8 Mart, 1 Mayıs değil

Yalçın Yusufoğlu
08.03.2006 Sesonline


8 Mart’ın doğuşu 1857'de New York kentinde 40 bin kadar tekstil işçisi kadının çalışma saatlerinin azaltılması, eşit işe eşit ücret ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için yaptığı ve 100 işçinin yangında öldüğü büyük olaya dayanıyor. 1910’da II. Enternasyonal’de Clara Zetkin’in önerisiyle "8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü" olarak kabul edilir. 1975’te ise BM 8 Mart’ı "Dünya Kadınlar Günü" ilan eder. 8 Mart’ın Emekçi Kadınlar Günü yerine, Kadınlar Günü olarak adlandırılması bana doğru geliyor. 8 Mart’a kaynak olan olayla 1 Mayıs’ın kökenindeki olay, her ikisi de uluslararası işçi sınıfının iki tarihsel olayı olsa da; toplamsal evrim içinde bu iki ayrı gün aynı anlamı taşımıyor.

Kadın kelimesinin önüne “emekçi” sıfatını getirdiğimizde, bu terim ne anlama geliyor? O kadının emekçi sınıflara mensup olduğu mu anlaşılıyor, yoksa çalışan kadın olduğu mu? Literatürde “emekçi kadın”=çalışan kadın demek. Burada çalışma kelimesinden ev kadınının evde çalışmasını anlamıyoruz, kadının ücretli işte veya aile işletmesinde ya da aile toprağında çalışmasını anlıyoruz. Her ne kadar, ev kadını, ev işi yaparak, çocuk bakarak (a) emeğin yeniden üretilmesine, (b) çocukların yetişmesiyle yeni iş gücünün hazırlanmasına katkı getirerek üretim sürecine katılmakta ise de çalışan kadın terimi ile ev kadını terimi aynı değil. Oysa, 8 Mart, emekçi sınıflara mensup olmakla birlikte çalışmayan, ev kadını olan kadınları da kucaklıyor.

İkinci ve daha önemli olan nokta şu: 8 Mart’ı (çalışsın veya çalışmasın) sadece emekçi sınıf ve katmanlara mensup kadınlarla sınırlandırdığımız takdirde, o günün cins ayırımcılığına yani cins egemenliğine karşı olan niteliğini ikinci plana atmış (veya hepten göz ardı etmiş), olgunun sınıfsal yönüne ağırlık vermiş oluruz.

ERKEĞİN EGEMENLİĞİ

Gerçi, erkeğin toplumdaki egemenliği sınıfların ve sınıf farklılıklarının (ezen-ezilen sınıf karşıtlığının) doğuşuyla ortaya çıkmışsa ve bugün hâlâ erkek hakimiyeti, sınıflı toplum olgusu ise de, cins ayırımcılığına uğrayan ve erkek tarafından ezilen kadın sadece emekçi sınıflara mensup değil. Egemen sınıflarda da erkek egemenliği var, burjuvazi içindeki kadın da erkeğin tahakkümü altında, orta katman kadınları da. Üçüncüsü, “emekçi kadınlar günü” terimiyle sınıfsal öğeye vurgu yaparsak, emekçi sınıflara mensup kadınların, gene emekçi olan kocaları, babaları, erkek kardeşleri ve oğulları tarafından ezildiklerini, baskı, şiddet, istismar ve denetim altında tutulduklarını önemsememiş oluyoruz.

