GELECEK SOSYAL DEMOKRASİDİR

ANA SAYFA

SODEV
KURUMSAL
SODEV
ETKİNLİKLERİ
SODEV
OKULLARI
DOSYALAR
SAYFALAR
GENÇ SOSYAL
DEMOKRATLAR
LİNKLER İLETİŞİM

 


 

İnsan Haklarının Evrimi ve Sınıflandırılması

  Doç. Dr. Zeynep Engin

 

I) İnsan Hakları Kavramı: 

İnsan haklarının herkes tarafından genelgeçer bir şekilde kabul edilmiş ortak ve değişmez bir tanımı yapılmamıştır. Ancak günümüzde geniş anlamda insan hakları denilince, insanın insan olmaktan kaynaklanan haklarının tümü anlaşılır. Dar anlamda insan hakları, temel hakları işaret eder ve bu haklar olmazsa olmaz nitelikteki haklardır. Yaşam hakkı gibi bu haklar insan doğasından kaynaklanan haklardır. Ancak bu haklara dahil edilen mülkiyet hakkı gibi bazı hakların önemi ya da kapsamı bir siyasal sistemden diğerine değişebilmektedir.  

İnsan hakları kavramı, “insan” ve “hak” kavramları üzerine kurulduğu için, herşeyden önce bu haklardan hukuken “gerçek kişi” sayılanlar tarafından kullanılabilmektedir. Hukuk açısından insan olmak yani gerçek kişi sayılabilmek için ise “sağ ve tam doğmak” gerekmekte ve yeterli sayılmaktadır. Bu nedenle, tüzel kişilerin ve ceninin konumu ile ilgili bazı tartışmalar olmuşsa da, istisnai haller dışında insan olarak dünyaya gelmek, insan haklarını kullanmak için yeterli bulunmuştur. Bunun dışında tüzel kişiliği olan grupların kullanabileceği sendikalaşma hakkı gibi haklar da vardır. Hak kavramı ise, iki temel ahlaki ve siyasi anlam taşımaktadır: Doğruluk ve yetki. Doğruluk, bir eylemin ya da bir şeyin haklı olmasını veya ileri sürülmesinin doğru olmasını, yetki ise bir kimsenin hukuk düzeni tarafından tanınan ve korunan  bir hakka sahip olmasını ifade eder.[1] Irk, cinsiyet, din, milliyet, ekonomik veya sosyal ya da siyasi statü ayrımı gözetmeksizin tüm insanlara tanınan, insanın insan olmasından doğan, insan onurunun bir gereği olarak sahip oldukları vazgeçilemez, devredilemez  ve devlet düzeni tarafından korunması gereken hakların tümüne insan hakları denilmektedir.[2]   

Hukuk hakları yaratmaz, sadece tanır ve güvence altına alır. Hukukun insan haklarını düzenleyen alanına insan hakları hukuku denilmektedir. Bu kavramı savaş dönemlerinde uygulama alanı bulan insancıl hukuk kavramıyla karışmamak gerekir. İnsan hakları hukuku olağanüstü haller dahil savaş dışı koşullarda geçerli olan normları düzenlerken, insancıl hukuk kuralları bir savaş çerçevesinde gerçekleşen silahlı çatışmanın varlığına bağlıdır ve hem devletleri hem de bireyleri bağlayıcı bir özellik taşır. Bireylerin insancıl hukukun ihlali nedeniyle uluslararası suç işlemelerinden ötürü cezai sorumluluk altına girmeleri mümkünken, insan hakları ihlali suçunu sadece devletler işleyebilmektedir. İnsancıl hukukun uygulanmasına ilişkin düzenlemeler ise 1899-1907 tarihli Lahey Sözleşmeleri ve 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesi ile buna ek 1977 tarihli protokollerden oluşmaktadır.[3]   

II) İnsan Haklarının Nitelikleri: 

İnsan hakları, insanın maddi ve manevi gelişimini ve insan onurunu korumayı amaçlayan, insanın insan olmasından kaynaklanan haklardır. Bu haklara sahip olmak için insan olarak doğmak yeterli bir nedendir. İnsan hakları bu şekilde tanımlanınca, tüm insanlığı kapsayan bir nitelik kazanmaktadır. Böylece ırk, cins, cinsel yönelim, milliyet, din, ekonomik, siyasi ya da sosyal herhangi bir statü ayrım gözetilmeksizin insan olarak doğmak bu haklara sahip olmanın yegane koşulu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle insan hakları evrenseldir. Bu şekilde tanınan haklar, insan onurunun gereği olarak sahip olduğu vazgeçilmez, devredilmez hakların tümüdür. Bu hakların bir başka özelliği de evrensel, özgürlükçü, eşitlikçi, barışçı, sorumluluk telkin edici ve etik temellere dayalı olmalarıdır. Bu nedenle, bu haklar dayandıkları felsefe gereği tüm ülkeler için evrensel olup ayrı kişi, kültür ya da siyasi sisteme göre farklılık göstermez, çünkü insan haklarının dayandığı felsefe siyaset ve hukukla bağlantılıdır ancak herşeyden önce etik bir temele dayanmaktadır.[4]  

III) İnsan Hakları Kavramının Ortaya Çıkışı: 

İnsan haklarının geçmişi ne yazık ki insanlık kadar eskiye gitmemektedir. Felsefenin başlangıcını temsil eden Eski Yunan uygarlığının bize miras bıraktığı ünlü düşünürler birçok konuda bugün hala etkisini sürdürmekte olsa da, tüm insanların eşitliğinden, özgürlüğünden ve sadece insanın insan olmasından kaynaklanan bir değerinin olmasından bahsetmemişlerdir. İnsan haklarını güvence altına alacak temel bir siyasi ve hukuki bir metinle karşılaşmak için 1776’da Amerika’da ilan edilen Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ni ve 1789 Fransız İhtilalini beklemek gerekmiştir.  

