PAZARTESİ SOHBETİ
TÜRKİYE İNSAN HAKLARI VAKFI (TİHV) YÖNETİM KURULU ÜYESİ
HÜRRİYET ŞENER
"İşkence, Türkiye'de sistematik bir olgudur"
Özel olarak eğitilmiş görevlilerin çalıştığı gözaltı merkezlerinin varlığı, kayıt dışı işkence vakalarındaki artış, farklı yörelerdeki işkence yöntemleri arasında gözlemlenen benzerlikler sistematik işkencenin önlenmesinin önündeki en önemli engeller olmayı sürdürüyor
GÖKHAN GENÇAY
25.06.2007 Birgün
» Seçim, KJrak sıcak gelişmeleri arasında uzun bir süredir kamuoyunun
gündeminden düşmüş işkence meselesine biraz yakından bakmak gerekiyor. Çokça
sarfedilen 'işkenceye sıfır tolerans' lafzı pratikte Türkiye'de nasıl bir
değişiklik yarattı, ya da gerçekten böyle bir pozitif değişim oldu mu?
İşkence, dünyanın bir çok yerinde bilgi almak, cezalandırmak veya
otoriteyi tesis etmek için ya da ayrımcılığa dayanan herhangi bir sebeple
resmi görevlilerce kaşıdı olarak gerçekleştirilen, kişinin ruhsal ve
bedensel bütünlüğünü sarsıcı sistematik bir uygulamadır. İşkence ne yazık ki
Türkiye'de de halen temel bir sorun olarak devam ediyor. AB süreciyle
birlikte yapılan kimi yasal değişiklikler kısmi olumluluklar taşısa bile,
sistem ihtiyaç halinde uygulamak üzere, işkenceyi bir politika olarak devam
ettiriyor. 2006'da değiştirilen Terörle Mücadele Yasası ve geçtiğimiz
günlerde yürürlüğe giren Polis Vazife ve Selahiyetleri Yasası ile de kimi
olumlu denebilecek değişiklikler konusunda çok ciddi geri adımlar
atılmıştır.
Ayrıca işkencenin adli, idari ve pratik açıdan cezalandırılmaması eğilimi işkencenin sürmesinde önemli bir etken oluşturmaktadır. 2006 yılı Mart ayında meydana gelen Diyarbakır olaylarında tanık olduğumuz işkence olayları, bu yıl Newroz ve 1 Mayıs'ta İstanbul'da yaşananlar bu konudaki yaklaşımın gerçek bir iradeye dönüşmediğini gösteriyor.
Özel olarak eğitilmiş görevlilerin çalıştığı gözaltı merkezlerinin varlığı, açık alanlar ve araçlar içinde yapılan kayıt dışı işkence vakalarındaki artış, farklı yörelerdeki işkence yöntemleri arasında gözlemlenen benzerlikler, bedensel iz bırakmayan işkence yöntemlerinin daha yaygın kullanılmaya başlanması, işkencecilerin cezasızlığı sorunu işkencenin önlenmesinin önündeki en önemli engel olarak devam etmektedir. Ve "İşkenceye sıfır tolerans" sözü, mevcut uygulamalara batağımızda maalesef "İşkenceciye sonsuz tolerans" olarak karşımıza çıkmaktadır.
Cezaevlerinde de tutuklu ve hükümlülere yönelik gerçekleşen işkence ve kötü muamele iddiaları 2007'de sürmüştür. Özellikle F-tipi cezaevlerinde izolasyon uygulamaları tüm ağırlığı ile sürmektedir. F-tipi cezaevlerindeki koşulların iyileştirilmesine yönelik yetkililerin 2007 Ocak ayı sonunda söz verdikleri hususlarda henüz olumlu hiçbir gelişme kaydedilmemiştir. Önceki yıllarda olduğu gibi 2007 yılının ilk yarısında da cezaevlerinde sağlık koşullarının yetersizliği, intihar, kavga ve başka gerekçelerle ölümler sürmüştür. Bu uygulamalara ve verilere bakarak, işkencenin varlığının 1999 yılından beri yapılan yasal düzenlemelere rağmen, hâlâ sistematik ve yaygın biçimde devam ettiği sonucuna ulaşmak mümkündür.
»İHV'ye yapılan başvurular çerçevesinde son yıllarda Türkiye'de
emniyet birimlerinde uygulanan işkence yöntemlerinden bahsedebilir
misiniz,sistematik işkence halen aktif biçimde sürmekte midir?
• İşkence ve kötü muameleye maruz kalarak TİHV Tedavi ve Rehabilitasyon
Merkezlerine başvuranların sayısı 1990- 2006 yılları arasında 10.786'dır.
• 2006 yılındaki 337 başvurudan 222'sinin 2006 yılı içinde ve 2007 yılının ilk beş ayında Vakfımıza başvuran 238 kişiden 152'sinin ise 2007 yılı içinde işkenceye uğradığı açığa çıkmıştır.
• 2007 yılının sadece Haziran ayında gözaltında ölüm vakalarının sayısı 3'tür.
