Ömer Laçiner
'Bir kez daha Avrupa Birliği'ne dair söylediklerimiz'
29.12.2005 SESONLİNE
Birikim’in 199. (Kasım) sayısındaki “AB ve Sosyalist Sol” başlıklı
yazımda, AB’ye katılım bahsinde, Birgün gazetesinde ağırlıklı biçimde temsil
edilen “hayır”a daha yatkın “havet”çi tutumun da dahil olduğu bir sosyalist sol
yaklaşımı eleştirmiş idim.
Birgün
gazetesi, bu eleştiriye cevap niteliğinde bir yazıyı, bu eleştirinin doğrudan
muhatabı olmayan gazete dışından bir köşe yazarının, * Nuray Mert ’in imzasıyla
yayımladı. Gazete bu yadırgatıcı usulü kendine yakıştırabildiğine göre; aşağıda
Nuray Mert’in yazdıkları hakkında söyleyeceklerimin ona da şamil olduğunu kabul
etmek zorundadır.
Yine aynı nedenle, Nuray Mert’in yazısının giriş bölümünde sosyalist solun yakın
dönemine, 1980’lerden bu yana içinde bulunduğu duruma ve düşünüş tarzına dair
söyledikleri üzerinde durmuyorum. Birgün gazetesi bunları az sonra Birikim’den
bahsedileceği, okurunu buna hazırlayacağı için pek beğenmiş olabilir, ama bizim
açımızdan bunlar “sosyalist sol” sıfatı taşımayan, taşımaması da normal
olan birinin söyleyebileceği gayet yüzeysel tespitler. Nuray Mert böylece
kendince Birikim’i ve beni içine yerleştireceği bir çerçeve döşemiş oluyor ama,
Birikim’in ve benim bütün o dönemde yazdıklarımı şöyle bir hatırlayıverecek
okur, Mert’in orada söyleyiverdiği “sosyal adaletsizlikten, eşitsizlikten, köklü
kapitalizm eleştirisinden ve emperyalizmden söz etmek neredeyse imkansız hale
geldi” gibi ifadelerin, “hükmen mağlubiyet kompleksi” gibisinden teşhislerin,
“tüm söylemini kimlik siyasetleri çerçevesinde Kürt siyasal söylemlerine
koşulsuz destek ve .... AB sürecine yine koşulsuz destekle sınırlamak” gibi
yargıların üzerinde durmaya değmez laflar olduğunu herhalde teslim edecektir.
Mert’in siyaseten ve düşünsel olarak durduğu yerden, Birikim’de
yapılanları kavramasını, bunların künhüne varmasını bekleyemeyiz. Bu yüzden onun
kendisini sosyalist sol içi bir tartışmada ahkâm kesecek biri gibi görmesini
“anlayışla karşıladık” diyelim de; hiç değilse bunu yaparken bu denli savruk ve
ne dediğini bilmez bir üslup tutturmasına ne diyeceğiz?
Şu yazdıklarına bir bakın örneğin: “Önce bir noktaya açıklık getirmekte fayda
var” diye başlıyor söze Mert. Ve devam ediyor:
“AB karşıtlığının sağda ve solda milliyetçilik ana damarından besleniyor olması
vakası bir şey, sol veya münhasıran sosyalist solun tarifinin, bunun karşısında
bir yerde yani AB taraftarlığıyla tanımlanma çabası başka bir şey.” (abç)
Demek ki Mert’e göre ben sadece “AB taraftarlığı” yapmıyorum. Çok daha öteye
giderek, “AB taraftarlığı”nı bizatihi solun, sosyalist solun kendi tarifinin
ortasına yerleştiriyorum.
Mert bu tartışmada kendisini ciddiye almadığıma dua etmelidir. Eğer her
okuduğunu böyle anlıyorsa, bırakın bu tartışmayı başka hiçbir tartışmaya da
girmemelidir. “Önce açıklık getireyim” deyip ardından o saçmasapan cümleyi yazan
biri sadece kendi idrak düzeyinin derecesini açıklamış olur çünkü.
