Fransa, Avrupa Birliği'nde elimizi kolaylaştırdı
 
Neşe Düzel - Ayhan Kaya
  • Türkiye Fransa'dan daha ileri ve ümit vaat ediyor. Fransa, AB'nin geleceğini karartıyor. O, aslında Avrupalılaşmaktan, ulus-devletin zayıflamasından ve küreselleşmeden korkuyor
  • Almanya, Boğaz'ın iki yakasının bir araya getirilmesini istiyor. Büyük İskender'den beri Avrupa uygarlığının parçası olan Küçük Asya ile Avrupa böylece birbirine bağlanacak
  • Ermeni Konferansı'nın iptal edildiği tarihte, biz Süryani diasporasıyla İstanbul'da toplandık. AB'nin bu ülkeye insan hakları getirdiğini gören Süryaniler, Türkiye'nin AB üyeliğine çalışıyorlar

    NEŞE DÜZEL
    16.10.2006 Radikal

    NEDEN? Ayhan Kaya
    Fransa ve Hollanda, Avrupa Birliği içinde Türkiye'ye karşı sertleşiyorlar. Hatta AB'nin temel kriterlerinden olan insan haklarını ve tartışma özgürlüğünü bile çiğnemeyi göze alıyorlar. İşte bu sertleşmenin ortaya çıktığı noktalardan biri Ermeni meselesi. Türkiye'nin bu konuyu halledememiş olması, kendi içinde özgürce tartışamaması da, onlara önemli bir koz veriyor. Ama bu sertleşmenin altında daha temel ve açıkça söylenmeyen başka sorunlar saklı. Özellikle Fransa'nın, Türkiye'nin üyeliğiyle ilgili ekonomik endişeleri var. AB'den aldığı tarım fonlarının azalmasından korkuyor. Ayrıca bütün dünyayı saran muhafazakârlaşma, siyasetin kaba bir milliyetçilik üzerinden yürütülmesi de Avrupa'yı etkiliyor. Artan işsizlik de yabancı düşmanlığını körüklüyor. Bütün bu konuları Bilgi Üniversitesi AB Merkezi Direktörü Doçent Ayhan Kaya'yla konuştuk. Siyaset-bilimci Kaya AB'nin yanı sıra azınlıklar, milliyetçilik, göç ve diaspora üzerine çalışıyor.

    Fransız parlamentosu, Ermeni yasasını kabul etti. Niye böyle bir yasayı kabul ettiler?
    Avrupa'da son dönemde Ermeni meselesi konusunda iki sert çıkış yaşandı. Biri Hollanda'da, diğeri Fransa'da. Bu iki ülkenin ortak yanı şu. Her ikisinde de yakında seçim yapılacak. Hollanda'da kasımda genel seçim var. Fransa'da da 2007 ilkbaharında cumhurbaşkanlığı seçimi var. Ermeni meselesi, siyasilerin bir seçim ortamında oy avcılığı için kullandığı konulardan bir tanesi. Ayrıca Ermeni meselesi gibi tartışmaların nasıl bir uluslararası ortamda yapıldığını da unutmamak gerekir.

    Şu anda dünya nasıl bir ortam içinde bulunuyor?
    Batı dünyasında yoğun bir İslam fobisinin yaşandığı, 11 Eylül'den sonra uygarlıklar çatışmasının somut hale geldiği, güvenlik sorununun çok öne çıktığı, yapay korkuların üretildiği ve özellikle de muhafazakâr siyasetçilerin korkular üzerinden oy topladığı bir dünya ikliminde
    yaşıyoruz. Sadece Türkiye sertleşmiyor, dünyada her yer sertleşiyor. Milliyetçilik her yerde yükseliyor. Dünya muhafazakârlaşıyor, keskinleşiyor. Ermeni meselesi gibi tartışmalar işte bu tür bir ortamda yapılıyor. Ayrıca bu dönemde Türkiye de doğru bir düzlemde değil. O da seçim güzergâhına girdi. Kısacası, Fransa da, Türkiye de milliyetçiliğin kullanıldığı bir seçim ortamında şu anda.

