AKP, AB'ye niyetli değil

KADRİ GÜRSEL
30.09.2007 Milliyet
Soru: Birinci AKP iktidarında Devlet Bakanı ve AB ile "ucu açık" müzakerelerde "Başmüzakereci" olan Ali Babacan'ın, ikinci dönemde bu görevin yanı sıra Dışişleri Bakanlığı'nı da üstlenmesinin nedenini aşağıdaki şıklardan hangisi en doğru biçimde açıklamaktadır?
a) Yeni dönemde diplomasinin gerçek patronu Cumhurbaşkanı Gül olacağından Babacan iki işi de bir arada yürütecek enerji ve zamanı bulabilecektir.
b) AKP'de Gül'den boşalan koltuğa oturtulacak donanımda başka bir şahsiyet olmadığından, Babacan tek seçenek olarak belirmiştir.
c) Bilgili ve çalışkan biri olan Babacan her iki görevin de hakkını verebilir.
d) AKP, AB'ye olan iştah ve arzusunu uzunca bir süre önce yitirmiştir. Babacan pekala dışişlerindeki asıl işlerini yürütürken AB dosyası üzerinde çalışıyormuş gibi de yapabilir...
Sizce hangisi? Bize sorulsa "d" şıkkı derdik.

İki iş bir arada olmaz

Neden Babacan'ın iki işi de üstlenmesine takıldığımızı anlatalım...
Önce şu olgunun altını çizmek gerekiyor: AB'ye üye olan son 12 ülkenin başmüzakerecileri arasında Babacan gibi, bu son derece önemli ve ağır işin yanında, ondan da ağır bir iş olan dışişleri bakanlığını yapan yoktu.
Başmüzakereciler ya diplomattı, ya Avrupa işlerinden sorumlu bakan, ya da dışişleri bakan yardımcısı... Ve tek işleri AB dosyasıyla uğraşmaktı.
Başmüzakereci ve dışişleri bakanının aynı kişi olması, AKP hükümetinin Türkiye'nin AB hedefini yeterince ciddiye almadığının son göstergesidir.

AKP'yi bozan karar

"Ortada müzakere yok, müzakereciye ne hacet?" diyecek olanlara cevabımız, itirazımızın AKP'nin AB tarafına göstermesi gereken "duruş"la ilgili olduğudur ve o duruş 8 başlıkta müzakerelerin askıya alındığı, AB'nin Aralık 2006 zirvesinden çok önce bozulmuştur.
Ne zaman mı? 24 Haziran 2004'te... Türban davasında AİHM'nin Türkiye'yi haklı bulduğu gün. 10 Kasım 2005'te... Büyük Daire kararı onayladığında.
Ve AKP'nin duruşu, "dini özgürlükler" derken AB'nin aslında Türkiye'de kilise açma özgürlüğünü de kastettiğini anladığında bozulmuştur. AKP demokratik reformları uygulama hızını işte bu sıralarda kesti; müzakerelerin askıya alınmasından sonra değil...

Neden değiştiler?

AKP'nin AB duruşunun oturmuş temelleri var mıydı ki? Milli Görüş'ün AB karşıtlığını neden terk ettiklerini kamuoyuyla doğru dürüst paylaştılar mı? Bir ideolojik reformasyondan mı geçtiler, yoksa tercihlerine pragmatizm mi yön verdi? Bizce ikincisi...
Türkiye'nin yerleşik kurumlarıyla mücadele ederek çözemedikleri türban sorununu, AB'nin dini özgürlükleri güvence altına almaya zorlayan yaklaşımı ile halletmeyi düşündüler. Bir de, AB'ye angaje görüntüleriyle, ülkeyi "muasır medeniyet"e taşıdığına hükmettikçe AKP'ye meşruiyet atfeden kentli orta sınıflar ve iş aleminin desteğini almayı ve yerleşik kurumları nötralize etmeyi amaçladılar.
Yüzde 46'yı ve Çankaya'yı alır almaz anayasa marifetiyle türbanı serbestleştirmek AKP'nin birinci gündem maddesi oldu. Oysa birinci sırada AB'nin yer alması, gerilimi azaltmaya hizmet etmez miydi?
AKP, ta başından itibaren tarihsel bir duruşla AB hedefine kilitlenip, demokratik reformları ısrarla uygulasa, diplomasi cephesinde de yaratıcı politikalar geliştirseydi, AB'deki Türkiye karşıtları meydanı bu kadar boş bulurlar mıydı?

Gölge boksu

AKP geçen nisandan beri "müktesebata uyum programı" adı altında gölge boksu yapıyor.
Sadede gelelim; hangisi AKP'nin 27 Nisan'da şişeden çıkardığı cini yeniden şişeye sokmasına katkıda bulunur? "Klima sistemlerinden çıkan emisyonların kontrolu" veya "posta hizmetlerinde kalitenin yükseltilmesi" mi, yoksa AB hedefinden sapılmadığını güçlü biçimde teyit eden somut adımlar atarak laikliğin güvence altında olduğu mesajını vermek mi?
Bu arada, AB'nin hiç mi suçu yok?
Olmaz mı? Hem de çok... Ama bu yazının konusu "isteyen" taraftı... Veya istermiş gibi yapan.