Örtülü Kimlik
Aynur İlyasoğlu
Ayşe Durakbaşa, Sunuş, "Türkiye'de Kimlik Siyasetleri Üzerine", Mart 1994,
s. 23-29
1980 sonrasında politik grupların
dağılmasıyla siyasetin kimlik boyutu önem kazandı. Kadınlar için feminizm,
Kemalizm ve politik İslam kimliklerde belirgin simgelerle ayrıştı. Bu ayrışmanın
bugünkü dinamikleri ve tarihsel kökenlerine ilişkin ise henüz çok fazla
araştırma yok. Aynur İlyasoğlu'nun çalışması, bir grup İslamcı kadınla yaptığı
derinine mülakatlara dayanıyor. Bu çalışma bize kaynak kişilerden birinci elden,
doğrudan o kadınların dünyasıyla ilgili bilgi ve kendi tanımlarını iletebildiği
için önemli; Kadın Araştırmaları alanında da nesnel ile öznel bilginin
birleşebildiği tür çalışmalara örnek oluşturuyor.
Türkiye'de Kadın Araştırmaları çok yeni bir alan. Kadın Eserleri
Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı, İstanbul Üniversitesi Kadın Sorunları
Araştırma Merkezi'nden sonra şimdi birçok başka üniversitede de benzer araştırma
merkezleri oluşturuluyor. 1980'lerde daha çok kurum-dışı alanlarda gelişen
feminizm, 1990'larda kurumsallaşmaya başladı. Her ne kadar devlet
bakanlıklarından birinin kadın sorunlarıyla ilintilendirilmesinin, kadının
statüsünü yükseltme ile ilgili bir genel müdürlüğün bu bakanlığa bağlanmasının
ve bunun gibi bürokratik birimlerin henüz kadınlara görünür bir katkısı
olmadıysa da en azından bu yönde bir beklenti oluştu. Kadınlara ilişkin
istatistik veriler toplanır, kadınlar ve kadınların cinsiyetleri dolayısıyla bu
toplumda karşılaştıkları güçlükler görünür kılınır ve bunlara ilişkin araştırma
projeleri parasal destek şansı bulur gibi beklenti ve talepler oluştu,
araştırmacılar arasında. Akademik feminizmin canlanışı bu alanda en olumlu
gelişme sayılmalı; Batı'da olduğu gibi giderek tüm disiplinlerde eski
çerçeveleri sorgulayan, yeni sorular soran bir alanı açabilmeli, feminist
çalışmalar. Bunun için belki de öncelikle "kadın meselesi"nin yer aldığı eski
paradigmaların sorgulanması gerekiyor; cins ilişkilerine ve kimliklerine ilişkin
tartışmaların önceki politik söylemlerden kurtarılması, bağımsızlaştırılması
gerekiyor.
Türkiye'de Kadın Hakları, belleğimize Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu
ideolojisi Türk milliyetçiliği çerçevesinde işlendi. Birçok müslüman ülke için
İslam, Batı'ya karşı milliyetçi hareketlerde kültürel feminizmi tanımlayan en
önemli kültürel kaynak olarak anayasalara, kanunlara ve insanların belleklerine,
zihinlerine yazılırken, Türkiye'de "Türk feminizmi" İslam öncesi Türk kültürü ve
cinsler eşitliğini referans aldı. Bu kültürel biçimlenme, bugünkü feminist
kimliğin oluşumunda da etkilerini gösteriyor: Türk feministlerinin ortak
özelliği belki de İslam konusunda bilgisiz ve ilgisiz olmaları; oysa Mısırlı
feminist Neval el Seddavi ya da Faslı feminist Fatima Mernissi sürekli İslami
kaynaklara referans verebiliyor, yorum yapabiliyor, gereğinde de daha cesur bir
şekilde eleştirebiliyor.
