SOSYAL DEMOKRASİ VAKFI
ANA SAYFA AVRUPA BİRLİĞİ AYRIMCILIK ÇEVRE GENÇLİK HAYVAN DOSTLARIMIZ KADIN ÇALIŞMA YAŞAMI LAİKLİK MERAK EDİLENLER
 

 

ŞENATALAR: İŞSİZLİKTEKİ ARTIŞ SÜRECEK

21.07.2008 Birgün

 

Türkiye ekonomisi yılın birinci çeyreğinde beklentilerin üzerinde büyüdü. Fakat genel beklenti büyüme rakamının gelecek çeyreklerde devam edemeyeceği ve bizi ekonomik  yavaşlama sürecinin beklediği yolunda. Türkiye ekonomisinin orta vadeli projeksiyonunu, AKP'nin ekonomik performansını ve global gelişmeleri akademik dünyanın saygın isimlerinden ve 10 Aralık Hareketi sözcüsü Prof. Dr. Burhan Şenatalar ile görüştük.

 

»Türkiye ekonomisinin mevcut durumu ile ilgili değerlendirmelerinizi almak isterim. Artan cari açık, yüksek seyreden reel faizler ve politik belirsizliğin yaşandığı bu ortamda bizi orta vadede nasıl bir ekonomik gelecek bekliyor?
 

Türkiye ekonomisinin 2008 yılında yüzde 4 civarında büyümesi bekleniyor. 1. çeyrek ile ilgili açıklanan büyüme verileri tahmin edilenden daha iyi çıktı. Fakat bu durumun yılın 2. ve 3. çeyreğinde devam etme ihtimali yüksek gözükmüyor. Son açıklanan mayıs ayı imalat sanayi verileri de durumun çok parlak olmadığını gösteriyor. Otomotiv sektöründe bir artış gözükmekle birlikte özellikle tekstil, giyim gibi sektörlerde ciddi gerilemeler var. Türkiye'nin 2009'da da yüzde 4 civarında büyüyeceği tahmin ediliyor. Fakat gelecek için tahmin yapmanın hayli zor olduğunu da belirtelim. Çünkü siyasi ve uluslararası ekonomik gelişmelerin ne olacağını bilemiyoruz.
 

Türkiye'de yüzde 4 dolayında bir büyümenin ‘işsizliği artırma’ yönünde etki yapacağına kesin gözüyle bakabiliriz. İşsizlik demişken şuna da değinmekte yarar var; İşsizlik oranı problemin bir kısmını gösteriyor. Çünkü Türkiye"de işgücüne katılma oranı çok düşük. Yüzde 50'nin altında bulunuyor. Türkiye ile benzer gelişmişlik düzeyindeki ülkelere baktığımızda ise bu oranın daha yüksek olduğunu görüyoruz. Bazı ileri ülkelerde istihdam oranı yüzde 70'in üzerinde.

 

»İstihdam oranına bakmak işsizlik oranına bakmaktan bize daha sağlıklı değerlendirme yapma imkanı veriyor denilebilir mi?
 

Daha sağlıklı demesek de resmi tamamlar. Problemi tam anlayabilmemiz için istihdam oranına da bakmamız lâzım. Çünkü özellikle 15-50 yaş grubuna ait kesimi daha iyi değerlendirebilmek için istihdam oranına da bakmamızda fayda var. Örneğin; iki ülkede  işsizlik oranı yüzde 6'dır, fakat bu iki ülkede istihdam oranları çok farklı olabilir. Dolayısı ile işgücünü ne kadar değerlendirdiklerine anlamak için istihdam oranına da dikkate almamız lâzım.
 

Türkiye'de işsizlik resmi istatistiklere göre yüzde 10'un biraz üzerinde. Fakat şunu biliyoruz ki resmi istatistiklerde işsiz sayısı, piyasada geçerli ücret düzeyleri üzerinden iş arayıp bulamayanlardan sayılıyor. Umudunu yitirmiş ve iş aramayanlar bu sayının dışında. Aslında bu iki grubu birlikte değerlendirdiğimizde, sayı 4,5 milyona ulaşıyor. 2008 ve 2009 büyümeleri de, iki yıl üst üste, istihdam yaratmayacak büyüme oranları olduğuna göre işsiz sayısı ve oranı daha da yükselecek. Bu ciddi bir sorun.
 