1776’da ilan edilen Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi İngiltere’den kopmayı hedefleyen bir bildirge olmanın yanında, her insanın eşit yaratıldığından ve insanların yaşam, özgürlük ve mutluluğu arama haklarının varlığından bahseden bir belge olması nedeniyle önemlidir. Bildiride, yönetimlerin insanlar tarafından kurulduğu ve amacının da insanların sahip oldukları devredilmez haklarının korunması olduğu da belirtilmektedir.[5] Bunu takip eden 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi bir yandan insan haklarını ilan edip, bunları devlet düzeninin temel hedefleri olarak nitelerken, diğer yandan halk egemenliği ilkesini açıklamış, ayrıca özgürlüklerin yalnızca yasalarla sınırlanabileceğini ve bu yasaların bizzat vatandaşlar ya da onların seçtiği temsilciler tarafından yapılması gerektiğini vurgulamıştır.[6]   

IV) Birinci Kuşak Haklar Nelerdir? 

Kısaca birinci kuşak haklar da denilen klasik haklar, kişi özgürlüğü ve siyasal hakları içermektedir ve bunlar insanın insan olmasından dolayı bazı haklara sahip olduğu söyleminin ortaya çıkmasıyla ilk defa ileri sürülmüş olan haklardır. Bu haklar 17 ve 18. yüzyıl düşünürleri tarafından dile getirilmiş ve Amerikan ve Fransız devrimleri ile birlikte kağıda dökülerek güvence altına alınmaya çalışılmıştır. Bu hakların talep edilmesindeki temel neden toplumsal ve ekonomik dönüşümler sonucunda zenginleşen burjuvazinin aristokrasi ile olan çekişmesidir.  Burjuvazinin zenginleşmesine rağmen can ve mal güvenliğinin olmaması, tüm yetkilerin aristokrasinin elinde olması, o dönemin burjuvazisinin elini kolunu bağlamaktadır. Kuvvetlenen burjuvazi kendi sınıfsal çıkarlarını korumak için klasik hakların korunma altına alınmasını talep etmiştir. Bunun sonucu olan Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnmenin vurgulanmasının nedenleri budur. Jean Jacques Rousseau ve John Locke gibi Fransız ve İngiliz düşünürlerinin teorilerinin oluşturduğu düşünsel altyapının etkilerini gösterdiği ve Aydınlanma Çağı adı verilen dönemde burjuvazinin yaptığı devrime destek verilmiştir. XIX. yüzyılda ortaya çıkan anayasacılık akımı yoluyla burjuvazi elde ettiği hakları hukukileştirmiş, uygulamaya koymaya çalışmıştır.[7]  

Bireyciliğin de gelişmesinin etkisiyle, insan toplumdan ayrı bir varlık ve değer olarak görülmeye başlanmıştır. Bunun ilk sonucu, kişinin öncelikle kendi bedeni üzerindeki tasarrufun kendisine ait olması, yaşam hakkı olmasıdır.  Bireyin bireysel ve bağımsız varlık alanı toplumsal yetkinin dışında kalır, böylece birey yaşamına ilişkin kararları kendi özerk alanı içerisinde alır ve bu onun özgürce kullanabileceği özerk alanıdır. Buna ne devlet ne de üçüncü kişiler karışabilir, sadece herkesin bu alandan yararlanabilmesi için gerekli sınırları koyarak bazı önlemler alınabilir. Bu noktada kişiye karışılmaması, kişinin özgürlük alanının oluşması için yeterlidir. Bu şekilde devletin ve onun kurumlarının özgürlüğü “karışmamak” olarak algılaması, kağıt üzerinde herkesin eşit ve özgür olması için yeterlidir. Bu yaklaşımın insana bugün soyut bir özgürlük ve eşitlik sağladığı kabul edilmektedir.  

17. ve 18. yüzyıllarda, çeşitli ülkelerde bildirge ve anayasalarda kabul edilen haklara baktığımızda kabul edilen birinci kuşak haklar şunlardır:[8] 

-Yaşam hakkı ve kişi dokunulmazlığı

-Kişi özgürlüğü ve kişi güvenliği

-Düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüğü

- İnanç ve ibadet özgürlüğü

- Konut dokunulmazlığı

- Mülkiyet hakkı

- Eşitlik hakkı

- Dernek Kurma Hakkı

- Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı

- Çalışma özgürlüğü

- Dilekçe hakkı

- Seçme ve seçilme hakkı

- Kamu hizmetine girme hakkı

- Tarafsız bir yargıç önünde yargılanma hakkı 

V) İkinci Kuşak Haklar Nelerdir? 

Herkesin doğuştan sahip olduğu kabul edilen klasik haklar 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa ülkelerin anayasalarına girmiş olmasına rağmen, somut olarak uygulanamamakta, günlük hayatın pratiklerine bakıldığında birçok eşitsizlik (özellikle sanayi devrimi sonrasında özgür bir şekilde iş sözleşmeleri imzalayarak ve tatilsiz, sosyal güvencesiz 18 saat çalışma özgürlüğünü kullanan(!) bir işçi sınıfının ortaya çıkmasıyla daha da göze çarpan) ve bunun yanında kısıtlanan özgürlükler (Amerikan bağımsızlık hareketinin önderleri köle sahibiydiler ve bağımsızlığı ilan ettikten sonra da köleleri azat etmediler[9]) göze çarpmaktadır. Bu dönemde insan hakları, yoksullukla boğuşan, hiçbir özgürlüğü olmayan bir kesimin değil ama çok sınırlı sayıda zenginliğe ulaşmış burjuvanın kullandığı haklar olarak görünmektedir. Dolayısıyla, insanlara soyut olarak bazı özgürlükleri verilmesinin yeterli olmadığı ortaya çıkmıştır. Bunda elbette sanayileşmenin, teknolojinin ilk izlerini göstermeye başlamasının getirdiği sosyal dönüşümün de etkisi çoktur. O yüzden de birinci kuşak haklarının ortaya çıkmasında nasıl burjuvazinin itici gücü olduysa, ikinci kuşak hakların doğuşundaki itici güç sanayi devrimi ile ortaya çıkan işçi sınıfıdır. 

