Bizim deniz mi Sarkozy’nin denizi mi?
Hadi Uluengin
13.12.2007 Hürriyet
ÇOK büyük çoğunluğu bizim lehimizde tutum takınsalar dahi işi Paris’le kanlı
bıçaklı olmaya dek vardırmayan AB üyelerini teker teker saymadan, hemen şu
soruyu soruyorum:
Fransa’nın Türkiye’ye karşı bir Pirüs "zafer"i (!) kazandığı son Brüksel
vukuatında Ankara’yı canla başla savunan iki esas devlet hangileri oldu?
İngiltere ve İsveç!
***
PEKİ de, biz Manş ve Baltık denizli bir ülke miyiz?
Tabii ki hayır! Sisli sularla ve kuzeyli fiyortlarla ne alákamız var ve de
olabilir!
İki gündür burada vurguladığım gibi, teorik olarak Akdenizli addedilmemiz
gerekiyor. Oysa işte meydanda, biri Kıta’nın en ucunda, diğeri ise en kutbunda
olan Londra ve Stockholm "Türkiye’nin AB’ye tam üyelik perspektifi teyit
edilmelidir" diye yırtınıyorlar.
Buna karşılık, sözümona aynı deniz sahilini paylaştığımız ve aynı anasonlu
içkiden tattığımız Paris, "hayır, Küçük Asya’nın Avrupa’da yeri yoktur"
diye rest çekiyor.
Ee, nerede kaldı o "Akdeniz dayanışması"? Hani "güneylilik ruhiyatı"?
Tabii Nicolas Sarkozy’ye sorarsanız, bu dayanışma ve ruhiyat, asla
gerçekleşme şansı olmayan bir "Akdeniz Birliği"nde Ankara’ya "temel
direk" rolü verilerek ispatlanacakmış.
Dün dediğim gibi, istemez Mösyö Sarkozy, biz o deryaya düşmedik ve mersi
boku!
***
EVET istemez, zira başta Berlin olmak üzere zaten daha
ilk andan itibaren diğer AB üyelerinin yanaşmadığı; háttá Federal Şansölye’ye,
"birlik içinde birlik mi kuracaksın" dedirtecek kadar tepki çeken
"Akdeniz Birliği" projesinin somutluğu yoktur. Olmayacaktır!
Muhtemelen, Paris liderine akıl veren ve Tibetçeden tercümeyle "şerpa"
denilen bir beyin takımının kafasından çıkmış olan bu be-yin-siz
proje, ilk kez on iki yıl önce Akdeniz ülkelerini buluşturan "Barcelona
süreci"nin temeli üzerinde inşa edilmek isteniyor. Tutmaz!
Tutmaz, çünkü o temelin de kaygan zemini, tıpkı Katalan limanı gibi, dolgu
topraktır.
Öyle ki, en kıtıpiyos Kuzey Afrika ülkeleri dahi ciddiye almamıştır ve 2005’te
onuncu yıl kutlaması yapıldığında, pek çok devlet başkanı törene "şeref"
bile vermemiştir.
***
FAKAT durum böyleyken, Tibet manastırı rahibinden "feyz
alan" (!) bir "şerpa"nın o sivri aklına esti diye, Nicolas Sarkozy
havai ve afáki bir "plan"ı hortlatmaya kalkışıyor.
Üstelik, iki gündür káh Evliya Çelebi’ye, káh Fernand Braudel’e
uzanarak anlatmaya çalıştığım gibi, öyle Akdenizli makdenizli değil,
etnolojik, sosyolojik ve tarihi boyutta daima kıtalı ve karalı olmuş bir
Türkiye’ye orada "temel direk" görev "lütfettiğini" buyuruyor.
Sanıyor mu ki, ağzıma bir karış Provans Alpleri balı sürdüğü için faka
basacağım?
Aman Mösyö Sarkozy, sen benim gözüme iyi bak, eh müsaadenle kaçın
kurrasıyım!
***
SONRA, hayır, AB bildirgesine Türkiye’nin
"katılım"ı kelimesini koydurtmamakla aynı Sarkozy zafer mafer
kazanmadı. Daha doğrusu, olsa olsa bir "Pirüs zaferi" kazandı. Ancak
kabul, bu, öteki üyeler tarafından Paris’e verilmiş göreceli bir "tavizdir".
Fakat aslında, Brüksel mekanizmasındaki diğer Fransız çelmelerini aşmaya
yöneliktir. Yani, üyeler Sarkozy’nin Ankara şantajına kısmen "he"
demekle iç bünyedeki Paris engelini atlamış; o Sarkozy ise Fransa
kamuoyuna "sağlam durduğunu" göstermiş oldular.
Oysa, kendisi cim karnında nokta ve kıymet-i harbiyesi devede kulak kalan bu
fitne, "uzun ince yol"da daha çok karşılaşacağımız doğal engebelerden bir
tanesidir. O kadar!
Ama dikkat, "yol" kelimesini kullandım. Deniz lügatindeki "rota"yı
ağzıma almadım.
Çünkü, pöh, Türkiye de, Fransa da Akdenizliymiş ve anasonlu içki içermiş falan
filan. Aman aman, dayanışması da, ruhu da ve de bilhassa, "Akdeniz
Birliği" kusur kalsın!