Mert siyasal pozisyonu nedeniyle Birikim’in ve benim on yıllardır
sosyalizmin, sosyalist solun yeniden tarif edilmesi konusu üzerinde nasıl
hassasiyetle durduğumuzu ve Birikim’in kuruluş döneminden beri nasıl bir tarif
zemini ve perspektifi inşa etmeye, bunun içeriğini örmeye ne denli çaba
sarfettiğimizi bilmiyor veya anlamıyor olabilir. Ama onun bu ipe sapa gelmez
cümlelerini yayımlamakta hiçbir beis görmeyen Birgün gazetesinin yaptığı basit
bir dikkatsizlik midir sizce? Eğer onlar da o cümlenin öylesine bir tespit-yargı
cümlesi olduğunu sanıyorlarsa Mert ile birlikte şu kısa açıklamayı oturup
dinlemelidirler.
Bir sosyaliste, sosyalizmin ya da sosyalist solun tarifini AB taraftarlığı veya
karşıtlığı ekseninde yapıyor demek, saçmalığının, hakaret bile sayılmazlığının
ötesinde, bizatihi sosyalizmi, sosyalist sol düşünüşü kendi idrak sığlığı
düzeyine indirgemek demektir.
Mert, o cümlesinin ilk kısmında “sağda ve soldaki AB karşıtlığının milliyetçilik
ana damarından, yani bir ideolojiden, AB olgusunun çok öncesinden beri var olan
bir kaynaktan beslendiğini, yani özetle bir sonuç, bir vargı olduğunu söylüyor
ki, doğrudur. Ama bize gelince “AB taraftarlığı” -ki bu lafın üzerinde de
duracağız- bir sonuç, vargı olmaktan çıkıp, bizatihi kaynak bir ideoloji işlevi
edinmiş oluyor ve bu yazara göre bu “kaynak”tan sosyalizmin ne olması
gerektiğine, tarifine kadar gidebiliyoruz. Olmayan haddini bilmesi gereken Mert,
bu tespitinden pek hoşnut ve şu sosyalist köyde değnek olmadığından da hayli
emin olmalı ki, aynı ifadeyi yazısının sonlarında da tekrarlıyor ve bizim
“sosyalist sol için AB olmazsa olmaz” dediğimizi iddia ediyor.
Birgün gazetesi ve Mert! Benim AB’ye katılıma ilişkin söylediklerimle sosyalizm
tarifim arasında elbette bir bağ vardır. Ama bu bağ atı arabanın arkasına
koymaktaki maharetiyle istediği kadar övünecek Mert’in cazgırca cümlesinin iddia
ettiğinin tam tersinedir. Evet, bahsedilen yazıda ve konuyla ilgili diğer
yazılarımda da, sosyalizmin ve sosyalistlerin öncelikle enternasyonalist
oldukları için, yani sosyalizm tarifinin aslî bir unsuru olması dolayısıyla,
buradan hareketle, bunun bir sonucu olarak Türkiye’nin AB’ye katılmasından yana
olmaları gerektiğini söyledim.
Bu mantık, aynı tarifin, aynı aslî unsurun bir gereği olarak benim ve
Birikim’in, örneğin konu AB değil de, onun gibi bir entegrasyon projesi olma
özelliğini de taşıyan, diyelim bir Ortadoğu-Balkanlar Birliği projesi olsaydı
ona da katılımdan yana olmamız sonucuna da dolaysızca götürürdü. Vardığım bu
sonucu eleştirecek olanlar, eğer bu sonucu “sosyalizmin tarifi” ile
ilişkilendirerek eleştirecekler ise; bunu, hem benim o tarifin aslî unsurundan
hareketle yürüttüğüm mantığın yanlışlığını göstererek hem de -tam aksine bir
sonucu, “hayır”ı savunuyorlarsa- bu vargıya sosyalizm tarifinin hangi aslî
unsurlarına dayanarak eriştiklerini açıklayarak yapmalıdırlar. Nitekim ben aynı
yazımda ve diğerlerinde de Türkiye’nin AB’ye katılımı konusunda menfi görüş
belirten veya ikircikli bir tutum sergileyen sosyalist solcuların bu tavrının
sosyalizm tariflerindeki hangi -bence- muhataralı noktalardan kaynaklanıyor
olabileceğine dair görüşlerimi belirttim. Bunlara itiraz edilebilir
tartışılabilir.