    Peki böyle bir yasanın Türkiye'yi nasıl etkileyeceğini düşünüyor Fransız siyasiler sizce?
    Fransa'nın sorunu başka. Fransız siyasetçiler, Fransız toplumunun Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne istemediği konusunda bir ön kabule sahipler. Çünkü Fransız toplumu Polonya'nın AB'ye girmesiyle birlikte son iki yılda bir milyon kadar Polonyalının AB ülkelerine gittiğini biliyor. Gerçi Polonyalı işçiler Fransa'ya gitmediler, İngiltere, İrlanda, Almanya ve İsveç'e göç ettiler ama 'Polonyalı muslukçu' söylemini de Fransa üretmişti. AB anayasasını referanduma sunup reddeden Fransa, 'Polonyalı muslukçular ülkemizi istila etti. Kendi muslukçularımıza iş bulamıyoruz' argümanlarıyla AB anayasasını tartışmıştı. Oysa o sırada Fransa'da 640 Polonyalı muslukçu vardı. Zaten Fransa hep böyle bir takım yapay korkular yaratıyor. Eğer bir ülke 640 muslukçudan korkuyorsa, gerçekte onun başka korkuları var demektir.

    Fransa aslında neden korkuyor?
    Fransa'da cumhuriyetçi rejimin problemleri var. Fransa aslında değişimden, Avrupalılaşmaktan korkuyor. Avrupa Birliği Komisyonu'nun kendisine işaret ettiği çizgiye girmekten korkuyor. Çünkü Komisyon, 'Eğer AB bir dünya gücü olmak istiyorsa, ortak tarım politikası gibi politikalara yatırım yapmaktan vazgeçmeli. El emeğine ya da tarımsal üretime dayalı üretimleri çevre ülkelere bırakmalı' diyor. Ama Fransa, 'ortak tarım politikası' çerçevesinde AB'den milyonlarca avro destek alıyor. Birliğin fonlarını sürekli kendisine aktarıyor. Geçen sene İngiltere'yle Fransa arasında çıkan bütçe krizinin de özü buydu zaten. İngiltere artık Fransa'yı sübvanse etmek istemedi. Fransa bugünkü haliyle AB'nin geleceğini karartan bir tablo çiziyor. Fransa aslında küreselleşmeden korkuyor. Ulus-devletin egemenliğinin zayıflamasından korkuyor.

    Türkiye'de Avrupa Birliği'ni istemeyen çevreler de bundan korkmuyor mu?
    Fransa'yla Türkiye birbirine çok benziyor. Şu anda Avrupa Birliği içinde benzerler çatışıyor. Ama gene de Türkiye, Fransa'dan daha ileri noktada ve daha ümit vaat eden bir konumda. Ademi merkeziyetçi bir kamu yönetiminin izlerini Türkiye'de daha çok bulmak mümkün. Ayrıca Türkiye demokratikleşmede daha olumlu işaretler veriyor.

    Peki neden Avrupa'nın bir bölümü Ermeni sorununu böylesine kışkırtıcı bir hale getiriyor? Sorunun gerçekten böyle siyasi kararlarla çözülebileceğine inanıyorlar mı?
    İnanmıyorlar. Aslında Türkiye ile AB ülkeleri arasında bir süredir olan biten şey, bir 'karşılaşma anı'dır. Bu karşılaşma anında geçmiş bilgiler
    ve önyargılar devreye sokuluyor. Sadece Ermeni meselesi değil, İslam konusu da, kadının özel alana hapsolması, şiddet görmesi ve töre cinayetleri de gündeme getiriliyor.

