AB'nin 50 yılında

Tarhan Erdem
26/03/2007
Radikal

Avrupa Birliği'ni (AB) (O günlerdeki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğunu AET'yi-) kuran Roma Antlaşması, dün 50 yılını doldurdu. Bizim ortaklık ilişkimizi başlatan Ankara Anlaşması da, 44 yıl önce 12 Eylül 1963'te imzalanmıştı.

O günlerde İnönü her an dağılabilecek bir koalisyon hükümetinin başkanıydı.

27 Mayıs'ın kapattığı Demokrat Parti'nin mirasını paylaşan iki partiden biri olan Adalet Partisi'yle ortak kurulan ilk koalisyon hükümeti yedi ay dayanabilmişti. Ankara Anlaşması'nın imzalanması günlerindeki ikinci koalisyon CHP'yle birlikte, bugünkü MHP'nin anası olan 'Muhafazakâr milliyetçi' sayılabilecek CKMP; kendisini DP'nin ikinci mirasçısı YTP ve bağımsızlardan oluşmuştu. Hükümetin oy tabanı sağlam değildi, İnönü'nün ortakları liderlerin koalisyon, hatta siyaset deneyimi yoktu, siyaseti akıl kadar duygular etkiliyordu.

İnönü, dört ay sonra dağılacak bu zayıf koalisyonun başbakanıyken Ankara Anlaşması'nı imzalayabilmişti. O zor günlerde yapılan imza töreni sırasında İnönü AB'yi, "Kanaatimce, beşeriyet tarihi boyunca, insan zekâsının vücuda getirdiği en cesur eser" olarak tanımladı. O, imza için Ankara'da bulunan AET bakanlarını konuşmasıyla yüreklendiriyordu: "Milletler topluluğu için yeni bir devrin başlangıcını teşkil edecek bir hedefe doğru götürdüğümüz bu eser, hiç şüphe yok ki dünyanın müstakbel nesillerine bırakılacak en zengin miras olacaktır". 'Türkiye'yi ebediyen Avrupa'ya bağlayacak bu anlaşma' imzalandığı ve 'gayretlerinin bu mesut neticeye varması' nedeniyle İnönü, 'derin memnuniyet' duymaktaydı. (İsmet İnönü, Konuşma, Demeç..., 1961-1965, Hz. İlhan Turan, Ankara, 2004, s. 399)

Bu konuşmanın yapıldığı imza töreninden 44 yıl sonra, İnönü'nün partisinin lideri Baykal nerelerdedir dersiniz? İşte, geçen cuma TUSAM'ın panelinde söyledikleri: "Türkiye'nin önümüzdeki dönemde karşı karşıya kalacağı sorunları oluşturan temel tehlikelerden, tehditlerden birisi Türkiye'deki uluslaşma sürecini geriye çevirecek, Türkiye'yi bir ayrıştırmaya taşıyacak, bir etnik kimlikler dağılmasını amaçlayan bir sürecin bilinçli olarak bilinçsiz olarak Türkiye'ye dayatılmakta oluşudur. Bazen bu demokratikleşme adına yapılır. Bazen bu silah gücüyle yapılır. PKK'nın denediği odur. Bazen bu AB adına yapılır. AB yapay azınlıklar üretimini, yapay azınlıklar oluşumunu medeni olmanın, Avrupalı olmanın, çağdaş olmanın bir gereği diye sunar." (Konuşmanın metni için bkz: www.chp.org.tr)

Deniz bey, kendine ve milletine güvenmeyenlere uymuş, partisini nerelere taşıdığının farkında olmadan, Türkiye'ye macera yolunu gösteriyor. Bu sözlerle kimlerden oy istediğini biliyoruz: Ülkenin işgal altında, Sevr'in kapımızda olduğuna, Lozan'ı AB'nin çiğnediğine inananları yanına çağırmaktadır; onları tanıyor mu acaba?

AB 'Uluslaşma sürecinin geriye çevrilmesi'ni amaçlıyormuş; dünyada olup biteni hiç izlemediği ne kadar da belli!

Baykal, AB ile PKK'yı aynı amaçta görecek yere kadar gitti. Sorumluluk hisseden bir siyaset adamı 27 Avrupa devletinin birliğini bu derece pervasızca suçlayabilir mi? Ona göre, "Ayrışma dayatılıyor"!

Baykal, önündeki fırsatları görmemekte direniyor; gerçekten korktuğundan mı, yoksa halkı korkutmak için mi böyle konuşuyor anlayabilmiş değilim. Bana göre bu siyasetle ne parti yönetilir, ne halk etkilenir, ne de oy alınır!