Ama, şu andaki tüm zaaflarına rağmen sosyalist sol içi bu tür tartışmalar, Nuray
Mert gibi, her konuda hazır cevapları olan, ama sorunun ne olduğunu anlamak
zahmetine katlanamayanlara bırakılamayacak kadar ciddi ve derinlikli olmak
zorundadır. Bu “kural”a riayet edilmediğinde bir de onların bu kuyuya attığı
taşları temizlemek gibi ek bir uğraş da gerekiyor çünkü.
Nitekim Nuray Mert Birgün’deki yazısında, o pek kendinden gayet emin havasıyla,
bizim gibi sosyalist solculara “hep sorup bir türlü de cevabını alamadığı”
birtakım soruları sıraladığında yapmamız gereken tam da böylesi bir iş.
Mert’in sorduğu o tür sorulara bizden cevap alamamasının gayet basit bir nedeni
var. Bu da o soruların tartışılan konunun esası ile, özgün niteliği ile ilgisi
olmaması. Kendi hesabımıza biz Birikim’de Türkiye’nin AB’ye katılımını, ne
“AB’nin demokratik ve sosyal devlet geleneği ile ABD’nin başını çektiği vahşi
kapitalist modele alternatif” olacağını düşündüğümüz için savunmaktayız ne de
AB’de halen “içe kapanmacı” bir çizginin öne çıkması bizi bu kararımızı gözden
geçirmeye itiyor. “AB sol partilerinin Türkiye’nin sol politikalarına dair
zaaflarını bir kez dahi öne çıkarmamaları” ya da AB’deki emekçi sınıfların sağa
veya refah şovenizmine kaymaları da kararımızı esastan etkileyecek faktörler
değil bizim açımızdan. AB ülkelerindeki “demokrasi krizi”* de öyle.
Mert’in tanımlama tarzına takılmaksızın hemen belirtelim ki, bahsettiği konular
gerçekten önemli sorunlara işaret etmekte. Ama tekrar belirtelim ki, konunun
esası ile ilgili değiller. Yani AB ve ona katılım konusunda temel karar
verilirken, en azından sosyalist, devrimci sol açısından dikkate alınacak
noktalar bunlar değil. Bunlar ancak katılıma dair karar verildikten sonra
izlenecek yol, yöntem ve araçlar belirlenirken mutlaka göz önünde tutulması
gereken hususlar. Ki Mert zahmet ediverip Birikim’in daha AB’ye katılım
gündemimizde bile değilkenki sayılarına baksa bu gerçekten düşündürücü sorunlar
üzerinde herkesten daha fazla durulduğunu görebilir.
Esasa gelelim. Esas, AB’nin bir entegrasyon projesi oluşudur. 20. yüzyılın
sonlarına kadar bir ulus-devletler toplamı olarak gelen Avrupa’nın, Kıta
Avrupası’nın sınırlarını aşma perspektifini de içeren, bu geniş, genişleyecek
alan içindeki halkların kaynaşmalarını da -en azından resmen- öngören bir
projeyi yürürlüğe koymuş olmasıdır, AB olgusunun özgün niteliği. Bu bakımdan
daha önceki dönemin devletler arası anlaşmalar, ittifaklar, paktlar biçiminde
tezahür eden “dış politika-dış ilişkiler” alanının bildik olguları ile aynı
kategoriye sokulamaz. O nedenle de AB henüz AET -Ortak Pazar- safhasında iken
söylenebilecek şeylerin epeyce bir kısmı, en azından yeniden formüle edilmek ve
söz konusu “kaynaşma”, ulus-devlet toplumları ötesine geçiş imkanları ışığında
değerlendirilmek zorundadır. Şüphesiz AB’nin özgün/esas yönünü oluşturan bu
imkan “kanalı”, AB ülkelerindeki egemen burjuvazinin, genelde kapitalizmin çıkar
hesapları, kendini koruma ve derinleştirme stratejileri ile kuşatılmış olduğu
gibi, Avrupa halklarına da büyük ölçüde sirayet etmiş olan “üstünlük”
önyargılarıyla, refah şovenisti tutumlarla da daraltılmaya açıktır.