Bir emekçi ailesinin erkekleri de, kadınları da sömürücü sınıfların egemenliği altındadırlar, ama o sınıfların kadınları aynı zamanda kendi sınıflarının erkeklerinin tahakkümü altındadırlar. Yani, o kadının üzerindeki baskı hem sınıf, hem de cins baskısıdır. “ Emekçi Kadınlar Günü” deyimi kadınlar üzerinde sadece sınıf baskısını ifade ettiği için hatalıdır, çünkü yukarıda da dediğimiz gibi, yılın o günü “Kadınlar Günü” olarak kabul edilmişse, cins faktörüne vurgu yapmak, cins ayırımcılığını ön plana çıkarmak için edilmiştir. 8 Mart’ın Emekçi Kadınlar Günü değil Kadınlar Günü olarak algılamak, o günün devrimci kökeninden uzaklaşmaktır diyen bazı sol kesimler, emekçi kadınların mücadelesini sadece burjuvaziye karşı mücadele diye anlıyorlar. Oysa emekçi kadının baba-koca-erkek kardeş baskısına karşı mücadelesi yok mu? Yeni bir BM belgesinde, Türkiye’de aile içi suçta olayların yüzde 90’ında mağdurun kadın olduğunu, kentlerde evli kadının yüzde 18’inin, kırlarda yüzde 76’sının kocasından dayak yediğini ve evli kadınların yüzde 57’sinin daha ilk günde şiddetle tanıştığını belirtiyor. Kadın, ailede veya dışarıda, işte veya belediye otobüsünde maruz kaldığı erkek egemenliğine karşı mücadele etmeyecek mi?

1 Mayıs cinsiyet ayırımı olmadan tüm emekçilerin birlik ve mücadele günüdür. Emekçi kadınların kendilerini ve sınıf mücadelelerini 1 Mayıs’ta görmeleri yeter. 8 Mart’ı ise kadının erkek egemenliğine karşı mücadelesi kabul etmek sadece burjuvaziye karşı mücadele gibi görmekten daha devrimcidir. Çünkü, erkek olsun, kadın olsun dünya nüfusunun üçte birinde insanlar burjuvaziyi yıkmışlardı, ama erkek egemenliğini yıkamamışlardı. Sovyetler Birliği’nde kadınların sağladığı büyük ilerlemelere rağmen erkek egemendi. Yönetici parti SBKP’nin politbürosunda, Merkez Komitesinde kaç kadın vardı, ya da Sovyet Sendikalar Birliği’nin yönetim kademelerinde? Devrim yıllarında bile Alexandra Kollantai’dan başka kaç tane üst düzey kadın yöneticiyi biliriz. SSCB zaten revizyonistti diyecek olanlar ÇHC’ni kadının kurtuluşuna örnek gösterebilirler mi? Çin devrimi Çin halkına da, Çin kadınına da çağlar atlattı, ama erkek egemenliğine son veremedi. Başkan Mao’nun son eşi mi politbüroda Çin kadınını temsil ediyordu? Dünya komünizm tarihinde Rosa Luxemburg, Clara Zetkin, Dolores İbarruri’den başka kaç komünist lider tanıyoruz? Eskiyi bir yana bırakalım, çağın çok daha ilerlediği 1980’lerden, 90’lardan Angela Davis dışında bildiğimiz uluslararası devrimci kadın ismi var mı, varsa kimler?

8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

8 Mart’ın emekçi kadınlar gününü sayılmaması onun devrimci özünün boşaltılmasıdır diyen söz erkek söylemidir ve erkekler tarafından söylenmektedir. Öyle diyen kadınlar da ya erkekler arasında mücadele ede ede erkeksileşmiş (maçoların ‘erkek gibi’ dedikleri türden), ya da mücadelede erkeğin üstünlüğünü benimsemiş kadınlardır. O örgütleri yöneten erkekler, önce kendi politik örgütlerindeki erkek egemenliğine son versinler, hatta evliyseler kendilerinin evde baskın olup olmadıklarını içtenlikle gözden geçirsinler, sonra devrim yapmaya çalışsınlar. Çünkü, şahsında ve örgütünde devrim yapamayan, toplamda hiç yapamaz.