Türkiye'de ise modernleşmeci, ilerlemeci ve bunların izlerini taşıyan
soldaki ve sağdaki politik programlarda bu konu "kadın sorunu" olarak gündeme
geldi ve kalkınmışlık ve gelişmişlik meselesi çerçevesinde kadının statüsünü
yükseltmek esas oldu. Terimleri ve çerçevesi, çoğunlukla erkekler tarafından
tanımlanan bu modernleşmeci zihniyete göre kadınlar düzeltilmesi gereken bir
"sorun" olarak ele alındılar, toplumun geri kalmışlığı adeta kadınların
cehaletine bağlandı. Oysa feminist kadın tarihi kadınları tarihin nesneleri
değil, özneleri olarak öne çıkarmak istiyor ve onları mazlum kurbanlar olarak
değil, tarih yapanlar olarak tanımlamayı öneriyor. Bu gözle bakarsak Türkiye'de
modernleşme tarihinin henüz kadınlar açısından yazılmadığını fark ederiz.
Örneğin Kemalist devrimlerin değişik kuşaktan kadınlar tarafından nasıl
yaşandığı, kadınların seçimlerine ve yaşam tarzlarına nasıl etki ettiği, iç
dünyalarında ne gibi çelişkilere yol açtığı tarih araştırmalarında yer almadı.
Bu soruları iyi ki edebiyatçılar, romancılar sordu. Adalet Ağaoğlu'nun Aysel'i
zihnimize adeta tarihsel bir kişilik gibi yerleşti.
Kadın araştırmalarında, kadın tarihinde "diyalog" yöntemi denilen bir
yöntemden söz ediliyor çokça. Bu şu demek: Araştırmacı ya da tarihçi,
araştırmasının nesneleri olan kadınları kendi sesiyle, kendi anlatısı ve
kurgusuyla boğmamalı, onlarla bir diyalog yaparmışçasına anlatmalıdır. Feminist
bir araştırmacı için, veriler kadar, bu verilerin sunumu ve kendi anlatısının
böyle çoğul kadın seslerine izin vermesi de önemlidir.
Bunun için değişik düzlemlerde "karşılaşmalar" kurgulamalıyız belki de,
bu "karşılaşmalar" yerel kültürümüzden başka kültürlere taşınabildiği ölçüde
küresel nitelikleri ön plana çıkar. Yerküre üzerinde başka bir yerde bu "kara
çarşaflı kadın"la karşılaşsam? Peki, ya bugün buradaki "karşılaşma"mızda hangi
yaşantıların tarihi ile karşı karşıyayız, hangi söylemlerin içinden konuşuyor,
eyliyoruz? Suskunluklarımızda birbirimize ne diyoruz?
Burada Adalet Ağaoğlu'nun Mevhibe İnönü'nün ölümünden sonra Cumhuriyet
gazetesinde yazdığı bir yazıdan alıntılamak isterim; çünkü Mevhibe Hanım'ın
ölümü radyolardan, televizyondan ilan ediliyor ve ardından kısa bir biyografisi
veriliyordu, ben de benzer şeyler düşünmüştüm:
"Onları sık düşünürüm, büyük değişimlerin sarsıntıları ortasında yaşayıp
da kendilerini hiç açıklamamış olan kadınları. Sayın Mevhibe İnönü'nün ölümü
ardından büsbütün düşünüp kaldım: 'O kadınlar' neden iç dünyaları en az merak
edilen kadınlar oldular? Neden derinden görülme, bilinme merakıyla yazılmadılar?
Yazıldıklarında, salt toplumdaki misyonları açısından yazıldılar? Devlet adamı
eşi, dernek başkanı, gönüllü hemşire, onbaşı, öğretmen, ilk avukat, sadık eş,
iyi anne… Mevhibe İnönü, tek parti döneminde 'Milli Şef'in eşi durumundayken
bile, bütün yakıştırmalara karşın, sadece kendisi kalabilmiştir. Bir günden
ötekine tam karşıtıyla değiştirilmesi gereken bir hayatın ortasında, kendisi…
Peki ama, işte o kendisi, kimdi? Bunun yanıtını bulmak zorundayız. Çünkü Mevhibe
Hanım, aynı zamanda da, Batılılaşmaya adımlarını ilk attıkları sıralarda
geçirdikleri sarsıntıları içlerine gömmüş, orada yaşamış bütün 'o kadınlar'ın
bir simgesidir. Ne seçimlerini, ne seçmediklerini ele vermişti onlar. Birer
aşıya o kadar gereksinimleri varken, kendileri birer aşı olabilmiş,
deneysizliklerine karşın kendilerini aşma olgunluğu gösterebilmiş gencecik
kadınlar…
"Gerçekten tarihin bir evrilme (yarılma) an'ında bu kadınlar, öylesi
hazırlıksız ve zayıf omuzlarıyla yepyeni bir hayat yükünün altından nasıl
kalktılar? Erkek için fazla sorun olmayan, olsa da 'namuslarını' doğrudan
zedelemeyen birçok şeyin her biri onlar için sorunken.