TİHV bünyesinde 5 ayrı ilimizde olan İşkence Görenlere yönelik Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezlerimize 2006 yılının ilk 5 ayında 165 kişi tedavi için başvurmasına karşın bu sayı 2007 yılının ilk 5 ayında 238'e yükselmiştir. 2007 yılının ilk beş ayında Vakfımıza başvuran 238 kişiden 152'sinin ise 2007 yılı içinde işkenceye uğradığı açığa çıkmıştır.
Son yıllarda işkence yöntemlerinde değişiklik olmuştur. Askı, elektrik, falaka gibi uygulamalar yerini toplu gösterilerde gözaltına alarak veya almadan açık alanda darp etme, yakın mesafeden biber gazı kullanma, gözaltına alınanları camları ve kapıları kapatmak suretiyle otobüslerde yoğun gaza maruz bırakma, gayri resmi gözaltılarda araç içi ya da açık alanda sigara sündürme, öldürme tehdidi, kaba dayak, küfür, aşağılama, cinsel taciz ya da tecavüz şeklinde olmaktadır. İşkencenin bir ülkede sistemli olup olmadığı, o sistemin politikalarında var olup olmamasıyla ilintilidir. Bu uygulamalara ve verilere bakarak, işkencenin varlığının 1999 yılından beri yapılan yasal düzenlemelere rağmen hala sistematik ve yaygın biçimde devam ettiği sonucuna ulaşmak mümkündür.
» İşkence mağdurları tarafından açılan davaların adil ve hızlı şekilde
sonuçlandırıldığından ve suçluların gereken cezalara çarptırıldığından söz
edebilir miyiz?
Cezasızlık işkencecilerin yasal ve idari prosedürler aracılığıyla sanki
bir ayrıcalığa sahiplermiş gibi cezalandırılmaktan kurtarılması, yalnızca
kısmi olarak cezalandırılması veya cezalarının ertelenmesi anlamlarını
taşımaktadır. Siyasi sistem işkencecileri koruduğu müddetçe, sorunun
yalnızca adli temelli olduğunu düşünemeyiz. Aslında sistem yasal idari ve
pratikte, işkencecilerin korunmasına yönelik mekanizmaları kendisi
üretmektedir. Hükümetin işkenceye sıfır tolerans yönündeki resmi tavrını
beyan etmiş olmasına rağmen cezasızlık sorun olmaya halen devam etmektedir.
İşkence iddiaları karşısında hazırlık soruşturmalarının kolluk görevlileri eliyle yürütme alışkanlığı devam etmektedir. Soruşturma sırasında kolluk görevlileri çoğu kez, gerekli işlemleri yapmamakta, delilleri toplamamaktadır. Savcılar, çoğunlukla öne sürülen işkence iddialarını ya da dosyada varolan delilleri dikkate alarak işlem yapmamakta, ayrıca yazılı başvuru istemektedir. Mahkemeler ise, yargılama sırasında işkence iddiası ya da bulgusu ile karşılaştıklarında, olaya ilgisiz kalmakta, işkence ile ilgili olarak savcılıklara suç duyurusunda bulunma gereği duymamaktadırlar. Bu durum da işkencecilerin cezasız kalması anlamına gelmektedir. İşledikleri işkence suçu nedeniyle haklarında dava açılan kolluk görevlilerine yapılan adli yardım, cezasızhğı teşvik edici bir rol oynamaktadır. Hatta bu yardım, yeni TMY de görevlilerin kendi belirledikleri avukatları da içine alacak biçimde genişletilmiştir. Ayrıca yeni TMY, terörle mücadele görevlilerine bu görevlerinin yerine getirilmesi sırasında işledikleri suçlar nedeniyle "tutuksuz yargılanma" güvencesi de getirmektedir.
Uzun zamana yayılan yargılamalar, mevzuatın uygulanmasında ve yorumunda adli makamların adil davranma sorumluluklarını yerine getirmemesi, işkence faillerinin cezasız kalmasının bir başka nedenidir. İşkencenin tespit ve belgelendirilmesine yönelik tıbbi raporlandırmalar, hala eksik ve yetersiz ya da yanlış olabilmektedir ki, bu da bir başka cezasızlık olgusudur. İşkence iddialarının kanıtlanmasında fiziksel bulgular kadar ruhsal bulgular da eşit öneme sahiptir. Rapor veren tıbbi personel, işkencenin fiziksel ve ruhsal izlerini tespit etme olanağı veren adli tıp teknikleri konusunda maalesef yeterli eğitim ve donanıma sahip değildir. Ayrıca, gözaltı öncesi ve sonrasında ya da cezaevine getirilişleri sırasında kişileri muayene etmekle görevli tıbbi personelin İçişleri ve Adalet bakanlıklarına bağlı olarak çalışması, herhangi bir baskı görmeden objektif ve bilimsel değerlendirme yapmaları yönünde büyük bir engel oluşturmaktadır.