Ama, daha da sıralayabileceğimiz bir dizi “aleyhte” faktöre rağmen, ortada böyle
bir imkân da vardır. O halde sorun, bu aleyhte faktörleri esas alıp söz konusu
imkana sırt çevirmenin mi yoksa bu faktörleri göğüslemeyi de göze alarak o
imkanın serpilmesi, genişleyip derinleştirilmesine çalışmanın mı doğru,
“sosyalistçe” olduğudur.
Biz Birikim’de sorunu bu özetlediğimiz içeriği ile özel olarak ve sadece
sosyalist sol sıfatını taşıyanların önüne koyuyor ve soruyoruz: Bizi asıl
ilgilendiren, ilgilendirmesi gereken nokta, bu olmalı değil midir? Bu
enternasyonalist bir dünyaya, ufka ve onun teşvik edeceği eşitlikçi,
eşdeğerliliği besleyen insani-toplumsal ilişkilere açılabilme ihtimali olan bir
imkan ise; onun mevcut durum ve koşullar içinde güçlendirilmesinin zorluğu,
yokmuşçasına davranmanın gerekçesi olabilir mi?
Ben AB konusu ile ilgili tüm yazdığım ve konuştuklarımda sosyalistlerin
tutumlarına esas olacak noktanın bu olduğunu ısrarla vurgularken, bu konuyu es
geçmeye çalışan veya bu yaklaşımın “doyurucu” olmadığını, “naif” olduğunu iddia
eden sosyalist sıfatlıların bu tavırlarının nasıl bir düşünme tarzına tekabül
ettiğini başka konulardaki tavırlarının bilgisi ve deneyimini de gözönünde
tutarak açıklamaya çalıştım her defasında.
Mert, habersiz olduğu şeyin var da olmadığını sanan mutlu kişilerden biri olduğu
için, benim o yazıda bunlar hakkında söylediklerim karşısında “kime söylüyor
bunları bilemiyorum” diyebilir ve “celallenme” diye niteleyebilir. Ama onun bu
yazısını özene bezene yayımlayan Birgün’deki ağırlıklı eğilim o söylediklerimin
muhatabının kimler olduğunu gayet iyi biliyordur.
AB projesine özgün ve sosyalistler açısından esas alınacak boyutu
yerleştirenlerin, bu projenin oluşumunda Avrupa büyük sermayesi ve orta sınıfa
dayalı sağ partiler kadar belirleyici olmasa da ciddi bir pay sahibi olan Avrupa
sol-sosyalist hareketi, kıtanın başka yerlerdekinden daha güçlü ve etkin
olagelmiş anti-militer, anti-otoriter ve hümanist geleneği olduğunu biliyoruz.
Bunların geçmişe göre zayıfladıkları, başlangıçta daha belirgin olan
anti-kapitalizmlerinin silikleştiği şüphesiz öne sürülebilir, ama artık dikkate
bile alınması gerekmeyen cılızlaşmış bir faktör oldukları da söylenemez. Ayrıca
patenti itibariyle “sağcı” olan reel politik yaklaşım burada güçlü bir
potansiyel olsa bile; tutumunu kurumlaşmış güçler ve güçlüler düzeyine bakarak,
bu kategoriyi analiz ederek belirler. Onun için önemli olan devletler,
hükümetler ve büyük sermaye-finans dünyasının ne yaptığı neler hesaplıyor
olduğudur. “Tarihi yapanlar ve hep de yapacak olanlar” onlardır. Halklar ve
insanlar düzeyi ise “son analiz”de o güç ve güçlüler düzeyi tarafından
yönlendirilecek “yapım” nesneleridirler sadece.
