AB'nin Türkiye'ye ihtiyacı var

AKP'nin ilerleyişi, ikinci bir İran tehdidi gibi değil, Türkiye demokrasisinin geçirdiği evrimin parçası olarak görülmeli. İslamcı köktencilik tehdidiyle karşı karşıya bulunan Avrupa'ysa, dinamik bir ekonomiye sahip bu demokratik Müslüman ülkeye sırtını dönerek hata yapıyor

 

Simon Scott Plummer
27.07.2007 The Daily Telegraph
(02.08.2007 Radikal)

Türkiye'de bu haftaki genel seçimlerin ardından David Miliband, zafer kazanan ılımlı İslamcı AKP'ye 'el uzatmaktan' söz etti. Dışişleri Bakanı'nın fiil seçimi Avrupa'nın, 1952'de NATO'ya katılan, 1963'te Avrupa Topluluğu'nun üyesi olan ve 2005'ten beri AB'yle tam üyelik müzakerelerini sürdüren bir ülkeden ne kadar uzaklaştığını ifade ediyor. Burada kullanılan 'el uzatmak' bir elin dostça dışlanana uzatılmasını akla getiriyor. Aslında Türkiye, ordunun hiç de üstü kapalı olmayan müdahale tehdidini hiçe sayan demokratik bir deneyim yaşadı.

Bu AB tarafından övülmeli. Fakat Miliband'ın teşvik edici sözleri, Britanya'nın Türkiye'nin üyeliği konusunda baskı yaparken neredeyse yapayalnız olduğu gerçeğini yansıtıyor. Bu konuyla ilgili eğilimler türlü türlü. Hollanda'da Türkiye'nin üyeliğine ılımlı bir bakış söz konusuyken, Fransa'da epey soğuk bir hava hâkim.
 

Gücünün temeli Özal'a dayanıyor
Avrupa'nın Türkiye'nin stratejik önemini anlama konusundaki başarısızlığı bildik bir şey. 10 yıl önce Lüksemburg Dışişleri Bakanı Jacques Poos bunu dile getirmişti; şimdi de Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin düşmanca tavrında kendisini gösteriyor.

İslamcı köktencilik tehdidiyle karşı karşıya bulunan bir kıta, dinamik bir ekonomiye sahip demokratik Müslüman bir ülkeyi memnuniyetle karşılamalı. Bunun yerine, birkaç istisna dışında AB siyasetçileri bu tehdidin, seçmenlerinin, İslami kökenlere sahip ama geçen beş yıl süresince laik anayasaya bağlılığını kanıtlayan AKP'yle ilgili görüşlerinin rengini değiştirmesine izin verdi.
AKP'nin ilerleyişi, ikinci bir İran korkusu yaratmaktansa Atatürk'ün oluşturduğu tek parti yönetiminden bugüne dek süren uzun bir evrimin parçası olarak görülmeli. 1940'larda geçilen çok partili sistem, dört seçilmiş hükümeti görevden alan ve başbakan Adnan Menderes'i idam eden ordunun aralıksız saldırılarına maruz kaldı.

AKP'nin gücünün temelleri, Turgut Özallı yıllara dayanıyor. Özal hem ekonomiyi liberalleştirdi hem de ordunun siyasi rolünü azalttı. Ekonominin liberalleştirilmesi, şehirlere göç edilmesine yol açan üretim patlaması ve Kemalist seçkinlerin katı laik ideolojisinden ziyade İslami kültürle özdeşleşen bir orta sınıf yarattı.

Seçim boyutunda bu, 1995'te AKP'nin öncülü olan Refah Partisi'nin başarısı ve lideri Necmettin Erbakan'ın sonraki yıl başbakan olmasıyla kendisini gösterdi. Aynı dönemlerde Erbakan'ın kanatları altındaki Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na seçildi.

Erbakan çok geçmeden ordu tarafından görevinden alındı ve partisi yasaklandı. 1998'de Erdoğan da, okuduğu bir şiirle dini nefreti körüklediği gerekçesiyle 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. Fakat şansı kısa zamanda döndü. 2001'de kurulan AKP, 2002 seçiminde en fazla oyu aldı. 1990'larda İstanbul'da yaptığı gibi, Erdoğan başbakan olduktan sonra da verimli bir lider olduğunu kanıtladı. Piyasa uyumlu politikaları ortalama yıllık büyüme oranlarını yüzde 7'lere taşımasını, kişi başına milli gelirin ve turizm gelirinin ikiye katlanmasını ve geçen yıl yabancı yatırımda 20 milyar dolarlık artış elde edilmesini sağladı.

Anayasal anlamda AKP, ordunun hükümet üzerindeki manivela gücü olan Milli Güvenlik Kurulu'nun etkisini azalttı ve Kürtlere yönelik kısıtlamaları gevşetti. Bununla birlikte Erdoğan başbakanlığında da militan laikleri küplere bindirdi. Anlaşmazlık bu kez, partisinin İslami kökenleri nedeniyle şüpheli bulunan ve eşi başörtüsü takan Gül'ü cumhurbaşkanlığına aday göstermesiyle patlak verdi.
AKP karşıtı gösteriler düzenlendi ve ordu da laik düzenin tehdit edilirse kayıtsız kalmayacağını açıkladı. Anayasa Mahkemesi Gül'ün cumhurbaşkanlığını teknik olarak geçersiz kıldı. Başbakan, erken genel seçim çağrısı yaparak ve meclise cumhurbaşkanlığı için doğrudan seçim gerektiren bir anayasal düzenlemeyi zorla kabul ettirerek karşı atağa geçti.

Erdoğan, AKP'nin oylarını yüzde 46'ya yükseltmesiyle haklı çıktı ve bu AKP'nin merkeze sahip olduğunu gösterdi. AKP, Kemalist CHP, aşırı sağcı MHP ve çoğu Kürtlerden oluşan bağımsızlarla meclisi paylaşacak. MHP'nin ortaya çıkması, AKP'nin cumhurbaşkanı için dışarıdan destek arayışına girmesini gerektirecek.
 

PKK için siyasi çözüm istiyor
Gül'ün durumu hâlâ belirsiz. Umutları, MHP'nin cumhurbaşkanlığı seçimini boykot etmeyeceğini açıklamasıyla arttı. Fakat güçlenen konumuna rağmen, Erdoğan çatışmadan kaçınarak üzerinde uzlaşılacak bir aday arayışına girebilir. Aynı yola Kuzey Irak'ta üslenen PKK'nın terörist saldırılarıyla büyüyen sorun için de başvurabilir. Generaller sınırı geçme konusunda özgür olmak istiyor. Erdoğan'sa, partisinin Kürtlerin çoğunlukta olduğu güneydoğudaki seçim başarısına dayanarak, siyasi çözüm arayıp Irak'ın Kürt Cumhurbaşkanı Celal Talabani üzerinde ABD aracılığıyla baskı oluşturmaya çalışırken, sınırlı saldırılar düzenlenmesini tercih edecek gibi.

Erdoğan bir devlet adamı olarak Atatürk ve Özal'la birlikte Türkiye'nin en önemli liderlerinden biri olma potansiyeli vaat ediyor. Dışişleri bakanı ona 'el uzatma' ihtiyacına vurgu yapmakta haklı. Üzücü olan şeyse, Miliband'ın çağrısını bu tür kelimelerle ifade etmek zorunda kalması.  (27 Temmuz 2007)