    Avrupa Birliği'nin yöneticileri Fransız parlamentosunun kararına tepki gösterdi. Bu kararın geçmemesini istediler. Fransa, neden AB ile zıtlaşmayı göze aldı?
    Ermeni yasa tasarısını hazırlayan Ermeni milletvekili, AB Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn'e, ' O, kendi işine baksın.
    O bir memur ve bize karışamaz' dedi. Geçmişte bir Türk milletvekili aynı tepkiyi, AB'nin Rehn'den önceki genişlemeden sorumlu üyesi olan Verheugen'e vermişti. 'O, kendi işine baksın. O bir memur ve bize karışamaz' demişti. Türk devlet geleneğiyle Fransız devlet geleneğinin verdiği tepki aslında aynı tepki. Tek doğrunun kendisinde olduğunu düşünen cumhuriyetçi ve asimilasyoncu devlet geleneğinin verdiği tepkidir bu. AB Komisyonu ise Türkiye'ye daha doğru ve olumlu tepkiler veriyor. Çünkü onlar entelektüel birikime sahip olan, Türkiye'yi yakından izleyen ve daha doğru analiz eden insanlar. Onlar, oy kaygıları olmayan avro-bürokratlar. Onlar, Türkiye'de bir Ermeni konferansının yapılabildiğini biliyorlar.

    Peki... Türkiye ile ilişkileri germek, Fransa'nın devlet politikası mı, yoksa bu siyasi konjonktüre uygun bir karar mı?
    Bu, konjonktürle ilgili bir karar. Daha doğrusu Türkiye'nin AB hedefiyle ilgili alakalı bir karar bu. Çünkü AB üyesi bir Türkiye'nin yapacağı işlerden biri, ortak tarım politikası çerçevesinde AB fonlarını kendisine aktarmak olacak. Türkiye ile Fransa arasında büyük bir çıkar çatışması yaşanacak. Fransa bu konuda Polonya'yla çatıştı. Türkiye, Polonya'dan çok daha büyük bir ülke.

    Fransa, Hollanda, Avusturya gibi ülkeler Türkiye'yi sert tepkiler göstermeye itmek ister gibiler. Türkiye'nin AB'yle ilişkilerini koparacak tepkiler vermesini mi istiyor bu ülkeler?
    Hayır. Bu ülkelerin entelektüelleri bile Türkiye'yi tanımıyorlar. Türkiye'yle ilgili kulaktan dolma bilgilere sahipler. Türkiye'de altı, yedi yıldır yaşanan 'sessiz devrim' diyebileceğimiz demokratikleşme sürecini, Türkiye'nin nasıl dönüştüğünü, değiştiğini bilmiyorlar. Fransızlar ve Ermeni diasporası Türkiye'yi tanımıyor. Mesela Süryani diasporası Türkiye'yi daha iyi tanıyor?

    Yurtdışındaki Süryaniler niye Türkiye'yi Ermenilerden daha iyi tanıyor sizce?
    Biz bir sene önce Bilgi Üniversitesi'nde, tam da Ermeni Konferansı'nın iptal edildiği tarihlerde, Süryani diasporasıyla birlikte bir konferans gerçekleştirdik. İsveç, Almanya, Belçika ve Hollanda'dan Süryani kökenli milletvekilleri, akademisyenler ve sivil toplum örgütü üyeleri geldi. Bu kırk kişi, bulundukları ülkelerde karar mekanizmalarının içinde olan ve Süryani cemaatini temsil eden önemli insanlar.

    Türkçe mi konuşuyorlar?
    Evet, Türkçe konuşuyorlar. Bu insanlar, Türkiye'nin AB'yle entegrasyon sürecinde ne büyük demokratikleşme atılımları yaptığını bilmiyorlardı. 1970 ve 80'lerde Türkiye'yi terk ederken kafalarında götürdükleri Türkiye resmini aynen taşıyorlardı. Zaten siyasal, dini veya etnik nedenle yerini yurdunu terk eden bütün diaspora gruplarının genel eğilimi budur.

    Nedir?
    Diaspora grupları, ülkelerini, onu bıraktıkları anın kızgınlığıyla hatırlarlar ve yaşarlar. Fransa ve Amerika'daki Ermeni diasporasını bu açıdan anlamak mümkündür. Onlar, tehcir anındaki öykülerle ve anılarla yaşıyorlar . Ama Süryaniler iki günlük konferansta gördüler ki, böyle hassas bir konu Türkiye'de artık açıkça tartışılabiliyor. Zaten şu anda Süryaniler Türkiye'nin AB'ye üyeliğini destekliyorlar ve bunun için çalışmalar yapıyorlar. Çünkü AB sürecinin Türkiye'ye insan hakları, eşitlik, adalet ve demokratikleşme açısından büyük katkılar getirdiğini gördüler.

