Turgut Tarhanlı
Bazı Avrupa ülkelerinde, göçmenlerin o devletin
vatandaşlığını kazanması öncesinde, vatandaşlığa kabul testlerine tabi tutulmaya
başlandığı birkaç aydır basında yer alıyor. Bu ülkeler arasında, testlerde
sorulan soruların içeriği bakımından en fazla tartışma yaratanları, Almanya ve
Hollanda.
Almanya'da Baden-Württemberg ve Hesse'de bu uygulamalara girişildi. Ama ülkenin
genelinde ortak bir tavır henüz söz konusu değil. Daha çok teknik nitelikte ve
ülke hakkında bilgi vermeye yönelik tasarlanmış benzeri programlar, Britanya ve
Fransa'da da uygulanıyor.
Vatandaşlığa kabul testleri, sanki vatandaşlığı kabul edilecek o devletin
yetkili makamları ve bunun için başvuran kişi arasında yapılan bir sözleşme gibi
sunuluyor. Almanya'daki örneklerde, bu testte yer alan tüm soruları cevaplayan
göçmen, verdiği cevapların, onun hâlisane görüşlerini yansıttığını yazılı olarak
beyan edip, bunu imzalamak zorunda. Böylece, test formunda belirtildiği üzere,
ileride bu beyanıyla bağdaşmayacak bir görüş veya eylemi olursa, vatandaşlığını
kaybetmesi de söz konusu olacak. Bunun için belli bir süre koşulu da
belirtilmemiş, dolayısıyla yıllar sonra bile, kendisine karşı böyle bir iddiada
bulunulması ve vatandaşlığını kaybetmesi olası.
Vatansızlık (heimatlos) hallerinin önlenmesi, İkinci Dünya Savaşı sonrasından
beri bir insan hakkı olarak kabul edilir. Bunun için uluslararası antlaşmalar
akdedilmiştir. Oysa, söz konusu vatandaşlık testlerine uyulmadığı gerekçesiyle
vatandaşlığın kaybı halinde, bu kişinin vatansız kalması durumunda bile, bu
sonucun değişmeyeceği resmen belirtiliyor.
Almanya ve Hollanda'daki testlerin, özellikle Müslüman ülkelerden gelen
göçmenlere yönelik olduğu, sorulan soruların, o ülke vatandaşlığının İslam
değerleriyle bağdaşıp bağdaşmadığı yolundaki kuşkular üzerine bina edilmiş
olmasından anlaşılıyor. Bunu, İslam ve terörizm kavramlarını bir arada
değerlendirmeye yönelik, açıkça ayrımcılık ve önyargı kokan sorularda da görmek
mümkün. Örneğin Baden-Württemberg İçişleri Bakanlığı'nın testinde (soru 23), New
York'taki 11 Eylül 2001 saldırılarını gerçekleştiren kişilerin 'terörist' mi,
yoksa birer 'özgürlük savaşçısı' mı olduğu soruluyor. Veya başka bir soruda
(soru 27) Yahudilerin dünyadaki tüm kötülüklerin müsebbibi olup olmadıkları
yoklanmaya çalışılıyor.
Her zaman olduğu gibi, medyanın daha fazla ilgisini çeken sorular, bu konuları
bir hak olarak algılamayı da geride tutarak, her şeyi banalleştirmeye çok
elverişli biçimlerde sunulan, üstsüz denize giren kadınlar, öpüşen gay çiftler,
vb. karşısındaki tepkilerin ölçülmesinin magazin bakışıyla yansıtılmasından
ibaret.
Bu testleri hazırlayan zihniyet, tarafların özgürce katıldığı bir sözleşme
anlayışı çerçevesinde, vatandaşlık başvurusunda bulunan kişilerin soruları
okuyup, 'Tamam, kabul ediyorum!' veya 'Kusura bakmayın, bu benim için çok fazla.
Kabul edemeyeceğim!' türünde cevaplar vermesini mi umuyor dersiniz? Hiç
sanmıyorum. Bu testlerle dillendirilmeye çalışılan tutum, belli ülkeler menşeli
kişilerin vatandaşlık taleplerinin kabulü konusunda duyulan kuşku ve bu kişilere
yönelik önyargıdan başka bir şey değil. Nitekim Baden-Württemberg örneğinde, bu
eyalette 2004 yılında yapılan vatandaşlık başvurularının yüzde 60'ının İslam
ülkelerinden gelen kişiler olduğuna, bu bağlamda dikkat çekiliyordu.
Hem Almanya hem de Hollanda, anayasalarında eşitlik hakkını kabul etmiş ülkeler.
Ayrıca Hollanda, uluslararası hukuku kendi iç hukukunun üstünde bir değere sahip
kabul eden bir hukuk düzenine de sahip. Almanya'da ise, uluslararası hukukun
genel ilkeleri, her düzeydeki iç hukukun üzerinde ve bağlayıcı kabul ediliyor.
Öyle görülüyor ki, bu uygulamalarla uluslararası bir hukuki güce sahip kabul
edilen 'eşitlik hakkı', bu ülkelerin hukuk sistemlerinde kabul edilmiş
kanallardan geçerek, bu ülkelerin sosyal ve siyasi hayatında etkili olmakta epey
zorlanacak. Bu sonuca ne ad verildiğini söylemeye bilmem gerek var mı?
Ayrımcılık.