(...)
" 'O kadınlar', hiç dengeleri bozulmadan bütün 'kem gözler' altından
kalkabilen kadınlardı. Daha dün Arapça yazarken, ertesi gün Latin alfabeyle
okumaları, yazmaları gerekenler, 'elin adamlarıyla' dans ederken dozu
ayarlamaları kendilerinden büyük ustalık isteyenler, yaşmağı, çarşafı atsalar da
giyinik görünebilenler… Arkanızda koskocaman Cumhuriyet Devrim İlkeleri ve bu
ilkelerin koyucuları olsa da, altından kalkılması kolay olmayan işler. Ama şimdi
dile kolay geliyor."(1)
Birçok müslüman Ortadoğu ülkesi için –hele de Türkiye için büsbütün öyle–
Batı'yla karşılaşma, Batılılaşma, modernleşme yakın sosyal tarihlerine damgasını
vurmuş. Kimlikler bu sancılar ve çelişkilerle yoğrulmuş, öyle ki bu kültürel
özellikler artık dışsal, yabancı bir kültürün öğeleri sayılamaz. Mevhibe İnönü
örneği bize yakınımız olan birçok kadını anımsatabilir; annelerimizi,
teyzelerimizi, halalarımızı, hatta bir önceki kuşaktan anneanne ve büyük
teyzeleri… Modernist erkekler kadınların ne zaman ve nasıl modern, ne zaman ve
nasıl geleneksel olacaklarını tayin etmek istediler ve çoğu zaman ettiler de.
Peki ya kadınlar ne hissettiler, kendi kimliklerini hangi taşlarla kurdular?
Annelerimizin kuşağı için Kemalizm ilkeleri ne kadar önemli idiyse, din de o
kadar önemliydi, kendi kadın alanlarında töreleriyle, adaklarıyla, okumalarıyla
kendilerince yaşıyorlardı dini. Annem yıllarca evimizde oruç tutan tek insandı,
yine de ondan bize yayılan bir Ramazan tadı vardı, din onun için bir bakıma
kendi köken ailesiyle özdeşleşmeyi sürdürmenin bir aracıydı, dolayısıyla kendi
özel yaşam alanını kurarken önemli bir kaynaktı. Şimdi annemin müslümanlığını
kimse elinden alamadığı gibi, onu saçının telinin haram olduğuna da kimse
inandıramaz. Ben biraz müslüman sayılırsam, annemden dolayıdır, onun yaşadığı
dini teneffüs etmiş olduğum içindir. Türkiye'de müslümanlık yaşantılarının
çoğulluğu bu ülkedeki demokrasi için bir kazançtır. Birçok insan ve birçok kadın
için bunlar kimlikleri içinde işlenmiştir, modernleşmeyle başederken
geliştirdikleri diğer bütün stratejiler gibi; zaten toplumsal yaşantının düzeni
ve sürekliliği erkekler ve çocuklar için bu kadınlar tarafından sağlanmıştır.
Şimdi belki modernleşme tarihimizde başka bir yarılma anındayız, başka
bir zaman dilimindeyiz ve sorgulamadığımız kalıpları da sorgulamak durumundayız.
Politik İslam'ın içinde yer alan kadınlar kimliklerini hangi yapı taşlarıyla
kuruyorlar? Örtüleriyle nasıl bir "feminite" sergiliyorlar? Erkek cinsine
ilişkin bazı kalıpları benimsemelerinin nedeni nedir? Dinsel otoritelere karşı
hep itaatkâr mı olacaklar, yoksa İslam içi bir Protestanlığın öncüleri
olabilirler mi? Başka müslüman kültürler ya da Hıristiyan, Yahudi vb. dinlerdeki
kadınlarla ilişkileri nelerdir?
