir, yaşamın üstün düzeyine ancak böylelikle varılabilir" diyordu.

Mozart, bütün eserlerinde GÜZELLİK ve SEVGİ'yi daima ön plana çıkarmıştır. Bir çok bestesini çocukluğunda oynayamadığı oyunların özlemini gidermek, tadına varabilmek için adeta onları birer çocuk oyunu yerine koyarak yapmıştır.

Eserlerinin hepsinde yalınlık ve dinginlik egemendir. Bu özellik, eserlerindeki şekil mükemmelliği ile öz derinliği arasındaki harikulade ahenkten ileri gelir. Mozart müziksel ifadede durmadan daha zengin, daha derin ve daha yeni olmaya çalışmıştır. İşte Mozart müziğinin bu dokusu, insan ruhunda Nettl'in de belirttiği etkileri yaratan sihirli gücü ortaya çıkarmaktadır.

Piyano için yazdığı eserlerde, melodi zenginliği, olağanüstü aydınlık ve ince bir yapı göze çarpar. Armoni ve melodi yalınlığı içinde soylu, ama çeşitlilik kapsayan bir ruh zenginliğine erişilmiş olduğu görülür.

Mozart, "melodi müziğin özüdür" diyordu. Bu yüzden eserlerinin hepsini, dinleyen kalpleri ışıltılarıyla aydınlatacak olan tarifsiz güzellikteki melodilerle bezendirmiştir.

Mozart'ın doyulmaz güzellikte ses dantelleriyle dokuduğu anıtsal eseri "Don Giovanni"yi büyük Alman ozan ve bestecisi Hoffmann, "Operaların operası" diye över ve pek çok müzik eleştirmeni, tarihçisi ve uzmanı da hak verir bu yargıya.

Gerçekten de, bu esere türleri arasında belirli bir yer bulmak güçtür. Mozart'ın dram anlayışı ve estetik görüşü yanında, derin anlam ve simgeler taşımaktadır. Eserde Mozart'ın kendi insancıl inancından esinlenmiş bir çabaya yöneldiği ileri sürülür. İşte bu özelliği, "Don Giovanni"yi yüzyılların ötesine itecek, Goethe gibi güç beğenen bir dehaya "müziğin karakteri Don Giovanni gibi olmalı. Faust'u yalnızca bir Mozart besteleyebilir" dedirtecektir.

Eserin uvertürünü, Mozart son anda, ilk temsilden bir önceki gece sabahlayarak yazmış uykuya dalmamak için eşi Constanze'dan yanında durmasını ve dans etmesini istemiş.

Neden böyle olmuştur? Çünkü, kafasındakileri daha kağıda dökmeden önce bestenin bitmiş olması, Mozart'ın belli başlı bestecilik özelliğidir. Müziğini notaya geçirmesi Q'nun için yalnızca mekanik bir iştir. Dolayısıyla bu işi daima son ana bırakmayı tercih etmiştir. Eserlerinin çoğu, uzun süreli tasarım ve değerlendirmelerin ürünüdür. Bunları, çok sevdiği bilardoyu oynadığı sırada bile, aceleyle kaleme aldığı olmuştur. Bu tutumunu, O'nun sanata karşı gevşek davrandığı biçiminde değerlendirmek yanlış olur. Zira, en hızlı yazdığı zamanlarda bile, el yazısı o kadar açık, seçik ve düzgündü ki, daha sonra temize çekme gereğini hissetmemiştir.

T ü r k   M ü z i ğ i   v e   M o z a r t :

Mozart için Türklerin ayrı bir önemi vardır, Türkler için de Mozart'ın. Mozart Türklerle, müzik ve töreleriyle gençlik çağlarından başlayarak ilgilenmiştir.

Osmanlıların Viyana'yı kuşatmaları sırasında ve sonrasında, Avrupalılar, özellikle de Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun yurttaşları Türklerle yakın ilişkilere girmiştir. Kuşatma dağılıp Viyana kurtulunca, daha önce korkulan düşman artık merak konusu olmaya başlamıştı. Osmanlı giysileri hem erkekler, hem de kadınlar arasında moda olmuş, Mozart'ın da tiryakisi olduğu Türk kahvesi Viyanalıların yaşamına bir daha çıkmamak üzere girmiştir. Mehter takımının vurmalı ve üflemeli çalgıları da Avrupa askeri bandolarını etkilemiş, mehter müziğinden Mozart başta olmak üzere çok sayıda besteci yararlanmıştır.

Türklerle ilgili konular müzikli sahne oyunlarının en gözde malzemesi durumuna gelmiş ve bu gelişme 18. yüzyılda Avrupa'da "Türk Operası" akımını yaratmıştır. Bu akımın sayısı yüzü aşan örnekleri arasında en ölümsüz olanı ise Mozart'ın 'Saraydan Kız Kaçırma" adlı eseri olmuştur.

Korsanlar tarafından kaçırılarak Osmanlı sarayına ya da paşa konağına satılan bir Avrupalı genç kızın vatanındaki sevgilisi tarafından bin türlü hile ve desiseye başvurularak kaçırılması temasını işleyen "Saraydan Kız Kaçırma" operası, Mozart'ın Türk müziği motiflerine ve harem hikayelerine olan ilgisinin bir ürünüdür. Bu ünlü eser, Mozart'ın yeni yerleştiği Viyana'da kendisine duyulan hayranlığın artmasına, imparatorun gözüne girmesine ve Alman operasının İtalyan stilinin egemenliğinden bir ölçüde kurtulmasına yol açmıştır.

Mozart'ın Türk müziğinin ritmik, ezgisel ve tınısal özelliklerine duyduğu ilgi sadece operalarla sınırlı kalmadı. Dünyanın 'Türk Marşı' diye adlandırdığı ünlü eser, Mozart'ın en sevilen eserleri arasındaki yerini bu yüzyılımızda da korumaktadır. "Türk Marşı" aslında K.V. 331 La major piyano sonatının "Alla Turca" başlıklı son rondo bölümüdür. Benim de çok sevdiğim bu eserle ilginç bir anım vardır: Memuriyetim nedeniyle Almanya'da bulunduğum sırada, sürekli olarak klasik müzik yayını yapan bir radyonun dinleyici istekleri programını izlerken, orada taksi şoförlüğü yaparak hayatı kazanmakta olan bir vatandaşımızın taksisinden radyoyu arayıp bu eserin çalınmasını istemesi ve spikerin bunu büyük bir heyecanla, "İşte çok önemli bir istek! Şimdi dinleyeceğiniz güzel melodilerin kaynağından anlamlı bir dilek!" diye anons etmesi beni derinden etkilemiştir. Görüldüğü gibi, farklı iki ulusun ve kültürün çocuklarına bu ortak heyecanı duyurtan şey gerçekte, "Mozart müziği her kuşakta türlü parıltılarla ışıldayan saf altına dönüştü. Onun evrensel düzenle tınlayan müziği, er geç yeryüzü ruhuna katılarak, ruhtan ruha geçerek dünya karmaşasının bitimine yardım edecektir." diyen Alman müzik bilgini Alfred Einstein'ı da haklı çıkartan, bu müziğin etkileri asırları aşan ve tükenecek gibi görünmeyen evrensel anlatım gücünden ve uluslararası niteliğinden başkaca nedir ki?

Ölümünden bu yana geçen iki asırlık zaman içinde, her kuşak onun eserlerinde bir başka anlam ve güzellikler bulmuştur. Eserlerindeki derin anlam ruhlara işledikçe Mozart'ın insanlığa yardımı daha da önem kazanacaktır.