İkinci olarak ise enflasyonun yükselmekte olduğunu ve yükselişini sürdüreceğini görmekteyiz. Fakat geçmiş dönemlere göre farklılık var. Dünya genelinde de enflasyonda artış söz konusu. Ama gelişmiş batı ülkeleri için bu henüz korkutucu bir gidiş değil. Yüzde 2'den 3'e çıkması kendi içinde kuvvetli bir artış sayılabilir fakat bizim problemimizle kıyaslanamaz. Fiyat artışlarına sebep olan kalemler esas olarak enerji ve gıda maddeleri. Dolayısı ile iki kategori düşük gelir gruplarını doğrudan ilgilendiriyor. Türkiye de şimdi yaza girdiğimiz için gıda maddelerinde bir ucuzlama var. Dolayısı ile yaz aylarında enflasyon düşük gözükecek, fakat sonbahardan itibaren, geçen yılda olduğu gibi, gıda maddelerindeki hızlı artış bir yandan genel enflasyonu yükseltici etki yapacak ama öte yandan düşük gelirlilerin refah düzeyini daha kuvvetli şekilde olumsuz etkileyecek. Burada bir sorun görmekteyiz.

 

»Peki ya cari açık ve finansman koşullarına ilişkin değerlendirmeleriniz nelerdir?
 

Cari açık çok yüksek. Bugüne kadar döviz girişi daha kolay gerçekleşiyor idi. Son yıllarda döviz girişinin önemli bir kısmı doğrudan yabancı sermaye yatırımları ile gerçekleşmişti. Türkiye 2005 ile 2007 yılları arasında daha önceki yıllarda hiç görmediği ölçüde doğrudan yabancı sermaye çekti. 2008'de ise bütün dünya genelinde doğrudan yabancı yatırım ciddi bir düşüş gösteriyor. Özellikle gelişmekte olan ülkelere giden doğrudan yabancı yatırımın bu sene yüzde 40 dolayında azalacağı öngörülüyor. Türkiye ye gelecek yabancı sermayenin de bu genel yavaşlamadan pay alacağı aşikâr. Ayrıca Türkiye'de çok ciddi politik belirsizlik var. Bu politik belirsizlik dolayısı ile doğrudan yabancı yatırımın ciddi ölçüde azalacağı görülüyor.
 

Ayrıca bugüne kadar bazı sektörlere giren yabancı sermaye akışının artık bir doyma veya durma noktasına geldiğini de söyleyebiliriz. Örneğin bu zamana kadar bankacılık sektörüne önemli girişler oldu. Bundan sonra da aynı tempoyla gitmesini beklemek zaten söz konusu olamaz. Dolayısı ile cari açık ile ilgili sorun devam ediyor. Hatta daha ciddileşecek. Çünkü cari açığın finanse edilmesi zorlaşacak. Reel faizler yukarı gittiği için sıcak para girişi biraz daha kolaylaşabilir. Ama sıcak para girişi doğrudan yabancı yatırımla kıyaslandığında tercih edilen bir finansman kanalı değil. Ayrıca dış borçlarda artış olacak, zaten özel sektörün dış borcu hayli yüksek düzeyde.
 

Yalnız Türkiye ekonomisi ithalata bağımlı olduğu için yüzde 4 civarında üst üste iki yıllık büyüme temposu ithalatı yavaşlatacaktır. İthalat yavaşlayınca da dış ticaret açığı dolayısı ile de cari açığı da frenleyici bir etki yapacaktır.

 

»Fakat bu zamana kadar gerçekleşmedi ve açık artmaya devam ediyor?
 