Yoksul insanların da eşitlik ve özgürlüklerden yararlanabilmesi için devletin devreye girip etkin bir hizmetler demeti sunması ve bu kesimi gözönünde bulundurarak belirli yasal düzenlemeler yapması gerekmiştir. Bu nedenle ikinci kuşak haklar adı verilen  ve sosyal haklar başlığı altında da incelenen bu yeni haklar demetinin devlete bir hizmet sunma görevi yüklediği görülmektedir. Bu haklar, klasik haklarda olduğu gibi ifade edilmekle ve yasal düzenin içine alınmakla gerçekleşmediği için ve devlete hizmet sunma yükümlülüğü yüklediğinden, devletin mali olanaklarıyla sıkı bir ilişki içindedir.[10]  

Klasik haklara eklenen bu haklar, insan haklarının zenginleşmesine neden olmuş ve ikinci kuşak hakların ortaya çıkmasıyla zengin, yoksul herkesin insan haklarından yararlanması olanağı doğmuştur.    

Sosyal haklar da denilen ikinci kuşak hakları şunlardır: 

- Çalışma hakkı

- Sendika kurma hakkı

- Grev ve toplu sözleşme hakkı

- İşyeri yönetimine katılma hakkı

- Dinlenme hakkı

- Sosyal güvenlik hakkı

- Parasız öğrenim ve eğitim görme hakkı

- Kültürel yaşama katılabilme hakkı

- Sağlık hakkı

- Beslenme Hakkı

- Konut hakkı

- Anne, çocuk, sakat, yaşlı gibi korunmaya veya desteklenmeye muhtaç kesimlerin korunmasıyla ilgili haklar. 

VI) Üçüncü Kuşak Haklar Nelerdir?  

İnsan hakları bir defa tanındıktan sonra bu haklar toplumsal, ekonomik ve siyasal değişmelere paralel olarak çeşitlenmeye başlamıştır. 17 ve 18. yüzyılda ortaya çıkan klasik haklar birinci kuşak, 19 ve 20. yüzyılda ortaya çıkan sosyal haklar ikinci kuşak haklar olarak adlandırılırken, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra üçüncü kuşak hakları ortaya çıkmıştır. İlk defa Karel Varsak tarafından ortaya atılan üçüncü kuşak hakları, klasik ve sosyal haklardan farklıdırlar. Üçüncü kuşak haklarının ortaya çıkmış olması diğer kuşak haklarının eskimiş olduğu anlamına gelmemekte,  bunlar birbirini desteklemekte ve tamamlamaktadır.[11]  

Dayanışma hakları, olarak adlandırılan bu haklar diğer tüm insan haklarının da korunması için ortak gözetim, işbirliği ve dayanışma özelliği belirgin bir biçimde ortada olan haklardır.[12] 

Yeni bağımsızlıklarını kazanan devletler, insanca yaşabilmek için ortak hareket etmek gerekliliğinden hareket ederek okyanus dipleri, ay, uzay, Antarktika’dan elde edilecek gelirlerin paylaşılmasının ve gerektiğinde korunmasının bir insan hakkı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu tür haklar, geleneksel insan haklarının bir uzantısı olmayıp onların yeni bir yorumudur, insani değerler global boyutta ele alınmaya çalışılmaktadır.[13] Gerçekleşebilmeleri için kişilerin, kurumların ve devletlerin ortak çabasını gerektirmektedir. Örneğin ozon deliğinin kapatılması, çevre ile ilgili sorunlara çözüm bulunması ortak bir çabanın ortaya konulmasıyla mümkündür. Devletler, kişiler ve kuruluşlar bu hakların gerçekleşmesi için elele vermeli, dayanışma içinde olmalıdırlar. Bu haklara dayanışma hakları denilmesinin nedeni budur. Üçüncü kuşak hakkı olarak adlandırılan haklara şunlar örnek verilebilir: 

- Çevre hakkı

- İnsanlığın ortak malvarlığına saygı hakkı

- Gelişme hakkı

- Barış hakkı

- Yiyecek hakkı

- İnsani yardım alma hakkı

- Self determinasyon hakkı 

VII) Dördüncü Kuşak Hakları: 

Dünyanın teknolojik gelişmeler nedeniyle toplumsal, bilimsel açıdan çok hızlı bir şekilde dönüşmesi nedeniyle şimdiye kadar hiç düşünülmemiş, görülmemiş hak ihlalleri ortaya çıkmaktadır. Hukukun bu tür ihlalleri önceden düşünerek, ihtimalleri hesaplayarak suç tipleri yaratması imkansız olduğuna göre, ister istemez hukuk bir miktar bu gelişmelerin gerisinden gelmektedir. Bu gelişmeler sonucunda yeni bir kategori olarak dördüncü kuşak hakların doğumundan söz edilmeye başlanmıştır. 

