AB'nin 50 yılında
Tarhan Erdem
Avrupa Birliği'ni (AB) (O günlerdeki adıyla Avrupa
Ekonomik Topluluğunu AET'yi-) kuran Roma Antlaşması, dün 50 yılını doldurdu.
Bizim ortaklık ilişkimizi başlatan Ankara Anlaşması da, 44 yıl önce 12 Eylül
1963'te imzalanmıştı.
O günlerde İnönü her an dağılabilecek bir koalisyon hükümetinin başkanıydı.
27 Mayıs'ın kapattığı Demokrat Parti'nin mirasını paylaşan iki partiden biri
olan Adalet Partisi'yle ortak kurulan ilk koalisyon hükümeti yedi ay
dayanabilmişti. Ankara Anlaşması'nın imzalanması günlerindeki ikinci koalisyon
CHP'yle birlikte, bugünkü MHP'nin anası olan 'Muhafazakâr milliyetçi'
sayılabilecek CKMP; kendisini DP'nin ikinci mirasçısı YTP ve bağımsızlardan
oluşmuştu. Hükümetin oy tabanı sağlam değildi, İnönü'nün ortakları liderlerin
koalisyon, hatta siyaset deneyimi yoktu, siyaseti akıl kadar duygular
etkiliyordu.
İnönü, dört ay sonra dağılacak bu zayıf koalisyonun başbakanıyken Ankara
Anlaşması'nı imzalayabilmişti. O zor günlerde yapılan imza töreni sırasında
İnönü AB'yi, "Kanaatimce, beşeriyet tarihi boyunca, insan zekâsının vücuda
getirdiği en cesur eser" olarak tanımladı. O, imza için Ankara'da bulunan AET
bakanlarını konuşmasıyla yüreklendiriyordu: "Milletler topluluğu için yeni bir
devrin başlangıcını teşkil edecek bir hedefe doğru götürdüğümüz bu eser, hiç
şüphe yok ki dünyanın müstakbel nesillerine bırakılacak en zengin miras
olacaktır". 'Türkiye'yi ebediyen Avrupa'ya bağlayacak bu anlaşma' imzalandığı ve
'gayretlerinin bu mesut neticeye varması' nedeniyle İnönü, 'derin memnuniyet'
duymaktaydı. (İsmet İnönü, Konuşma, Demeç..., 1961-1965, Hz. İlhan Turan,
Ankara, 2004, s. 399)
Bu konuşmanın yapıldığı imza töreninden 44 yıl sonra, İnönü'nün partisinin
lideri Baykal nerelerdedir dersiniz? İşte, geçen cuma TUSAM'ın panelinde
söyledikleri: "Türkiye'nin önümüzdeki dönemde karşı karşıya kalacağı sorunları
oluşturan temel tehlikelerden, tehditlerden birisi Türkiye'deki uluslaşma
sürecini geriye çevirecek, Türkiye'yi bir ayrıştırmaya taşıyacak, bir etnik
kimlikler dağılmasını amaçlayan bir sürecin bilinçli olarak bilinçsiz olarak
Türkiye'ye dayatılmakta oluşudur. Bazen bu demokratikleşme adına yapılır. Bazen
bu silah gücüyle yapılır. PKK'nın denediği odur. Bazen bu AB adına yapılır. AB
yapay azınlıklar üretimini, yapay azınlıklar oluşumunu medeni olmanın, Avrupalı
olmanın, çağdaş olmanın bir gereği diye sunar." (Konuşmanın metni için bkz:
www.chp.org.tr)
Deniz bey, kendine ve milletine güvenmeyenlere uymuş, partisini nerelere
taşıdığının farkında olmadan, Türkiye'ye macera yolunu gösteriyor. Bu sözlerle
kimlerden oy istediğini biliyoruz: Ülkenin işgal altında, Sevr'in kapımızda
olduğuna, Lozan'ı AB'nin çiğnediğine inananları yanına çağırmaktadır; onları
tanıyor mu acaba?
AB 'Uluslaşma sürecinin geriye çevrilmesi'ni amaçlıyormuş; dünyada olup biteni
hiç izlemediği ne kadar da belli!
Baykal, AB ile PKK'yı aynı amaçta görecek yere kadar gitti. Sorumluluk hisseden
bir siyaset adamı 27 Avrupa devletinin birliğini bu derece pervasızca
suçlayabilir mi? Ona göre, "Ayrışma dayatılıyor"!
Baykal, önündeki fırsatları görmemekte direniyor; gerçekten korktuğundan mı,
yoksa halkı korkutmak için mi böyle konuşuyor anlayabilmiş değilim. Bana göre bu
siyasetle ne parti yönetilir, ne halk etkilenir, ne de oy alınır!