Demek ki, burjuvaziyi de, feodaliteyi de tasfiye etmekle erkek tahakkümü sona ermiyor. Demek ki, mücadeleyi hakim sınıflara karşı mücadeleyle sınırlamakla yeterli devrimcilik olmuyor. Güzel sloganlar, heyecanlı sözler devrimciliğe yetmiyor, Yetmediği gibi, sahiplerini gerçeklerden uzaklaştırıp, illüzyonlar aleminde devrimcilik yaptırtıyor. 8 Mart’ın devrimci ruhu, emekçi karakteri gibi tanımlamalar süslü sözler olarak kalıyor. Konuya ekonomik göstergelerle bakarsak, toplumda ekonomik, siyasal ve yönetsel kudret erkektedir. Devlet çarkında da böyledir, özel sektörde de, küçük aile işletmelerinde de. Kırsal kesimde zaten öyledir. [Örneğin, kırsal kesim denilince, toprak mülkiyeti önem kazanır. Nüfusun yarısı kadın olmakla birlikte, yakın yıllarda yapılan bir istatistik, bizde kişilere ait toprakların yüzde 82’sinin erkeklerde olduğunu gösteriyordu. Demek ki, miras yoluyla babadan veya kocadan intikal eden topraklara şu veya bu şekilde erkek evlatlar el koyuyorlar.]

Burjuvazi de mülkiyet ve kudret açısından bir “erkekler sınıfıdır.” İş yaşamında bazı başarılı iş kadınlarının ön plana çıkmış olmaları, ekonomik gücü erkekten almak anlamına gelmez. Kadın olsun, erkek olsun hepsi burjuvadırlar ama egemen cins erkektir. Kadınların erkek hakimiyetinden nihai kurtuluşunun sınıfsız toplum hedefinden geçtiğini savunmak, onlar üzerindeki cins baskısının sadece sömürücü sınıflardan gelmediğini, erkek egemenliğinin aynı zamanda emekçi karakter taşıdığını unutmamalıdırlar.

Kadının toplumdaki bu durumu sadece günümüz mülkiyet ilişkilerine bağlı değil. Üretime katılan kadınların ekonomik bağımsızlıklarını kazanmaları da erkek egemenliğini ortadan kaldırmaya yetmiyor, onu geriletiyor, sınırlıyor, ama yok etmiyor. Binlerce yıllık sınıf ilişkilerinin toplum zihniyetine, algılamasına yerleştirdiği sayısız koşullanmalar, önyargılar, negatif kabuller var.

DİN, TÖRE, AHLÂK

Din deniliyor, gelenek deniliyor, töre deniliyor, ahlâk deniliyor, ama bunların hepsi dönüp dolaşıp kadının aleyhine tecelli ediyor. Toplumda kadın-erkek ilişkisi bakımından erkek aleyhine, kadın lehine tek bir gelenek, tek bir dinsel ritüel, ya da toplumsal töre, ahlâk kuralı vb. yok. En küçük kurum olan aileden, en büyük kurum olan devlete kadar her yerde erkek zihniyeti, erkek menfaati hakim. Yasalarda, yönetmeliklerde kadın lehine yapılan düzenlemeler erkeğin baskın konumunu ortadan kaldırmıyor, sadece reformcu bir nitelik taşıyor (kadın için kısmi iyileştirmeler getiriyor), kaldı ki, o yeni kuralları uygulayan otorite de erkeklerin otoritesi. Kısacası, aileye de, çalışmaya da, devlete de... topluma da erkek hükmediyor.

Ve en önemlisi, daha doğrusu en kötüsü, o geleneklerin, törelerin, din akidelerinin çoğunluk kadınlar tarafından benimseniyor olması. Aileden başlayarak çocuğu sadece babanın zihniyeti koşullandırmıyor, anne de çocuklarını öyle yetiştiriyor, oğlan çocuğa öncelik tanıyor, kardeşler arasında oğulların ayrıcalığını kızlar da kabullenerek büyüyor, küçük erkek kardeşinin bile kendisine karışmasına ses çıkarmıyor. Babasının, kocasının, kayınbabasının, erkek kardeşinin, hatta kayınbiraderinin maço üstünlüğünü kabul eden çoğu kadın, yıllar geçtikten sonra yetişmiş oğullarının da denetimi ve egemenliği altına giriyor.