Dördüncü kuşak hakların, bilimin, teknolojik gelişmelerin kötüye kullanılması olasılığına karşı, insanın temel özelliğini oluşturan, insan onurunun kullanılması ile ilgili hakların bu kapsama girdiği ileri sürülmektedir. Buna örnek olarak genetik şifre ve genlerin yapısıyla teknolojik imkanlar dahilinde oynanmaya başlanabilmesi nedeniyle, bunun ortaya çıkarabileceği yeni sorunları önlemek amacıyla  insan kopyalamayı yasaklayan Avrupa Konseyi hukuki belgeleri  ve  “insanların ayıklanmasını hedefleyen nesil ıslahı uygulamalarının, insan bedeninin ve onun parçalarının, mali kazanç haline getirilmesini” ve “insanların eşeysiz üretilmesini (klonlanmasını)”  yasaklayan Avrupa Birliği Anayasa Antlaşması verilebilir.[14] 

Bu gelişmeler sonucunda zamanla beşinci, altıncı kuşak haklardan da söz edilmeye başlanır mı bilinmez, ama bu süreç göstermektedir ki, her ne olursa olsun, yeni bir toplumsal, teknolojik ya da ekonomik gelişme insan haklarını etkileyecekse, buna karşı bir refleks gösterilmektedir ki, bu, insan hakları açısından çok olumlu bir gelişmedir. 

VIII) Uluslararası Alanda İnsan Hakları: 

Tarihsel süreç içerisinde, insanın insan olmasından kaynaklanan hakların öncelikli olarak kabul edildiği, daha sonra da sosyal hakların mücadelesinin yapıldığı bilinmektedir. Ancak bunlar hep devletle birey arasındaki bir sorun olarak algılanmış, bireyin devlete karşı ileri sürebileceği haklar demeti olarak görülmüş uluslararası düzeyde ele alınmamıştır. Bunun nedeni ise uluslararası hukukun öznesinin devlet olarak görülmesidir, bireyin devleti uluslararası bir mahkemede dava etmesi olasılığının düşünülememesidir. Bu noktada İkinci Dünya Savaşı bu alanda bir kırılma noktası olarak ortaya çıkmaktadır. Bu tarihten  sonra, insan haklarının uluslararası düzeyde de korunması düşüncesi güçlenmiş ve bugünkü gelişmelerin başlangıcını oluşturmuştur. İkinci Dünya Savaşı öncesinde yaşanan soykırım, sürgün, toplama kampları ve işkence gibi insanlık dışı olaylar uluslararası kamuoyunun büyük tepkisini çekmiş, meşru bir şekilde iktidara gelenlerin de çeşitli yasal düzenlemelerle azınlıkların haklarını ihlal edebileceklerine ilişkin kötü bir deneyim yaşanmış, bu olumsuz gelişmeler insan haklarının sadece ulusal değil, aynı zamanda uluslararası düzeyde de korunmasını sağlayarak daha somutlaştırmak amacını gütmüşlerdir. Elbette bunun temelinde o zamana dek ortaya çıkmış olan insan hakları doktrinleri yatmaktadır. 

a) Etkisi Sınırlı Belgeler: 

1919 tarihli Milletler Cemiyeti Antlaşması’nda insan hakları konusunda temel bir düzenlemeye yer verilmemiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Birleşmiş Milletler Örgütü’nün kurulmasına kadar insan hakları alanında uluslararası bir çabanın bulunduğunu söylemek  mümkün değildir. Uluslararası alanda savaş sonrasında insan haklarının korunması özel bir değer kazandığı ve ayrıca savaş sözkonusu olduğunda da belirli insani ölçütlerin bulunmasını sağlamanın önemi ortak payda olarak ortaya çıktığından, Birleşmiş Milletler Şartı’na büyük beklentiler bağlanmıştır. Ancak, “insan haklarına saygıyı geliştirmek veya teşvik etmek” gibi insan hakları konusunda kısa cümleler ve atıflar içeren Şart metni bu konudaki beklentilere cevap vermekten uzak kalmıştır.[15]  

Daha sonra Birleşmiş Milletler Şartı’na göre oluşan bir İnsan Hakları Komisyonu oluşturulmuş ve elliüç üye devletten oluşan bu Komisyonu tarafından 1948’de İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ilan edilmiş ve bu bildirge insan hakları açısından yol gösterici temel bir kaynak olmuştur.[16] Özgürlük, eşitlik, kardeşlik temaları ile başlayan bildirge kişinin bedeni haklar ve özgürlükleri, dahil olduğu gruplarla ve başkalarıyla ilişkilerinde bireyin hakları, spiritüel, toplu, siyasal özgürlükler ve ekonomik, toplumsal, kültürel haklar bildirgenin ele aldığı haklardır.[17] Ancak bildirge, uluslararası hukuk bakımından bir antlaşma değeri taşımadığından katılımcı devletler açısından bir bağlayıcılığı bulunmamaktadır. Yine de benzer uluslararası sözleşmelere esin kaynağı olması, insan hakları hukuku kurallarının kapsamının belirlenmesinde bir kriter olarak ele alınması  nedeniyle önemi tartışılmazdır.[18] Her ne kadar başlangıçta Birleşmiş Milletler Örgütü’nün bir organı olan İnsan Hakları Komisyonu’na insan hakları ihlalleri konusunda başvuruları değerlendirme yetkisi verilmemişse de 1967’de Komisyon’a BM Genel Kurul’unun teşvikiyle bu tür ihlalleri değerlendirmesi için özel yetki tanınmıştır. Bu Komisyon insan haklarının korunması ve geliştirilmesi için devletleri izleme yetkisine sahip olsa da tavsiyelerde bulunmakta olduğundan etkin bir denetim mekanizması sağlamamaktadır.[19] Görüldüğü gibi insan haklarının korunması alanında zaman içinde adım adım ilerlemeler sağlanmaktadır. 

b) Etkisi Kurumsallaşmış Güvenceler: 

İnsan hakları açısından evrensel boyutta önem taşıyan bir başka belge 1966’da kabul edilip 1976’da yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’dir. Türkiye bu sözleşmeyi 15/8/2000’de imzalamış, 4/6/2003’te yürürlüğe girmiştir.   

c) Üst Düzeyde Koruma: 

İnsan hakları bu koruma düzeninde sadece bir antlaşmayla güvence altına alınmakla kalmamış, etkin bir korunma sağlanması amacıyla uluslararası bir yargı organı da kurulmuştur. Bunun tüm dünyadaki devletleri kapsamaması ve sadece birinci kuşak hakları konu edinmesi elbette üzüntü vericidir, ancak insan hakları tarihinin çok yeni dönemlere denk gelmesiyle açıklanabilecek bu durum, gelecek için umut vaad etmektedir. 