Şu ana kadar gerçekleşmedi. Geçen yıldan bu yana özellikle dünya genelinde doların düşük seyretmesinin de bunda etkisi oldu. Bu durum dünya genelinde değişebilir aynı zamanda da Türkiye'deki büyümedeki yavaşlamanın etkisi de yeni ortaya çıkacak. Ayrıca enerji kaynaklarındaki artışı da göz ardı etmemeliyiz.  Petroldeki fiyat artışı, Türkiye tamamen petrolde dışa bağımlı olduğu için, dış ticaret açığında çok ciddi olumsuz etki yapıyor

 

» Peki, maliye politikalarında bir gevşeme görüyor musunuz?
 

Maliye politikalarında şöyle bir gevşemeden söz edebiliriz. Esas itibarıyla 2008 ve 2009 için düşünülen maliye politikası yaklaşımı yerel seçime dönüktü. Dolayısı ile bir gevşeme olacaktı. Fakat o gevşemeye sıra gelmeden önce, dünyada meydana gelen gıda ve enerji fiyatlarındaki artış, Türkiye'nin probleminin daha erken tarihlerde su yüzüne çıkmasına neden oldu. Faizlerin yükselmesi devlet borçlanması açısından ciddi bir sorun yaratıyor. Devlet borçlanması açısından sorun yaratıyor demek aynı zamanda mali politikalar açısından sorun yaratıyor demektir.

 

»Türkiye'nin de aralarında bulunduğu gelişen ülkeler 2003 yılından itibaren global konjonktürün de etkisi ile önemli ölçüde parasal giriş sağladı. O dönemde AKP ne gibi ekonomi politikaları uygulasaydı bugün yaşanılan ekonomik sıkıntılar daha az yaşanırdı?
 

Kayıt dışı ekonomi ve vergiyi tabana yayma açısından daha kararlı davranılabilirdi. Orada ciddi bir yol alınamadı. Eğer kayıt dışı ekonomi daha kararlı bir şekilde kayıt içine alınabilseydi hem sosyal güvenlik sisteminin açıkları hem de genel kamu finansmanı açıkları açısından bir problemi hafifletmiş olurdu.
 

İkincisi ise sanayileşme stratejisi ile ilgili daha erken tarihte atılabilecek adımlar vardı.  Mesela teşvikten yararlanan il sayısı popülist bir yaklaşımla aşırı genişletildi. O zaman teşvik politikası olmaktan çıkıyor zaten.

 

»AKP'nin ekonomi politikalarına bakışı ile ilgili genel değerlendirmelerinizi almak isterim?
 

AKP döneminin çok önemli bir özelliğini vurgulayalım. AKP dönemi, piyasaya imana dayanan bir dönemdi. Yani AKP kadrolarının çok büyük bir bölümü tırnak içinde çekirdekten yetişmiş olduğu için bu kadrolar ekonomiye çok fazla esnaf mantığı ile bakıyorlardı. Veya çekirdekten yetişmiş sanayici mantığı ile bakıyorlardı. Dolayısı ile devlet müdahalesi mutlaka kötüdür, devlet bir rol oynarsa mutlaka kötüdür, devlet ne kadar az karışırsa o kadar iyidir. Böyle bir ideolojik koşullanma ile bakıyorlardı. O dönemde özellikle ABD ve bütün dünyada neoliberal rüzgar estiği için, neoliberal rüzgara tamamen entegre oldular. Mesela Maliye Bakanı bu durumun somutlaştığı bir politikacı. Özelleştirmeden bahsederken "Babalar gibi satarım" ifadesini kullandı. Şimdi özelleştirme terminolojisi'nde bu kadar saçma bir lafa yer yok aslında. Özelleştirme literatürüne baktığınızda da özelleştirmenin nasıl yapılabileceği, hangi amaçlar için yapılabileceği, hangi amaçlar için yapılmaması gerektiği hepsinin bir çerçevesi vardır. Türkiye de böyle bir şey uygulanmadı. Piyasaya iman derken veya kökten piyasacı bir yaklaşım hâkim oldu derken kastım bu. Günümüz ekonomilerinde artık kabul ediliyor ki her şeyi piyasaya bırakan bir anlayış çok sakat bir anlayış.
 

