AKP'nin ilerleyişi, ikinci bir İran tehdidi gibi değil, Türkiye demokrasisinin geçirdiği evrimin parçası olarak görülmeli. İslamcı köktencilik tehdidiyle karşı karşıya bulunan Avrupa'ysa, dinamik bir ekonomiye sahip bu demokratik Müslüman ülkeye sırtını dönerek hata yapıyor
Simon Scott Plummer
Gücünün temeli Özal'a
dayanıyor
Avrupa'nın Türkiye'nin stratejik önemini anlama konusundaki başarısızlığı bildik
bir şey. 10 yıl önce Lüksemburg Dışişleri Bakanı Jacques Poos bunu dile
getirmişti; şimdi de Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin düşmanca tavrında
kendisini gösteriyor.
İslamcı köktencilik tehdidiyle karşı karşıya bulunan bir kıta, dinamik bir
ekonomiye sahip demokratik Müslüman bir ülkeyi memnuniyetle karşılamalı. Bunun
yerine, birkaç istisna dışında AB siyasetçileri bu tehdidin, seçmenlerinin,
İslami kökenlere sahip ama geçen beş yıl süresince laik anayasaya bağlılığını
kanıtlayan AKP'yle ilgili görüşlerinin rengini değiştirmesine izin verdi.
AKP'nin ilerleyişi, ikinci bir İran korkusu yaratmaktansa Atatürk'ün oluşturduğu
tek parti yönetiminden bugüne dek süren uzun bir evrimin parçası olarak
görülmeli. 1940'larda geçilen çok partili sistem, dört seçilmiş hükümeti
görevden alan ve başbakan Adnan Menderes'i idam eden ordunun aralıksız
saldırılarına maruz kaldı.
AKP'nin gücünün temelleri, Turgut Özallı yıllara dayanıyor. Özal hem ekonomiyi
liberalleştirdi hem de ordunun siyasi rolünü azalttı. Ekonominin
liberalleştirilmesi, şehirlere göç edilmesine yol açan üretim patlaması ve
Kemalist seçkinlerin katı laik ideolojisinden ziyade İslami kültürle özdeşleşen
bir orta sınıf yarattı.
Seçim boyutunda bu, 1995'te AKP'nin öncülü olan Refah Partisi'nin başarısı ve
lideri Necmettin Erbakan'ın sonraki yıl başbakan olmasıyla kendisini gösterdi.
Aynı dönemlerde Erbakan'ın kanatları altındaki Tayyip Erdoğan İstanbul
Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na seçildi.
Erbakan çok geçmeden ordu tarafından görevinden alındı ve partisi yasaklandı.
1998'de Erdoğan da, okuduğu bir şiirle dini nefreti körüklediği gerekçesiyle 10
ay hapis cezasına çarptırıldı. Fakat şansı kısa zamanda döndü. 2001'de kurulan
AKP, 2002 seçiminde en fazla oyu aldı. 1990'larda İstanbul'da yaptığı gibi,
Erdoğan başbakan olduktan sonra da verimli bir lider olduğunu kanıtladı. Piyasa
uyumlu politikaları ortalama yıllık büyüme oranlarını yüzde 7'lere taşımasını,
kişi başına milli gelirin ve turizm gelirinin ikiye katlanmasını ve geçen yıl
yabancı yatırımda 20 milyar dolarlık artış elde edilmesini sağladı.
Anayasal anlamda AKP, ordunun hükümet üzerindeki manivela gücü olan Milli
Güvenlik Kurulu'nun etkisini azalttı ve Kürtlere yönelik kısıtlamaları gevşetti.
Bununla birlikte Erdoğan başbakanlığında da militan laikleri küplere bindirdi.
Anlaşmazlık bu kez, partisinin İslami kökenleri nedeniyle şüpheli bulunan ve eşi
başörtüsü takan Gül'ü cumhurbaşkanlığına aday göstermesiyle patlak verdi.
AKP karşıtı gösteriler düzenlendi ve ordu da laik düzenin tehdit edilirse
kayıtsız kalmayacağını açıkladı. Anayasa Mahkemesi Gül'ün cumhurbaşkanlığını
teknik olarak geçersiz kıldı. Başbakan, erken genel seçim çağrısı yaparak ve
meclise cumhurbaşkanlığı için doğrudan seçim gerektiren bir anayasal düzenlemeyi
zorla kabul ettirerek karşı atağa geçti.
Erdoğan, AKP'nin oylarını yüzde 46'ya yükseltmesiyle haklı çıktı ve bu AKP'nin
merkeze sahip olduğunu gösterdi. AKP, Kemalist CHP, aşırı sağcı MHP ve çoğu
Kürtlerden oluşan bağımsızlarla meclisi paylaşacak. MHP'nin ortaya çıkması,
AKP'nin cumhurbaşkanı için dışarıdan destek arayışına girmesini gerektirecek.
PKK için siyasi çözüm istiyor
Gül'ün durumu hâlâ belirsiz. Umutları, MHP'nin cumhurbaşkanlığı seçimini boykot
etmeyeceğini açıklamasıyla arttı. Fakat güçlenen konumuna rağmen, Erdoğan
çatışmadan kaçınarak üzerinde uzlaşılacak bir aday arayışına girebilir. Aynı
yola Kuzey Irak'ta üslenen PKK'nın terörist saldırılarıyla büyüyen sorun için de
başvurabilir. Generaller sınırı geçme konusunda özgür olmak istiyor. Erdoğan'sa,
partisinin Kürtlerin çoğunlukta olduğu güneydoğudaki seçim başarısına dayanarak,
siyasi çözüm arayıp Irak'ın Kürt Cumhurbaşkanı Celal Talabani üzerinde ABD
aracılığıyla baskı oluşturmaya çalışırken, sınırlı saldırılar düzenlenmesini
tercih edecek gibi.
Erdoğan bir devlet adamı olarak Atatürk ve Özal'la birlikte Türkiye'nin en
önemli liderlerinden biri olma potansiyeli vaat ediyor. Dışişleri bakanı ona 'el
uzatma' ihtiyacına vurgu yapmakta haklı. Üzücü olan şeyse, Miliband'ın çağrısını
bu tür kelimelerle ifade etmek zorunda kalması. (27 Temmuz 2007)