1950’de kabul edilen ve 1953’te yürürlüğe giren İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesi derinleştirilmiş koruma mekanizmasını içeren ilk belgedir. Bundan sonra dikkati çeken belge ise (1969)  İnsan Hakları Amerikalılararası Sözleşme’dir, bu sözleşme 1978’de yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, kişi hakları ve siyasal haklardan sözetmekte, sosyal ve kültürel haklara tek bir maddede de olsa yer vermektedir. Bu Sözleşme’nin uygulanması ve yorumlanması amacıyla 1979’da İnsan Hakları Amerika Mahkemesi kurulmuştur. Bireysel ve devletlerarası başvuru yolları öngörülmüştür.[20] 

Türkiye açısından da önemi bulunan İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi klasik milletlerarası hukuktan farklı olarak hükümlerinin uygulanması için etkili yargısal bir denetim mekanizması öngörmüş ve kişileri kendi hukuk düzenlerinin süjeleri olarak kabul etmiştir.[21] Bu sözleşmenin amacı, sözleşmeye imza atan devletlerin iç hukuklarını tek bir biçime vardırmak değil, ancak asgari bir korumayı sağlamaktır. Bu sözleşme ile ekonomik ve sosyal, kültürel haklardan çok sivil ve siyasal hakları korunması amacı güdülmüştür.[22] İnsan hakları ihlallerinin sözkonusu olduğu durumlarda hem imzacı devletler hem de bu devletlerin yurttaşları harekete geçebilmektedir. Taraf devletlerden biri ya da birkaçı, insan haklarını ihlal ettiği iddiasıyla bir başka taraf devleti Komisyon’a şikayet edebilir. Bireysel başvuru ise, bir kişi ya da kişi topluluğu tarafından yine insan hakları ihlali dolayısıyla Komisyon’a yapılabilir. Ancak bu hak, sözleşmede bireysel başvuru hakkını düzenleyen özel hükmü resmen kabul etmiş bulunan devletlere karşı ileri sürülebilir.[23]         

IX) Türkiye’de İnsan Haklarına İlişkin Hukuki Durum: 

Günümüzde insan haklarının tanınması, geliştirilmesi ve korunması uluslararası bir nitelik göstermekteyse de, herşeyden önce bu hakların ulusal düzeyde tanınması ve korunması gerekmektedir, bu  da bu haklar sadece soyut haklar manzumesi olmakta çıktığı için pozitif hukuk tarafından desteklenmekle olmaktadır. Demokratik bir hukuk sistemine sahip olmak isteyen her devlet bu nedenle hukuk sisteminde insan haklarına aykırı düşecek hukuki düzenlemeler yapmaktan kaçınmakta, ayrıca insan haklarına aykırı düşecek uygulamaları önleme, önleyemezse cezalandırma yoluna gidecek hukuki zemini hazırlamaktadır. Bu yolda atılacak ilk adım ise, insan haklarına saygılı bir anayasa yapmaktan geçmektedir. 

a) Osmanlı İmparatorluğu Dönemi: 

Türkiye açısından duruma bakıldığında, insan hakları açısından kısa bir geçmişinin olduğunu görmek mümkündür. Osmanlı döneminde insan hakları islam hukuk çerçevesinde değerlendirilmiştir. İnsan haklarının yasal güvenceye kavuşturulması, Tanzimat dönemi ve onu izleyen döneme rastlamaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nda yüksek yöneticiler de dahil olmak üzere kimsenin mal ve mülk güvenliği sağlanmış değildir. Keyfi vergiler, ürün fazlasının yozlaşmış yöneticilerin eline geçmesi, müsadereler üretimi kısıtlamakta, kalkınmayı etkilemektedir. Tanzimat Fermanı Osmanlı İmparatorluğu’ndaki yozlaşma ve tıkanıklığı aşmak için ilan edilmiştir.[24] Bu fermanda herkesin malından ve mülkünden emin olması gereği üzerinde durulması, can ve mal güvenliği ile vergi alınması hususlarında gereken kanunların çıkarılması gereğine değinilmesi, cezaların kanuniliği ilkesi (ceza kanununda belirtilmeyen bir suçtan kişinin yargılanamaması) ve yargılanmadan cezanın verilemeyeceğinin belirtilmesi, kişi güvenliği açısından önemli gelişmeler olarak tarihe geçmiştir. Bunu izleyen 1876 tarihli I. Meşrutiyet Anayasası insan hak ve özgürlükleri açısından o günün şartları dikkate alındığında oldukça büyük bir ilerleme göstermiştir: Bu anayasa kişi özgürlüğü, dokunulmazlığı, basın özgürlüğü, ticaret serbestisi, dilekçe hakkı, eğitim özgürlüğü, kanun önünde eşitlik, memuriyete girme hakkı, mülkiyet hakkı, konut dokunulmazlığı, doğal yargıç güvencesi, müsadere, angarya (zorla çalıştırılma) ve keyfi para cezası yasağı, işkence ve kötü muameleye maruz kalmama hakkı gibi soyut bazı haklara değinilmiştir. Ancak padişah anayasada varolan bu düzenlemelerin uygulamada kesintiye uğramasına neden olmuş, bir süre sonra da Meclisi kapatmıştır. Otuz yıl süren ve anayasanın askıya alındığı bu dönemde temel hak ve özgürlüklerin kullanılması aşırı ölçüde sınırlanmıştır.[25] 1909’da ilan edilen II. Meşrutiyet ise bir ölçüde padişahın iktidarını sınırlayan bir hukuki ve siyasi yapıyı oluşturmaya çalışarak, bir ölçüde hakları güvence altına almaya çalışmıştır.[26]    

b) Türkiye Cumhuriyeti Dönemi: 

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası olma özelliğini taşıyan 1921 Anayasası’nda insan haklarına açıkça değinilmemiştir. Savaş dönemi sonrası geçici nitelik taşıyan bir anayasa olarak öne çıkan 21 Anayasası bu konuyu ayrıca düzenlememiş, 1924’te ilan edilen anayasaya bırakmıştır.  