Özellikle Türkiye gibi gelişme sorunu olan bir ülkede devletin çok daha kritik roller üstlenmesi lâzım. Bölgesel eşitsizlik açısından, teknolojik atılım bakımından, sanayileşme stratejisi bakımından vb... Bunlar hep es geçildi. 2002'den 2008'e geldik. Şimdi daha yeni ekonomiden sorumlu Başbakan yardımcısı diyor ki tekstil sektörünün sorunlarını farklılaştırılmış bir strateji ile aşmaya çalışacağız. Halbuki bunun keşfedilmesi için 6 yıl beklemeye gerek yoktu. AKP'nin piyasaya bir imanla bağlı kalmasının yanında bir büyük sorun daha var.  O da kendilerinden yana olan kişileri, grupları ihalelerde kayırmak. O da piyasa mekanizmasının mantığına aykırı bir durum. Piyasa mekanizması daha rasyonel bir davranış biçimi öngörüyor. Dolayısı ile dünya genelindeki fon bolluğundan yararlanarak, ellerindeki varlıkları satarak 5 yılı güzel geçirdiler. Şimdi geldikleri nokta da sıkıntıdalar. Şu şekilde bağlayalım. AKP bundan sonra kapatılsa da kapatılmasa da bu anlayış devam edecek olursa, ekonomik sorunların çözümlenmesi mümkün olmaz.
 

»Türkiye'nin tarım politikasında yaşadığı problemler ilgili neler söylemek istersiniz ? İkincisi istihdam edilen nüfusun yaklaşık yüzde 25'i tarımda, fakat milli gelire olan katkısı yüzde 13. Bir orantısızlık var
 

Hayır, orantısızlık demeyelim. O normal bir şey. Çünkü tarım kesiminde verimlilik her zaman daha düşüktür. Ayrıca tarım kesiminde çalışan nüfusun kalifikasyonu düşük. Türkiye'de tarım kesiminde çalışan insanların önemli bir kesiminin eğitim düzeyi düşük. Ayrıca yaptığı iş ile ilgili birikimi de düşük. Yani diploma düzeyi düşük olabilir bir insanın ama yaptığı işlerle ilgili eğitim almış olabilir ve dolayısı ile yaptığı işi ileri bir teknoloji ile yapıyor olabilir. Çok bilinçli yapıyor olabilir. Türkiye'de böyle bir durum yok. Bu nedenle istihdamdaki payı ile milli gelire katkısı arasında bir uyum beklentimiz yok ama şöyle bir sorun var. Türkiye de çoğu yerde tarımdan alınabilecek üretim alınamıyor

 

»Kendi kendine yeterlilikte sorun var denilebilir mi?
 

Onu da demek istemem. Çünkü kendi kendine yeterlilik Türkiye'de geçmişte bir ölçüde vardı deniyor ama şunu da kabul edelim ki 50 yıl öncesinin dünyası ile çok farklı bir dünyadayız. Kendi kendine yeterli dediğimiz o Türkiye de insanların hepsi çok bol sebze, meyve ve et yiyordu ve çok bol süt içiyordu falan diye bir durum yoktu. Bence önemli olan nokta şu, Türkiye bulunduğu yer itibarı ile birçok ürünü üretebilecek bir ülke. Bunların önemli bir kısmını da daha yüksek verimlilikle de üretebilecek bir ülke. O potansiyelini değerlendiremiyor. Yoksa bazı ürünleri ithal edersiniz bazı ürünleri ihraç edersiniz. Tarımımızı sürdürülebilir kalkınma perspektifi ile topraklarımızı harap etmeyerek daha iyi değerlendirmemiz  gerekir.

 

»Amerikan ekonomisi ve bağlantılı olarak dünya ekonomisinin tam olarak toparlanması daha ne kadar zaman alır size göre?
 

Amerikan ekonomisi dünya üretiminin kabaca beşte birini gerçekleştiriyor. Çin ekonomisi ise kabaca onda birini. 2008 ve 2009 için büyüme tahminlerine baktığımızda Çin ve Hindistan'ın yüksek performanslarının devam edeceğini görüyoruz. Dünya ekonomisi açısından olumlu bir nokta. 30-40 önce Amerikan ekonomisi ciddi bir sıkıntıya girdiği zaman dünyayı çok daha fazla etkiliyordu.