Bu gelenekler, töreler, erkeğin üstünlüğüne göre erkek tarafından belirlenmiş ve yerleştirilmiş etik kuralları toplumun bütün sınıf ve katmanlarında var, ama halkımızda daha çok var, emekçiler onları daha çok benimsemiş, kuşanmış durumdalar. O ölçüde olmamakla birlikte aydın kesimler de erkek egemenliğinin dışında değil.

"TÜRKİYE SOLU, SÜREKLİ 'ERKEK EGEMEN' SİYASAL ÖRGÜTLENMELER YARATTI"

“Kadınlar Günü”nü, “Emekçi Kadınlar Günü” olmasını tercih eden, ama o günü büyük ölçüde aydın kadınların etkinlikleriyle kutlayan Türkiye solunun parti ve grupları olarak dün de, bugün de “erkek egemen” siyasal örgütlenmeler olduk. Sendikalar da öyle, diğer demokratik kitle örgütleri de. “Kadın egemen” yegâne demokratik kuruluşlar sol eğilimli bir-iki kadın örgütüydü, fakat onlar da “örgütsel bakımdan bağımsız,” siyasal bakımdan “erkek egemen” partilere bağımlıydılar. Dönüp geriye bakıldığında kaç sol partinin, grubun, sendikanın, başka meslek kuruluşunun, gençlik örgütünün vb. merkezinde veya herhangi bir kademesinde kaç kadın yöneticinin, hatta üyenin bulunduğunu anımsadığımızda Türkiye solunun ne denli erkekçil olduğunu irkilerek görmekteyiz. Bugün legal sol partilerde kadınlar için pozitif ayırımcılık uygulamaları getirilmiş olmakla birlikte bu ilerleme hayli yetersizdir. Türkiye solu hâlâ erkek soludur ve ne yazık ki, siyasette erkek egemenliğini kıramamak bakımından burjuvaziden çok ileride değiliz.

Sınıf mücadelesi veriyorsak, sınıf mücadelesi bireysel ve toplumsal özgürleşme mücadelesidir, bu mücadelenin -siyasal olsun veya olmasın- örgütlenmelerinde kadının ne kadar özgürleştiğini düşünmeliyiz. Zira sınıf mücadelesi, sınıfın yarısının temsilcilerini kucaklayamayarak –ve o yarı’nın özgürleşme mücadelesini diğer yarının vekâleten üstlenmesine bırakarak— kazanılamaz. 8 Mart’ı yüz yıl önce sol sahiplenmiştir. Türkiye’ye de (1970’li yıllarda) sol getirmiş ve yerleşmiştir, burjuvazinin böyle bir meselesi olmamıştır, bugün de 8 Mart’a sol öncülük etmektedir. 8 Mart’ı tüm topluma kabul ettirmiş olmak solunun önemli bir başarısıdır . Bu uğraşı emekçi sınıflar adına yapıyor olmak, o günün tüm kadınların günü olmasına engel gibi görülmemelidir.

Özetle, 8 Mart bir “Kadın 1 Mayıs”ı olarak doğmuştu, ama bugün vardığı içerik daha doğrudur. 1 Mayıs kadın veya erkek tüm emekçilerin bayramıdır, sınıf karakterlidir, tekrarlarsak, işçi ve emekçi sınıflardan tüm kadınların kendilerini 1 Mayıs’ın mücadele ruhunda erkeklerle birlikte görmeleri yeterlidir.

Bugün, 8 Mart ise; cinsiyet karakterlidir, hangi sınıf ve katmandan olursa olsun tüm kadınların günüdür.