1924 Anayasası ise esas olarak Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi’nden esinlenilerek, insan haklarını soyut bir şekilde düzenlemiş, hakları gruplandırmamış, birbiri ardına sıralamıştır. Bu anayasada klasik bireysel hakların ve özgürlüklerin hemen hepsine yer verildiği görülmektedir.[27] Bunun dışında bu anayasa ile ilgili olarak sosyal ve ekonomik hakların bu anayasada yer almadığını, ayrıca kişiye yargısal denetim olanağı sağlayan  bir hukuki mekanizmaya yer verilmediğini söylemek mümkündür. Bu eksiklik daha sonra 1961 Anayasa’sıyla giderilmeye çalışılmıştır. Ayrıca zaman içinde Türkiye uluslararası bazı anlaşmalara da imza koyarak insan haklarına saygılı bir ülke olacağını dünyaya duyurmuştur.  61 ve 82 anayasaları insan hakları konusunda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi başta olmak üzere batı ülkelerinin anayasalarından esinlenmiş ve temel hak ve özgürlüklerin düzenlenmesine yer vermiştir. 

1961 Anayasa’sında insan hak ve özgürlüklerine verilen önem daha başlangıç bölümünde belirmektedir. Anayasada insan hak ve özgürlüklerini, milli dayanışmayı, sosyal adaleti, bireyin huzur ve refahını geliştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak demokratik hukuk devletini bütün hukuki ve sosyal temelleriyle kurmaktan sözedilmiştir.[28] Ayrıca bu anayasada temel hak ve özgürlükler 53 maddede düzenlenmiş, anayasa bu hak ve özgürlüklere büyük bir yer ayırarak verilen önem de böylece gösterilmiştir. Klasik hakların yanında sosyal, ekonomik ve siyasi hak ve ödevler de düzenlenmiştir. 61 Anayasası’ndaki haklar listesi İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yer alan haklar listesi ile uyumludur. Bu hakların sınırlanması ise ancak yasayla ve hakkın özüne dokunulmamak kaydıyla olacaktır. Getirilen bu sınırlamalar ve anayasa yargısının öngörülmesi hak ve özgürlüklerin güvencesini oluşturmuştur.[29]  

1961 Anayasası insan hakları alanında öncekilere oranla öyle büyük bir ilerleme kaydetmiştir ki ondan sonra gelen 1982 Anayasası’nın birçok eksiği hep 61 Anayasası’ndaki düzenlemeler gözönünde tutularak eleştirilmiş ve insan haklarına yer verilse de hemen arkasından bir sınırlama getirildiği için anayasaya “ama’yasa” dahi denilmiştir.[30] İnsan hakları ve demokrasi konularında sorunsuz düzenlemeler getiren anayasalarda özgürlük asıl, sınırlama istisnai iken bu anayasada özgürlük istisna, sınırlama asıl konumuna getirilmiştir.[31] 61 Anayasası insan haklarına dayalı bir devletten bahsederken, 82 Anayasası insan haklarına saygılı bir devletten sözetmiştir.[32] 

Bu nedenlerle 82 Anayasası’nın önceki anayasadan farklı olarak insan haklarını ikinci plana ittiğini, devleti korumayı ve otoritesini güçlendirmeyi önemsediğini söylemek gerekir.[33] Bu nedenle 82 Anayasasının 2000li yıllardan başlayarak ciddi bir revizyona tabi tutma ihtiyacı doğmuştur. Bu değişikliklerin Avrupa Birliği’ne üye olma amacı gözönünde tutularak insan haklarının daha etkin bir şekilde korunması amacına uygun olarak yapılmaya çalışıldığı bilinen bir gerçektir. 2010 tarihinde son yapılan anayasa değişikliğinde anayasanın 148. maddesine “bireysel başvuru yolu” olarak adlandırılan yeni bir uygulama konulmuştur. Anayasa şikayeti de denilen bu yol, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi bir temel hak ve özgürlükleri ihlal edilen kişiler tarafından kullanılacak ve ancak diğer başvuru yolları tüketildikten sonra başvurulacak bir yoldur.[34] Almanya, Avusturya ve İspanya gibi bazı ülkelerde de bulunan bu hak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmak iç hukuktaki başvuru yollarının tüketilmesini gerektirdiğinden, fazladan bir adım yarattığı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyu zorlaştırdığı gerekçesiyle eleştirilmiştir.  

İnsan hakları alanında yapılacak birçok şey olmasına rağmen başlangıç noktası düşünüldüğünde Türkiye’nin bu alanda yine de son yıllarda oldukça önemli bir aşama katettiğini söylemek gerekir. Türkiye uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmek ve aynı zamanda da insan haklarını koruyacak bir hukuki sistem yaratmak için bazı resmi kurum ve kuruluşları da kurmuştur: İnsan hakları başkanlığı, il ve ilçe insan hakları kurulları, insan hakları üst kurulu, insan hakları danışma kurulu, TBMM insan hakları inceleme komisyonu, TBMM dilekçe komisyonu gibi.  