    Süryani konusu da Türkiye'nin tabu konularından birisidir. Süryanilerin Türkiye'den beklentisi nedir? Süryani konusu mu zok yakında Türkiye'nin gündemine oturacak?
    Süryani tartışmasının olmaması için, bu insanların yaşadığı sorunlara çözüm getirmek gerekiyor. Çözümlerden biri de AB'nin desteklediği köye dönüş projesinin, devletin güçlü iradesiyle hayata geçirilmesidir. Konferanstan sonra biz hep birlikte Mardin'e, Midyat'a, Diyarbakır'a gittik. Bu insanların evleri şu anda korucular ve bölgedeki insanlar tarafından işgal edilmiş durumda. Ama biliyorsunuz, insanlar edindikleri zenginlikleri kaybedeceklerini hissettiklerinde milliyetçiliğe ve İslamcılığa sığınıyorlar. Oysa Süryaniler, terk ettikleri yurtlarına evlerine sorunsuz dönebilmeyi istiyorlar. Türkiye'yi gördükten sonra da, AB sürecinde ilerleyen bir Türkiye'nin buna imkân sağlayacağını düşünüyorlar. Ayrıca geçenlerde Almanya, Süryanilerin mülteci statüsünü bitiren bir karar aldı. Dinsel baskı nedeniyle Türkiye'yi terk etmek zorunda kalan Süryanilerin, artık dinsel baskı olmadığı gerekçesiyle Türkiye'ye geri dönmelerini istedi.

    Avrupa Birliği içinde ciddi görüş ayrılıkları ortaya çıkıyor. Türkiye'yi isteyenler ve istemeyenler keskin bir şekilde cepheleşiyor. Niye AB'de Türkiye konusunda böyle derin bir bölünme var?
    AB hâlâ ortak dış politikasıyla veya ortak göç politikasıyla ulus aşırı bir örgütlenme değil. AB içinde farklı ulus-devletler var. Onların farklı çıkarları, farklı sorunları ve AB'den farklı beklentileri var. Mesela Türkiye'yi destekleyen İngiltere'nin AB'den beklentisi ortak politikalar üretmeyen daha gevşek bir yapıyken, Türkiye'nin üyeliğini eleştiren Fransa AB'nin daha güçlü merkezi bir yapıya dönüşmesini istiyor. Çünkü Fransa küreselleşmeden korkuyor, İngiltere ise küreselleşmenin kendisini zenginleştirdiğini düşünüyor. Nitekim AB'nin yabancı sermayeye en açık rejimini İngiltere oluşturuyor. Fransa'ya gelince... O, kendisini Avrupa uygarlığının düşünsel temsilcisi olarak görüyor ve Avrupalı olmayanı asimile ederek kendisine eklemlemeye çalışıyor. Fransa, Türkiye'ye de bu açıdan bakıyor.

    Avrupa Birliği pek birlik gibi gözükmüyor. Avrupa'nın kendi iç ilişkileri giderek zorlaşıyor mu?
    Çok zorlaşıyor. Ulusal çıkarların daha ön plana çıktığı bir süreç yaşanıyor şimdi AB'de. Bunun en belirgin örneği geçen yıl İngiltere ve Fransa arasında yaşanan bütçe kriziydi. Ayrıca AB anayasası da kabul edilmedi. İş gücünün serbest dolaşımı konusunda ise sert politikalar uygulanıyor. Avrupa, sanayisizleşmenin getirdiği sorunları yaşıyor. Sanayi, ucuz üretimin yapıldığı Çin gibi ülkelere kaydıkça, Avrupa'da kalifiye olmayan işçi istihdam edilemez oluyor. Böylece işsizlik sorunu artıyor ve bu da yabancı korkusunu, yabancı düşmanlığını ve milliyetçiliği tırmandırıyor. İşlerini ilk kaybedenler eğitimsiz, niteliksiz göçmenler oluyor. Bunlar da kendi dinsel ve etnik kimliklerine sarılıyorlar.