İslam, birçok başka din gibi otoriter bir din ve cinslerin doğasına
ilişkin değişmez tanımlar yapıyor, kadın-erkek ilişkilerini belirli kalıplar
içinde donduruyor; bunu böylece ortaya koymak gerekiyor. Kadınların bu dini
nasıl yaşadıkları ise ayrı bir konu. İslam içinde elbette başka dinlerde de
olduğu gibi, kadınların kendilerine örnek alabilecekleri, kadınları yücelten ya
da onlara alan açan birçok olumlu özellik var. Hıristiyan kadınlar Meryem'i
yeniden keşfediyorlar örneğin, İsa kültünü bastırmak için. Müslüman kadınlar
camiyi yeni işlevlere kavuşturacaklar belki; İslami cemaati erkek cemaati
olmaktan kurtaracaklar.
Türkiye'de İslamcı hareketlerin tam da 1980 darbesi sonrasında hız
kazanmasının elbette devlet politikası, Arap ülkelerindeki finans çevreleri,
emperyalizm vb. gibi dışsal nedenlerle bağlantıları olabilir; nitekim basında
belgeleri de yayınlandı bunların. Ancak birçok sosyal olayda olduğu gibi komplo
teorileri burada da çok kısıtlı açıklama getirebilir ve yalnızca karşı kampların
oluşmasını getirir. Birbirlerini vatan hainliği ya da kâfirlikle suçlayan
insanlar kendi kamplarında konuşurlar.
Sanıyorum Aynur İlyasoğlu'nun kitabının önemi burada: İslamcı kadınlarla
bir diyalog olanağı, şansı arıyor, kendisiyle ortak bir yaşantıdan yola çıkarak
deniyor bunu. İnanç ve kadınlık, ya da bir kimlik siyaseti olarak inanç; bu
politik bir inanç olabilir, ya da dini bir inanç olabilir. İdeologlar ya da din
adamları, ilahiyatçılar genellikle erkek; her konuda otorite olan erkekler
kuralları dikte ediyorlar da kadınlar nasıl yaşıyorlar, kadınlar inançla
kadınlık yaşantısını nasıl bir arada kuruyorlar? İslamcı kadınlar için bu bir
kimlik siyaseti. Kimlik siyasetinin karşısına kanun, nizam adına değil kendi
sesimizle çıkmamız gerek.
Bizim kuşak, tarihini 1980 öncesi
ve sonrası diye anlatanlar olarak tanımlanabilir. Geçende Aynur'la
arkadaşlığımızın onuncu yılını kutladık, Sultanahmet Köftecisi'nde. 1980 sonrası
sarsıntıları birlikte yaşadık, öncesinde ise benzer yerlerde dolaşmışız, benzer
politik heyecanları yaşamışız. Cağaloğlu, Sultanahmet, şehrin bu mekânlarında
var olmak, yayın dünyası ile ilk tanışıklıklar gibi heyecanlarla büyüdük biz.
Galiba hep sınırları zorladık, hep kendi zihnimizdeki yapıntıları deştik, her
tür otoriteye başkaldırdık. Bizim için en değerli, en önemli olan ise galiba
bireyselliklerimizi en inandığımız idealleri temsil eden politik çatılarda bile
korumaktı. Bunun bize kazandırdığı bir insani değer var: empati yeteneği;
politik olarak zıt kutuplarda olduğumuz kişilerle bile birey-bireye bir
etkileşim ortamında buluşabiliyoruz.
Bugün öyle bir tarihi noktadayız ki Cumhuriyetin modernist seçkinlerinin
konumları başka bir seçkinler grubu tarafından ciddi biçimde sarsılıyor. Bizim
kuşak Kemalist geleneğin hamuruyla yoğrulduysa da, kendisini hiç iktidar
konumunda hissetmedi.
Aynur İlyasoğlu'nun bu çalışmasında belki de bu iktidar konumunda
olmamanın getirdiği esnekliği, feminist çalışmaların gerektirdiği duyarlığı ve
diyalog çabasını hissedeceksiniz. Araştırmacının anlatısı size İslamcı
kadınların sesiyle birlikte ulaşacak.
(1) Karşılaşmalar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1993, s. 148.