Ancak uygulamada hala sıkıntılar olduğuna göre, 82 Anayasasının insan hakları açısından ele alınabilecek aşırı kısıtlayıcı hükümlerinin, ulusal ve uluslararası yargısal denetim mekanizmalarıyla yumuşatılması ve insan haklarına sahip çıkarak bu hakların gelişip güçlenmesinin sağlanması gerekmektedir.[35] 82 Anayasası çok fazla revizyondan geçtiği için yeni bir anayasa ihtiyacından sıklıkla sözedilmektedir. 

Dünyada insan hakları mücadeleler sonucu elde edilmişken, Türkiye’deki seyir biraz daha farklı işlemiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ve kurulan cumhuriyetin batıya dönük bir yüzünün olması, bu coğrafyada yaşayan insanların insan hakları alanındaki çıtasını bir anda yükseltmiştir. Görüldüğü gibi hem uluslararası sözleşmelere üye olan hem de kendi iç hukukunda buna uygun düzenlemeleri son yıllarda hızla yapmaya çalışan Türkiye’nin hala elbette birçok eksiği vardır. Bunun yanında birçok hakkın mücadeleyle alınmamış olması, kullanılmalarının takibinin de vatandaş tarafından ısrarlı bir şekilde yapılmaması sonucunu doğurmuştur. Buna örnek olarak aradan geçen seksen yıla karşın etkin bir hak olarak kullanılamayan ve 1934’te birçok Avrupa ülkesinden önce kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi gösterilebilir. Son onbeş yılda insan haklarına ilişkin yasal ve anayasal düzlemde kaydedilen birçok gelişme Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılma hedefinin gereklerinden doğmuş gözükmektedir. Son yıllarda gerçekleştirilen bu reformların Avrupa’nın baskısıyla ve alelacele kabul edilmiş olması halkın bunları içselleştirmesinde zorluk yaşamasına neden olmaktadır. Tüm hukuki mevzuat insan haklarını sağlayacak yönde değiştirilse bile, uygulamayı yapacak olanların zihniyetinin aynı kalması durumunda en ufak bir ilerleme sağlanamaması sonucu doğabilir. Bu nedenle, Türk halkının bu reformların Avrupa Birliği’ne girmek için yerine getirilen zorunlu değişiklikler olmaktan çok, kendi  yaşam kalitesini yükseltmek için gerekli olan kriterler olduğunu anlaması gerekmektedir.  

İnsan hakları kültürünün oluşması için en kısa yol doğru bir insan hakları eğitiminden geçmektedir, insan haklarının en önemli güvencesi, insan haklarının bilincinde olan insanların kendisidir. Bunun önemli olmasının nedeni, insan haklarına ilişkin uluslararası belgelerle ihlallere karşı önlem alınamaması, ancak ihlal olduktan sonra bir yaptırım öngörülmesidir. İnsan haklarını yine insanlar ihlal ettiklerine göre, bu tür bir eğitim, insan haklarının içselleştirilmesi ve ihlallerin yok olmasa da hiç değilse azaltılması sonucunu doğuracaktır. Bu nedenle verilecek eğitimin iki yönlü olması gerekmektedir: Hem ihlallerin önlenmesine yönelik hem de ihlal sözkonusu olduğunda mağdur olanın hakkını nasıl koruyacağına ilişkin olmalıdır.     

İnsan haklarının geliştirilmesi ve bu kültürün oluşturulması, doğrudan demokrasi kültürünün oluşturulmasıyla bağlantılıdır. İnsan hakları ile demokrasi kavramları arasında koparılması imkansız olan sıkı bir bağ vardır.[36] İnsan haklarının tanınmadığı bir sistemin demokratik bir hukuk devleti olduğu söylenemeyeceğine göre, devletin insanın mutluluğunu ve refahını sağlamaya yönelik bir aygıt olarak tanımlanması ve  başta anayasa ile insan haklarını güvence altına alması ve bunların ihlaline yönelik yaptırımlar getirmesi ve bu kültürün oluşması için eğitime ilişkin zeminin oluşturulması gerekmektedir. 

(Doç. Dr. Zeynep Engin, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi)

 

Kaynakça:  

Bidault, Mylène; “İnsan Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi için BM Mekanizmaları, İnsan Hakları Derneği Yayınları, Ankara, 2000. 

Çavuşoğlu, Naz; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve Avrupa Topluluk Hukuku’nda Temel Hak ve Hürriyetler Üzerine, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi Yayınları, Ankara, 1994. 

Çotuksöken, Betül; “İnsan Haklarının Korunmasının Felsefi Temelleri”, Hukuk Felsefesi ve Sosyoloji Arkivi, Haz.: Hayrettin Ökçesiz, No: 4, 2002. 

Donnelly, Jack; Teoride ve Uygulamada Evrensel İnsan Hakları, Çev.: Mustafa Erdoğan- Levent Korkut, Ankara, 1995. 

Göçer, Mahmut; İnsan Haklarının Korunması ve Birleşmiş Milletler, Nobel Yayın, Ankara, 2009. 

Gözler, Kemal; Türk Anayasa Hukukuna Giriş, Ekin Basın Yayım Dağıtım, Bursa, 2011. 

Güriz, Adnan; Hukuk Başlangıcı, Siyasal Kitabevi, Ankara, 2006. 

Kaboğlu, İbrahim Ö.; Özgürlükler Hukuku, AFA, İstanbul, 1993. 

Kaboğlu, İbrahim Ö.; Anayasa Hukuku Dersleri, Legal Kitabevi, İstanbul, 2011. 

Leach, Philip; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi: Sistem ve Prosedür, İnsan Hakları Derneği Yayınları, Ankara, 2000. 

Mumcu, Ahmet; İnsan Hakları & Kamu Özgürlükleri, Savaş Yayınları, Ankara, 1992. 

Öndül, Hüsnü; Kentli Haklarının Kavramsal Temelleri, İnsan Haklarının Kavramsal Temelleri, İnsan Hakları Derneği Yayınları, Ankara, 2000. 