 

»Dünyada frenleyici mekanizma artık var sanırım…
 

Kesinlikle böyle bir mekanizma var. Amerika'nın gelecek yıl için büyüme tahmini yüzde 1. Fakat daha önce söylediğim gibi şu anda yapılan tahminlerde oynama şansı da yüksek. Amerikan ekonomisi kendi sıkıntılarından ne zaman çıkabilir sorusuna gelince benim kanaatim, Amerikan ekonomisinde daha ağır bir kriz ihtimalinin bugün oldukça azalmış olduğudur. 2008'de, 2009'da negatif büyümeye geçmesi ihtimalini tahmin etmiyorum. Fakat yüzde 2.5-3 arasındaki büyümeye ne zaman döner sorusu yanıtlanması zor bir soru. Onun işaretlerini henüz görmüyoruz. Amerikan ekonomisi"nde ancak 2009'dan sonra yüzde 2'lik, 3'lük büyüme düşünülebilir. Beklenir diyemiyorum henüz düşünülebilir. Asya'da ise ciddi bir etkilenme gözükmüyor. Aynı şekilde Rusya, Çin ve Hindistan kadar olmasa da,  belirli bir büyüme temposu yakalıyor.

 

»Dünya ekonomisinde yapı değişiyor…
 

Kesinlikle. Üretim yer değiştiriyor. Gayet açık. Yapının değişmesiyle birlikte Çin ve Hindistan'da gelir düzeyi yukarı doğru çıktıkça tüketim kalıpları değişiyor. Tüketim kalıpları değiştikçe bazı ürünlere olan talep artacak. Petrol ve gıda maddelerinin fiyatlarının hızlı artışında Çin ve Hindistan"daki talep düzeyinin yükselmesi etkili oldu dendi. Fakat sonradan ortaya çıktı ki o talep artışı henüz o kadar şiddetli değil.

Son 2-3 yılda birdenbire patlamış olamaz zaten. Sözü edilen talep artışının etkisi daha ikincil. Biraz da biyoyakıt tarafı etkili oldu. Çünkü tarım sektöründe biyoyakıt"ın yaptığı etki belli ürünlerin arzını frenliyor, zaten talep tarafında belirli artış var ikisi de üst üste gelince fiyatları yukarı doğru itiyor.
 

Dünyada üretim yer değiştiriyor bir tarafı bu. Gelir düzeyinin yükselmesi ve orada talep artışı bir tarafı da bu. Bütün bunlardan çıkarabileceğimiz iki senaryo olabilir. Bir tanesi kıyamet senaryosu. Çinliler ve Hindistanlılar, Amerika'da , Kanada'da ya da Hollanda'daki tüketim düzeyinin yarısına geldikleri gün dünyada muazzam bir paylaşım mücadelesi olacak. Dolayısı ile bunun sonucu kıyamet olabilir. Kötümser senaryo budur.
 

Farklı bir senaryo ise bu gidişat bütün kaynakların kullanım tarzımızla ilgili bizi radikal şekilde düşündürmeli. Yani bugün Türkiye'nin nüfusunun belli bir bölümü dahil, Batı'nın gelişmiş ülkelerinde tüketim kalıpları radikal bir şekilde eleştirilmeli, irdelenmeli.
 

Yani, Batı'nın gelişmiş ülkeleri için ve Türkiye nüfusunun kabaca beşte biri için ihtiyacımızdan çok daha fazlasını tüketiyoruz. Dolayısı ile kaynakların daha rasyonel kullanılması yönünde yeni bir yaşam biçimi gündeme gelecek ister istemez. Ama bununla ilgili çok iyi bilindiği gibi Kyoto anlaşması meselesinde ona ve benzer diğer alanlarda gelişmiş ülkeler hayat tarzlarını değiştirmeye pek yatkın gözükmüyorlar. Bu süreç kapsamlı bir bilinçlenme ve siyasal mücadele gerektirecek.