O nedenle de Türkiye’de “sağ”ın şu anda ister AB’ye katılım yanlısı, isterse
karşıtı olsun dikkatini bu “güç-güçlüler” düzeyine yöneltmesi, tavrını o
düzeydeki durum ve gelişmelere göre belirlemesi, “ayarlaması” hatta çark etmesi
gayet anlaşılır bir tutumdur. Bu yüzden örneğin Mert, yukarıda bahsettiğimiz
sorularını da, “hadi bunları bir yana bırakalım” diyerek ilave ettiği “AB üyesi
devletlerden bir kısmının Irak işgalinde ABD ile işbirliği yaptığı, CIA’in
Avrupa’da cirit attığı, Berlusconi’nin İtalya’da yaptıkları vs. gibi mevzuları,
sağdaki “AB taraftarları”na anlatıp onları bu tutumlarından caydırmaya
uğraşabilir. Mert’i, benimle ilgili söyledikleriyle başbaşa bırakmanın yeri de
tam burası. Bundan sonra söyleyeceklerim sosyalist-enternasyonalist kavramlarını
sahiplenen ve gerektiği gibi ciddiye alanlaradır ve “konu açılmışken” bir not
daha düşmek içindir.
Tarihi yapacak ve yönünü değiştirecek dinamiği halklar, sıradan insanlar
düzeyinde oluşturmayı, yaratmayı esas alan ve bundan dolayı da sosyalist
sıfatını taşımanın yanısıra, ancak devrimci olmak zorunda olan sol ise, o
sayılanlardan besbeter bir güçler-güçlüler devletler düzeyi manzarası
çizilebilse dahi, bütün bu olumsuz koşullar altında bile var olabilen eşitliğe,
eşdeğerliliğe, enternasyonalizme açık olma özelliği taşıyan bir “imkan”
gördüğünde artık neye karar vereceğini biliyor demektir. Gerisi ne denli ciddi
engel olursa olsun “teferruat”tır.
Mevcut konjonktürde, Avrupalı halklar, sıradan insanlar milliyetçiliğin,
refah şovenizminin etkisine daha fazla kapılıyor görünürlerken önümüzde böyle
bir “imkan”ın, oluşu, bir cayma nedeni olarak görülemeyeceği gibi, harekete
geçmek için ortadan kalkması, etkisizleşmesi beklenecek bir koşul olarak da
görülemez. Hele bu durumla Türkiyeli sosyalistler olarak ve Türkiye’nin
katılımının gündeme geldiği bir bağlamda karşı karşıya isek. Avrupalı halkların
milliyetçiliklerinin buna eşlik eden o “üstünlük” duygularının teşekkülünde
bütün tarihiyle Türkiye’ye “Türkler”e atfedilen “öteki”lik işlevinin ne denli
büyük yer tuttuğunun bilgisi ve bilincine sahipsek... Burada o Türkiye ve
Türklerin bu dalgaya karşı -AB’nin içinde veya “kenarında” olmaları fark etmez-
reaksiyoner bir milliyetçiliği kuşanarak değil, insanlığın ve dolayısıyla
enternasyonalizmin değerlerini yansıtan bir tutumla tavır aldıkları görülebilse,
bu en azından görmezden gelinemeyecek güç ve kararlılıkta bir kitlesellikle
sergilenebilse, büyük bir güvenle ifade edebilirdik ki; böylesi bir karşılaşma
Avrupa’daki milliyetçi dalgaya sarsıcı bir darbe olmasının yanısıra AB’nin
mevcut sınırlarını da aşacak bir halklar arası kaynaşmanın da “tetikleyicisi”
olabilirdi.
AB’ye katılım sorununu Türkiye’deki milliyetçiliklerle cepheden mücadele
sorunuyla bu denli içiçe saymamızın nedeni de budur.
(*) Bu paragraftaki tam tırnak içindeki ifadeler N. Mert’e aittir.