Tanör, Bülent; Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, Der Yayınları, İstanbul, 1992. 

Tezcan, Durmuş/ Erdem, Mustafa Ruhan/ Sancaktar, Oğuz/ Önok, Rifat Murat; İnsan Hakları El Kitabı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2011. 

Sancar, Mithat; “Demokrasi- İnsan Hakları- Hukuk Devleti: Zorlu Bir Birlikteliği Çözümleme Denemesi”, Toplum ve Bilim, No: 87, 2000/2001. 

Uygun, Oktay; “İnsan Hakları Kuramı”, İnsan Hakları, YKY, İstanbul, 2000. 

Üskül, Zafer; Türk Demokrasisi’nde 130 Yıl, TÜSİAD-T/2006-12/426, İstanbul, 2006. 

Üskül, Zeynep Özlem; Bireyciliğe Tarihsel Bakış, Büke Yayıncılık, İstanbul, 2003.


 

[1] Güriz, Adnan; Hukuk Başlangıcı, Siyasal Kitabevi, Ankara, 2006, s. 49. Ayrıca Bkz.  Donnelly, Jack; Teoride ve Uygulamada Evrensel İnsan Hakları, Çev.: Mustafa Erdoğan- Levent Korkut, Ankara, 1995, s. 19.

[2] Tezcan, Durmuş/ Erdem, Mustafa Ruhan/ Sancaktar, Oğuz/ Önok, Rifat Murat; İnsan Hakları El Kitabı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2011, s. 35. 

[3] Tezcan / Erdem / Sancaktar / Önok, a.g.e., s. 72-74.

[4] Çotuksöken, Betül; “İnsan Haklarının Korunmasının Felsefi Temelleri”, Hukuk Felsefesi ve Sosyoloji Arkivi, Haz.: Hayrettin Ökçesiz, No: 4, 2002, s. 32.

[5] Üskül, Zeynep Özlem; Bireyciliğe Tarihsel Bakış, Büke Yayıncılık, İstanbul, 2003, s. 65.

[6] Sancar, Mithat; “Demokrasi- İnsan Hakları- Hukuk Devleti: Zorlu Bir Birlikteliği Çözümleme Denemesi”, Toplum ve Bilim, No: 87, 2000/2001, s. 7. 

[7] Kaboğlu, İbrahim Ö.; Anayasa Hukuku Dersleri, Legal Kitabevi, İstanbul, 2011, s. 226.

[8] Uygun, Oktay; “İnsan Hakları Kuramı”, İnsan Hakları, YKY, İstanbul, 2000, s. 22.

[9] Gemalmaz, a.g.e., s. 85.

[10] Oktay, a.g.m., s. 23.

[11] Kaboğlu, İbrahim Ö.; Özgürlükler Hukuku, AFA, İstanbul, 1993, s. 272.

[12] Öndül, Hüsnü; “Kentli Haklarının Kavramsal Temelleri, İnsan Haklarının Kavramsal Temelleri”, İnsan Hakları Derneği Yayınları, Ankara, 2000, s. 85.

[13] Tezcan/ Erdem/ Sancaktar/ Önok, a.g.e., s. 77.

[14] Tezcan/ Erdem/ Sancaktar/ Önok, a.g.e., s. 34, s. 78.

[15] Göçer, Mahmut; İnsan Haklarının Korunması ve Birleşmiş Milletler, Nobel Yayın, Ankara, 2009, s. 1.

[16] Tezcan/ Erdem/ Sancaktar/ Önok, a.g.e., s. 41. Ayrıca Bkz. Bidault, Mylène; “İnsan Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi için BM Mekanizmaları, İnsan Hakları Derneği Yayınları, Ankara, 2000, s. 50.

[17] Kaboğlu, a.g.e., s. 109-110.

[18] Tezcan/ Erdem/ Sancaktar/ Önok, a.g.e., s. 42.

[19] Bidault , a.g.m., s. 49.

[20] Kaboğlu, Anayasa Hukuku Dersleri, s. 271.

[21] Çavuşoğlu, Naz; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve Avrupa Topluluk Hukuku’nda Temel Hak ve Hürriyetler Üzerine, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi Yayınları, Ankara, 1994, s. 1.

[22] Leach, Philip; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi: Sistem ve Prosedür, İnsan Hakları Derneği Yayınları, Ankara, 2000, s. 61.

[23] Kaboğlu, a.g.e., s. 116-117.

[24] Tanör, Bülent; Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, Der Yayınları, İstanbul, 1992, s. 57.

[25] Üskül, Zafer; Türk Demokrasisi’nde 130 Yıl, TÜSİAD-T/2006-12/426, İstanbul, 2006, s. 115.

[26] Güriz, a.g.e., s. 149.

[27] Üskül, a.g.e., s. 117.

[28] Mumcu, Ahmet; İnsan Hakları & Kamu Özgürlükleri, Savaş Yayınları, Ankara, 1992, s. 229-229.

[29] Üskül, Zafer; a.g.e., s. 121.

[30] Üskül, a.g.e., s. 123.

[31] Üskül, a.g.e., s. 124.

[32] Üskül, a.g.e., s. 122.

[33] Üskül, a.g.e., s. 123.

[34] Gözler, Kemal; Türk Anayasa Hukukuna Giriş, Ekin Basın Yayım Dağıtım, Bursa, 2011, s. 330.

[35] Tezcan/ Erdem/ Sancaktar/ Önok, a.g.e., s. 64.

[36] Üskül, s. 113.
 

 

İstiklal Cad. Bekar Sok. 22/2 Beyoğlu 34435, İSTANBUL  Tel: (0212) 292 52 52 - 53  Faks: (0212) 292 32 33

İnternet : http://www.sodev.org.tr   *   e-mail :   info@sodev.org.tr