    Türkiye, Avrupalılar arasında ciddi çatlamalara yol açar mı?
    Yol açabilir. Ama bu konuda Almanya çok önemlidir. Çünkü AB'yi yöneten Almanya'dır. Parayı veren de, AB fikrine gönülden inanan da odur. AB'nin fikir babası Fransız Jean Monnet'dir ama muhafazakâr Hıristiyan Demokrat Alman Şansölyesi Konrad Adenauer olmasaydı AB projesi bugün bu noktaya gelmezdi. Ren Nehri'nin iki yakasını, yani Fransa ve Almanya'yı birbirine bağlama fikrini destekleyen de Almanya'ydı, Sovyetler'in
    yıkılmasından sonra Oder Nehri'nin iki yakasını, yani tarihi düşman Polonya ile Almanya'yı maddi çıkarlar üzerinde bir araya getirmeyi isteyen de Almanya'ydı. Şimdi Almanya, Boğaz'ın iki yakasının bir araya getirilmesi gerektiğini düşünüyor.
    Niye?
    Böylece Büyük İskender'den beri Avrupa uygarlık ikliminin bir parçası olan Küçük Asya ile Avrupa birbirine bağlanacak. Yeşiller, solcular, sosyal demokratlar ve Avrupa Komisyonu bu fikri destekliyor.
    Ama bazı Avrupalıların Türkiye'yi kışkırtmaya çalıştığı anlaşılıyor. Sizce Türkiye buna karşı ne yapmalı?
    Türkiye 6, 7 yıldır, dış politikada davranış kalıpları açısından önemli bir mesafe kat etti. Eskiden polemik ve çatışma üzerine kurulu bir dış siyaset anlayışımız vardı. Bugün fevri davranışlardan kaçınıyoruz. Karşı tarafın söylediklerini anlamaya çalışan daha aklı başında, sağduyulu siyaset sergiliyoruz. Biz, Brüksel'de siyasetin nasıl yapıldığını belli ölçüde öğrendik.
    Ermeni sorunu, Avrupa'yla Türkiye arasında bir inatlaşmaya mı dönüyor peki?
    Evet şu anda dönüyor, çünkü bu inatlaşmadan fayda sağlayan siyasi elitler var Avrupa'da. Ama Hollanda ve Fransa'da bu siyasiler ne kadar daha iş başında kalacaklar göreceğiz. Bunlar konjonktürel konular.

    Biz, Ermeni sorunu konusundaki gerçeklerin ne kadarını biliyoruz?
    Çok fazla bilmiyoruz.

    Fransız parlamentosu bu konudaki gerçeklerin ne kadarını biliyor?
    Onlar hiç bilmiyorlar. Ama şu da var. Tarihçilere bırakalım söylemi çok yanlış. Çünkü bilim ideolojiktir. Bu konu topluma bırakılacak ve toplum kendi tarihiyle hesaplaşacak. Çok iyi biliyoruz ki bugün Anadolu'da pek çok yerde Ermeni mülkünün üzerinde yaşayan binlerce aile var. Tarihle yüzleşmek her toplum için çok önemlidir. Ama Türkiye'de hep milat olarak 1923'ün kabul edilmesi ve geçmişin unutulması gibi temel bir pratik var. Halbuki gerçek olan bu değil. Türkiye olumlu ve olumsuz mirasıyla Osmanlı'nın mirası üzerine kuruludur. Türkiye, Osmanlı'nın bir devamıdır. Gerçi Türkiye'nin Osmanlı'yla şizofrenik bir ilişkisi var. Yer yer o mirası reddeder, yer yer de sahip çıkar ama... Türkiye'nin entelektüel bir tartışmayla bu kıyımı kabul etmesi gerekiyor.

    Peki Fransızların kararına karşı çıkan AB yöneticileri şimdi ne yapacak? Bu kararı dengelemek için Türkiye'yi yatıştıracak bir hamle yapacaklar mı?
    8 Kasım'da yayımlanacak olan ve sert olması beklenen Komisyon'un İlerleme Raporu'nda daha hassas bir dil kullanılabilir. Keskin ifadeleri ayıklayıp, daha ılımlı ifadelere yer verebilirler. Fransa, İlerleme Raporu açısından bizim elimizi kolaylaştırdı.