Adli Tıp Kurumu'nun özerk ve bağımsız olmaması, kurumun güvenilirliğini zedeleyici bir rol oynamaktadır. Özellikle işkence gibi faillerinin devlet görevlileri olduğu durumlarda, suçun belgelenmesi zorlaşmaktadır. İşkence bulgusunu belgeleyecek hekimler, kolluk güçlerinin olduğu kadar idarenin baskısına maruz kalabilmekte, tehdit edilebilmektedir. Bu da işkence bulgularının belgelenmemesine dolaylı olarak da faillerin cezasız kalmasına neden olmaktadır. Sonuç olarak bugün Türkiye'de işkence, sistematik bir olgu olarak gerçekliğini korumaktadır. Her cinsten, her yaştan, her meslekten insan bir suçlamaya maruz kalsın ya da kalmasın her an işkence görebilir. İşkencenin cezasızlığı politikasıyla işkencecilerin korunması, işkence yasağını güvence altına alan uluslararası yükümlülükler ve standartlarla bağdaşmamaktadır.
» Sivil toplumun işkenceyle mücadelede koordine olmasının ve devletler
nezdinde dönüştürücü bir güce ulaşmasının yöntemleri, yolları neler
olmalıdır sizce?
Türkiye'de işkence, sistematik bir olgu olarak gerçekliğini korumaktadır. Bu
nedenle de her cinsten, her yaştan, her meslekten insan bir suçlamaya maruz
kalsın ya da kalmasın her an işkence görebilir. İnsan hakları örgütleri,
işkenceye karşı koordineli çalışmalar zaten yürütmektedir. Ancak, tüm
toplumu yakından ilgilendirmesi bakımından bu işbirliğinin genişlemesi hem
yetkili makamlar nezdinde daha etkili olunmasına ve hem de toplumsal
duyarlılığın artmasına ciddi katkı sağlayacaktır. Bu yaklaşımımızdan
dolayıdır ki, 26 Haziran İşkence Görenlerle Dayanışma Günü etkinliklerimize
kurumları da davet edeceğiz.
» Seçim arifesinde varolan siyasi partilerin insan hakları ve
işkenceye çözüm bulma hususundaki program ve planlarını yeterli buluyor
musunuz? Parlamento bu konuda somut adımların atılabileceği bir zemin
olabilir mi sizce?
Tüm partiler işkenceye karşı olduklarını beyan etmelerine rağmen, bu
partilerden zaman zaman iktidara gelenlerin ya da parlamentoya girenlerin
uygulamalarını hep birlikte yaşadık, gördük. Bu nedenle, söylemden çok
uygulamanın önemini göz ardı etmemek gerekiyor. Bugüne kadar Hükümet olmuş
tüm partilerin iktidarları döneminde işkence aralıksız bir devlet politikası
olarak devam etmiştir. Bu nedenle partilerin programlarında işkenceye karşı
ne yazdıklarından çok, uygulamalarının ne olduğu ve/veya olabileceği önem
taşımaktadır. Elbette işkencenin önlenmesinde parlamento çok önemli bir
zemindir. Çünkü, lafzen değil uygulamada gerçekten işkenceyi suç olarak
kabul eden bir parlamento, bu insanlık suçunun çeşitli yöntemlerle
korunmasını değil, işlenmesinin engellenmesi için yasal düzenlemeleri yapıp,
uygulamayı denetleyecek olan bir mercidir.
Seçim döneminde, aday olan tüm parti ve kişilerin işkenceye karşı net bir tavır almalarını, yeni parlamentonun da gerçekten "İşkenceye Sıfır Tolerans" söylemini hayata geçirebilecek ve siyaseti sivilleştirebilecek basirette olmasını diliyoruz.
26 Haziran'da işkence gerçeğiyle bir kez daha
yüzleşeceğiz
»26 Haziran İşkence Mağdurlarıyla Dayanışma Günü'nün BM tarafından kabul
edilmesinin kısa tarihçesi ve bu güne yönelik ulusal ve uluslararası
etkinlik planları hakkında bilgi verir misiniz?
İşkence dünyanın bir çok ülkesinde sistemli bir şekilde uygulanan,
kanıksattırılan bir yöntem olarak varlığını koruyor. Dünyadaki insan hakları
örgütlerinin önemli çabalarıyla Birleşmiş Milletler, 26 Haziran gününü 1997
yılında "İşkenceye Karşı Mücadele ve İşkence Görenlerle Dayanışma Günü"
olarak ilan etti.
Bu vesileyle yıllardır işkenceye karşı mücadele yürüten; işkence görenlerin ruhsal ve fiziksel yönden tedavi ve rehabilitasyonlarını gerçekleştiren insan hakları örgütleri olarak dünyada ve ülkemizdeki işkence gerçeğine ilişkin değerlendirmelerimizi bir kez daha kamuoyu ile paylaşmak istiyoruz. Bu çerçevede İHD ile birlikte yapacağımız basını ve kurumları da davet edeceğimiz 26 Haziran İşkence Görenlerle Dayanışma Günü etkinliklerimiz olacak.